Suriye’ye Gitmek

Bu haber 22 Mayıs 2014 - 14:04 'de eklendi ve 694 kez görüntülendi.

Suriye’de her şey sessiz sedasız dördüncü yıl içinde de, aynı sür’atte devam ediyor. Ülkenin gündemi mahalli Seçimler ve şimdi de Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kilitlenince,  hadiseleri ve olayların geldiği noktayı pek düşünen de yok gibi. Çünkü bizim stratejistlerin zekâ ürünleri gibi dev bir ülke olan Türkiye’nin de, mesele ile alâkalı politikası iflâs etmiştir. Ne yazık ki yerine koyacak ve içi boş söylemleri dolduracak ne akıl ne de fikir kalmamıştır. Hatta bu konuda Afganistan-Irak-Mısır-Libya olaylarında yanıltılan ABD’nin bile geliştirdiği yeni bir siyasetten, en azından bugün için görünen bir şey yoktur. Suriye eski Suriye’dir ve soğuk savaşın diğer aktörünün eline bırakılmıştır. Hatta diğer güç yakaladığı ve üstünlüğünü ispat ettiği Ortadoğu politikasından güç alarak yeni genişleme tecrübelerini yapmaktadır.

21 Nisan 2014 günü  Suriye Meclis Başkanı Muhammed Cihad Lahham’ın  yaptığı açıklamamaya göre 03 Haziran 2014 günü Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacaktır. Yanlış söylemiyoruz; bizim ülkemizde siyasi iktidar ve yandaş medyanın 3 ay ömür biçtiği Suriye, yeniden Cumhurbaşkanı’nı seçecek. Lazkiye’de dünyaya Suriye ile ilgili bilgi pazarlayan Kassap’lı Bedrus asıllı fakat Antakya nüfusuna kayıtlı bir Türk vatandaşı olan سولطان سومر (Sümer Sultan)’nın verdiği bilgilere göre, Suriye seçimlerinde 18,5 milyon insana tekabül eden seçmenler oy kullanabilecekler. İsteyenler Facebook’tan  Arap harfleri ile sorgulayarak bu kişi ile iletişim sağlayabilir ve doküman da elde edebilirler. Bu rakamdan çıkan sonuçlara göre, Suriye’de 5 milyon kadar, büyük bir topluluk olarak,  hemen hemen İsrail nüfusuna yakın bir hicret ve zayiat meydana gelmiştir. Bu gerçekle ancak bu ıstıraba katlanan insanların durumlarını düşünerek yüzleşebiliriz. Öyle “Biz Esad’a söylemiştik” gibi kuru ve boş lâfların siyaset oluşturması bir yana, Müslümanlıktan hiç nasibini almamış bir anlayış olarak değerlendirilebilir.

Hele bu göçün üçte biri kendi ülkemize yönelmiş ve mağdur edilmiş, üstelik din kardeşimiz ve soydaşımız olduğu düşünülürse vahamet biraz daha artar.

Suriye meselesini bir yabancı gibi düşünemeyiz. Esasında doğru olan, en az İran kadar sahiplenebilmemizdi. Lâkin, en azından böyle bir duruş sergilemeyi başaramadık. İşi mezhep çatışması gibi ilgisi olmayan bir seviyeye indirgeyerek kendimizle bile dalga geçtik ve bu işe bir de Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” adını verdik. Gelinen nokta tam bir stratejik sefilliktir. Suriye’de Selâhattin Eyyubi’den itibaren Türk yıllarında,  mezhep münakaşaları bile çok olmamış ve bu tip tartışmalar, sonuçları ne olursa olsun, Kûfe-Basra yönüne kaymıştır. Selçuklu-Oğuz iskanının, Suriye’yi İslamiyet’in mezhepler arenası olmaktan  kurtardığı  gerçeği göz önüne alınmamıştır. Tamamen Arabî tariflerden yola çıkılarak Suriye’nin Sünni yapısı, kesinlikle yeterince değerlendirilememiştir. Suriye’nin Osmanlı’dan ayrılışında bile, bir mezhep tezahürü görülmemiş, üstelik bu ayrışmaya  “Sünni” Arap Lider Şerif Hüseyin, bu mezhebi argümanları kullanarak, sebep olmuş iken, Türkiye’nin böyle siyaset fukaralığına heves etmesi bugünkü çıkmazı yaratmıştır. Üstelik müttefikimiz ABD’yi de bu konuda yanıltma gibi bir vebal yüklenilmiştir.

Bugünkü Hatay vilâyetimizin merkezi olan Antakya başta olmak üzere Samandağı-Arsuz-Güney İskenderun-Karataş-Tarsus-Mersin, Suriye’deki mezhep mozaiğinin birer devamı olarak, bunlar tarafından ne zaman ve hangi sebeple böyle bir eğilime meyledilmiştir. Bizler bu bölgenin çocuğuyuz; ilkokuldan üniversite sıralarına kadar beraber okuduk, birlikte askerlik yaptık, kimse kimsenin mezhebini ne merak etmiş ne de sorgulamıştır. Şimdi yine öyleyiz. Ne olduysa bu iktidar zamanında, daha evvel kendilerini “Alevi” diye nitelendiren  ve Anadolu Türkmen Aleviliğinin devamı olduğu ve aynı inançları paylaştığı gibi umumi bir kardeşlik ortamı varken, ne idüğü belirsiz çağdışı bir İslâmiyet ve İslâmcılık ürünü olan “Milli Görüş” “Nusayriliği” yumurtlamıştır. Ve şimdi bu insanlar, bizim devletimizden aldığı kopyalarla tamamen Arap Milliyetçiliği’ni çağrıştıran bu deyimi kullanmağa başlamışlardır.

Uzun geçmişine rağmen bugün dahi “Nusayrilik”in sağlam bir tarifi yapılmamıştır.”Harcililik’ten-Şiiliğe”, hatta “Fatımi ve İran İsmalilik”, yani “Nizarilik”e kadar birçok anlayışlardan etkilendiği gerçeği gözlerimiz önündedir. 20.yüzyıl  “Nusayri” âlimlerinden ve Fransızların “Alewiyya” devletinin kurucularından et-Tavil bile, kendileri için bu deyimi kesinlikle uygun bulmadığı için eserinin adına “Arap Aleviliği” deme zaruretini akletmiştir. Filozof Rıza’nın sürgün günlerinde Halep’te onunla da derin sohbetleri olan bu zatın, eserine mutlaka bakın. Bu konuda çok yazı yazdım; inşallah kitap olarak da göreceksiniz. Türk Düşüncesi, Türk siyaset geleneği, Türk Müslümanlığının adı ne olursa olsun, bugünkü Suriye’de azınlık iktidarı olarak takdim edilen bir siyaset topluluğunun düşüncesi ile hiçbir hesaplaşması olamaz. Kaldı ki bu iktidarın 250 milletvekilinden sanırım 243’ü, Sünni, Sünnilerin de büyük kısmı Arapça konuşmalarına rağmen ”Türkmen” asıllıdır. ”Nusayri” gazeteci ve fikir adamı Hüsnü Mahalli, yeni çıkan kitabında bunlara “Türk Arapları” demektedir.

Bugünkü Suriye’de devlet ile muhalif güçler arasında sıkışıp kalan bir “Türkmen Gerçeği”ni de göz ardı edemeyiz. Şüphesiz ki, Suriye’de Esad ve evveli yönetimler, totaliter idarelerdir. Bunun da ötesinde “Baas Ekolü”nün Sosyalist Arap Milliyetçileridir. Bunların “Mezhepçi” oldukları katiyen söylenemez. Öyle olsaydı, “Baasçılık” Suriye’den ziyade Sünni bir totaliter rejim olarak yıllarca Irak’ta Saddam’ın egemen ideolojisi olmazdı. Bizim konuşacağımız mesele bu totaliter iktidarların soydaşlarımız ve kardeşlerimiz olan Türkmenler ile “Türk Araplar”a ne kadar zararlarının dokunduğudur. Anlaşıldığı kadarı ile Bayır Bucak Türkmenleri, tamamen nefis mücadelesi yapmakta ve ailelerini hep soysuz-sopsuz El-Kaide-Nusra-PYD gibi unsurlardan koruma mücadelesi vermektedir. ”Türk Arapların, büyük ölçüde Türkmenlere katılmadığını sanıyoruz. Çünkü Suriye’nin her tarafında Türk veya Türkmen vardır. Bu satırların yazarının,  100 yıl önce terk ettikleri 50.000 nüfuslu “Cisrişuğur” ile buraya bağlı 23.000 nüfuslu “Derkuş” kasabasında bir kelime “Türkçe” bilen yoktur. Hâlbuki buradan kopup Yayladağı’nın Şeyhköy beldesine yerleşen Türkmenler, Türkçeden başka ne bir dil ne de lehçe bilirler. ”Araplaşan Türkmenler” gibi Türkleşen Araplardan da, bu bölgelerde bahsedebiliriz. ”Selkini” adı verilen bir Arap aşireti böyledir ve bugün tamamen Türkmenleşmiştir. Bu tip kültürel ve sosyal değişimlerin önüne geçmek kesinlikle mümkün değildir. Hele hele incelediğimiz dönem, milliyet duygusunun geçerli olmadığı zamana aitse kaçış imkânı yoktur.

Yakın zamanda bilgili olduğu belli olan  ve Arapça konuşan Derkuş’lı biri ile sohbet ettim: Sordum “Derkuş” nedir? Arapça bir sürü şey anlattı. Hâlbuki bu Türklerde bir Totem adıdır. Peki “Cisrişuğur”! Yine sadece “Köprü” anlamına gelen “Cisr”i izah edebildi. Tabii ki ismin birinci ünitesi doğru. Çünkü bugün Türkiye tarafında kalan Reyhanlı’ya bağlı “Cisrihadid” beldesi vardır. Burada Asi Nehri üzerindeki köprü de, belki dünyada demir tatbik edilerek sanırım Selçukluların yaptığı bir köprüdür ki, anlamı “Demir Köprü” demektir. ”Şuğur” ne oluyor dediğimde bilge adam durdu: O da hâlbuki “Orhun Yazıtları”nda geçen “Uğur”dan başka bir şey değildir.
Dolayısıyla “Cisrişuğur”, ”Uğur Köprüsü” anlamına geliyor. Gerçekten ilçe Asi Irmağı’nın Bayır tarafında. Fakat sordum, eski bir ”Köprü” var mı diye, hatırlayan olmadı. Belki de hep yoğun olayların cereyan ettiği bu “Hums” bölgesinde tahrip edilmiştir. Veya çok dağlık olan ve sadece buradan batıya geçilebilen saha anlamında da kullanılmış olabilir. Çünkü bölge dünyanın en güzel “Karaçam” ormanları ile kaplı olup, ağaçlar numaralandırılmak suretiyle koruma altına alınmıştır. O zaman Türkler devrinden kalan bu isimHalep ve Hums Türkmenlerinin Akdeniz (Bayır ve Bucak) bölgesine geçiş bölgesi anlamındadır.

Konuyu çok uzattık. Nasıl bitireceğimi de kestiremiyorum. Zaten böyle dolu-dolu yazıları da okumadığınızın farkındayım. Bu satırları hayalperest, fazla “Türki”, karışık “İslâmcılık” olarak da değerlendirebilirsiniz. Hatta Suriye’nin başına gelenleri sun’i olarak nitelendirmemize de kızabilirsiniz! ”Türkmen Oluşumuna bütün Türkmenler iştirak etmiyor” şeklindeki görüşlerimizi de, başta Türkmen kardeşlerimiz olduğu halde kınayabilirsiniz. Biraz düşünürseniz siz de hak verirsiniz. Hayal de olsa benim gönlüm parçalı bir “Türklük” istemiyor. Suriye’de Milliyetçi ve militan bir Arap’a sordum: ”Bizim Türkmenler Ne yapar” diye.. Dedi ki, ”Türkmenler efendidir, medenidir. Kolay kolay ellerine silâh almazlar. Namuslarına düşkün insanlardır.

İlişmedikçe size karışmazlar. Milliyetçidirler, biz saygı duyuyoruz. Her ne kadar bizden olduğunu söyleyenler onlara zarar vermişler ise de, ben severim.”. Bu sözlere çok duygulandım. Doğru da rivayet de olsa, Hz. Muhammed’in ”Türkler size İlişmedikçe siz de onlara karışmayınız. Dokunursanız aslan gibi kükrerler.” şeklindeki Kaşgarlı Mahmud’un naklettiği Hadis-i Şerif’i hatırladım.

03 Haziran’da,  Suriye sandıklarından yine Beşir Esad’ın çıkacağı bir gerçek. Dostlarım davet ediyor. İnşallah gidip göreceğim. Bu ifâdelerimle sakın “Görevli” falan olduğumu sanmayın. Fikirlerimden ötürü ezildim ve hapis de yattım. Bizim görev vericiler beni “Ağzı gevşek” diye fişlemiş olduklarından ne severler ne de itimat ederler. sanki bana bir görev verilmiş de ağzımı tutmamışım! Halbuki ben gazeteciyim, ”Konuşurum ve yazarım”.. İllegal bir işim yoktur ve olamaz. Tamamen dostlarımın sağlayacağı güvenliğe dair imkânlar ve yasal bir prosedür içinde gidip- geleceğim. Onun için son sözlerimi söylemiyorum. Dönüşte konuşuruz.
Esen kalın.

Suriye’de her şey sessiz sedasız dördüncü yıl içinde de, aynı sür’atte devam ediyor. Ülkenin gündemi mahalli Seçimler ve şimdi de Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kilitlenince,  hadiseleri ve olayların geldiği noktayı pek düşünen de yok gibi. Çünkü bizim stratejistlerin zekâ ürünleri gibi dev bir ülke olan Türkiye’nin de, mesele ile alâkalı politikası iflâs etmiştir. Ne yazık ki yerine koyacak ve içi boş söylemleri dolduracak ne akıl ne de fikir kalmamıştır. Hatta bu konuda Afganistan-Irak-Mısır-Libya olaylarında yanıltılan ABD’nin bile geliştirdiği yeni bir siyasetten, en azından bugün için görünen bir şey yoktur. Suriye eski Suriye’dir ve soğuk savaşın diğer aktörünün eline bırakılmıştır. Hatta diğer güç yakaladığı ve üstünlüğünü ispat ettiği Ortadoğu politikasından güç alarak yeni genişleme tecrübelerini yapmaktadır.

21 Nisan 2014 günü  Suriye Meclis Başkanı Muhammed Cihad Lahham’ın  yaptığı açıklamamaya göre 03 Haziran 2014 günü Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacaktır. Yanlış söylemiyoruz; bizim ülkemizde siyasi iktidar ve yandaş medyanın 3 ay ömür biçtiği Suriye, yeniden Cumhurbaşkanı’nı seçecek. Lazkiye’de dünyaya Suriye ile ilgili bilgi pazarlayan Kassap’lı Bedrus asıllı fakat Antakya nüfusuna kayıtlı bir Türk vatandaşı olan سولطان سومر (Sümer Sultan)’nın verdiği bilgilere göre, Suriye seçimlerinde 18,5 milyon insana tekabül eden seçmenler oy kullanabilecekler. İsteyenler Facebook’tan  Arap harfleri ile sorgulayarak bu kişi ile iletişim sağlayabilir ve doküman da elde edebilirler. Bu rakamdan çıkan sonuçlara göre, Suriye’de 5 milyon kadar, büyük bir topluluk olarak,  hemen hemen İsrail nüfusuna yakın bir hicret ve zayiat meydana gelmiştir. Bu gerçekle ancak bu ıstıraba katlanan insanların durumlarını düşünerek yüzleşebiliriz. Öyle “Biz Esad’a söylemiştik” gibi kuru ve boş lâfların siyaset oluşturması bir yana, Müslümanlıktan hiç nasibini almamış bir anlayış olarak değerlendirilebilir. Hele bu göçün üçte biri kendi ülkemize yönelmiş ve mağdur edilmiş, üstelik din kardeşimiz ve soydaşımız olduğu düşünülürse vahamet biraz daha artar.

Suriye meselesini bir yabancı gibi düşünemeyiz. Esasında doğru olan, en az İran kadar sahiplenebilmemizdi. Lâkin, en azından böyle bir duruş sergilemeyi başaramadık. İşi mezhep çatışması gibi ilgisi olmayan bir seviyeye indirgeyerek kendimizle bile dalga geçtik ve bu işe bir de Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” adını verdik. Gelinen nokta tam bir stratejik sefilliktir. Suriye’de Selâhattin Eyyubi’den itibaren Türk yıllarında,  mezhep münakaşaları bile çok olmamış ve bu tip tartışmalar, sonuçları ne olursa olsun, Kûfe-Basra yönüne kaymıştır. Selçuklu-Oğuz iskanının, Suriye’yi İslamiyet’in mezhepler arenası olmaktan  kurtardığı  gerçeği göz önüne alınmamıştır. Tamamen Arabî tariflerden yola çıkılarak Suriye’nin Sünni yapısı, kesinlikle yeterince değerlendirilememiştir. Suriye’nin Osmanlı’dan ayrılışında bile, bir mezhep tezahürü görülmemiş, üstelik bu ayrışmaya  “Sünni” Arap Lider Şerif Hüseyin, bu mezhebi argümanları kullanarak, sebep olmuş iken, Türkiye’nin böyle siyaset fukaralığına heves etmesi bugünkü çıkmazı yaratmıştır. Üstelik müttefikimiz ABD’yi de bu konuda yanıltma gibi bir vebal yüklenilmiştir.

Bugünkü Hatay vilâyetimizin merkezi olan Antakya başta olmak üzere Samandağı-Arsuz-Güney İskenderun-Karataş-Tarsus-Mersin, Suriye’deki mezhep mozaiğinin birer devamı olarak, bunlar tarafından ne zaman ve hangi sebeple böyle bir eğilime meyledilmiştir. Bizler bu bölgenin çocuğuyuz; ilkokuldan üniversite sıralarına kadar beraber okuduk, birlikte askerlik yaptık, kimse kimsenin mezhebini ne merak etmiş ne de sorgulamıştır. Şimdi yine öyleyiz. Ne olduysa bu iktidar zamanında, daha evvel kendilerini “Alevi” diye nitelendiren  ve Anadolu Türkmen Aleviliğinin devamı olduğu ve aynı inançları paylaştığı gibi umumi bir kardeşlik ortamı varken, ne idüğü belirsiz çağdışı bir İslâmiyet ve İslâmcılık ürünü olan “Milli Görüş” “Nusayriliği” yumurtlamıştır. Ve şimdi bu insanlar, bizim devletimizden aldığı kopyalarla tamamen Arap Milliyetçiliği’ni çağrıştıran bu deyimi kullanmağa başlamışlardır.

Uzun geçmişine rağmen bugün dahi “Nusayrilik”in sağlam bir tarifi yapılmamıştır.”Harcililik’ten-Şiiliğe”, hatta “Fatımi ve İran İsmalilik”, yani “Nizarilik”e kadar birçok anlayışlardan etkilendiği gerçeği gözlerimiz önündedir. 20.yüzyıl  “Nusayri” âlimlerinden ve Fransızların “Alewiyya” devletinin kurucularından et-Tavil bile, kendileri için bu deyimi kesinlikle uygun bulmadığı için eserinin adına “Arap Aleviliği” deme zaruretini akletmiştir. Filozof Rıza’nın sürgün günlerinde Halep’te onunla da derin sohbetleri olan bu zatın, eserine mutlaka bakın. Bu konuda çok yazı yazdım; inşallah kitap olarak da göreceksiniz. Türk Düşüncesi, Türk siyaset geleneği, Türk Müslümanlığının adı ne olursa olsun, bugünkü Suriye’de azınlık iktidarı olarak takdim edilen bir siyaset topluluğunun düşüncesi ile hiçbir hesaplaşması olamaz. Kaldı ki bu iktidarın 250 milletvekilinden sanırım 243’ü, Sünni, Sünnilerin de büyük kısmı Arapça konuşmalarına rağmen ”Türkmen” asıllıdır. ”Nusayri” gazeteci ve fikir adamı Hüsnü Mahalli, yeni çıkan kitabında bunlara “Türk Arapları” demektedir.

Bugünkü Suriye’de devlet ile muhalif güçler arasında sıkışıp kalan bir “Türkmen Gerçeği”ni de göz ardı edemeyiz. Şüphesiz ki, Suriye’de Esad ve evveli yönetimler, totaliter idarelerdir. Bunun da ötesinde “Baas Ekolü”nün Sosyalist Arap Milliyetçileridir. Bunların “Mezhepçi” oldukları katiyen söylenemez. Öyle olsaydı, “Baasçılık” Suriye’den ziyade Sünni bir totaliter rejim olarak yıllarca Irak’ta Saddam’ın egemen ideolojisi olmazdı. Bizim konuşacağımız mesele bu totaliter iktidarların soydaşlarımız ve kardeşlerimiz olan Türkmenler ile “Türk Araplar”a ne kadar zararlarının dokunduğudur. Anlaşıldığı kadarı ile Bayır Bucak Türkmenleri, tamamen nefis mücadelesi yapmakta ve ailelerini hep soysuz-sopsuz El-Kaide-Nusra-PYD gibi unsurlardan koruma mücadelesi vermektedir. ”Türk Arapların, büyük ölçüde Türkmenlere katılmadığını sanıyoruz. Çünkü Suriye’nin her tarafında Türk veya Türkmen vardır. Bu satırların yazarının,  100 yıl önce terk ettikleri 50.000 nüfuslu “Cisrişuğur” ile buraya bağlı 23.000 nüfuslu “Derkuş” kasabasında bir kelime “Türkçe” bilen yoktur. Hâlbuki buradan kopup Yayladağı’nın Şeyhköy beldesine yerleşen Türkmenler, Türkçeden başka ne bir dil ne de lehçe bilirler. ”Araplaşan Türkmenler” gibi Türkleşen Araplardan da, bu bölgelerde bahsedebiliriz. ”Selkini” adı verilen bir Arap aşireti böyledir ve bugün tamamen Türkmenleşmiştir. Bu tip kültürel ve sosyal değişimlerin önüne geçmek kesinlikle mümkün değildir. Hele hele incelediğimiz dönem, milliyet duygusunun geçerli olmadığı zamana aitse kaçış imkânı yoktur.

Yakın zamanda bilgili olduğu belli olan  ve Arapça konuşan Derkuş’lı biri ile sohbet ettim: Sordum “Derkuş” nedir? Arapça bir sürü şey anlattı. Hâlbuki bu Türklerde bir Totem adıdır. Peki “Cisrişuğur”! Yine sadece “Köprü” anlamına gelen “Cisr”i izah edebildi. Tabii ki ismin birinci ünitesi doğru. Çünkü bugün Türkiye tarafında kalan Reyhanlı’ya bağlı “Cisrihadid” beldesi vardır. Burada Asi Nehri üzerindeki köprü de, belki dünyada demir tatbik edilerek sanırım Selçukluların yaptığı bir köprüdür ki, anlamı “Demir Köprü” demektir. ”Şuğur” ne oluyor dediğimde bilge adam durdu: O da hâlbuki “Orhun Yazıtları”nda geçen “Uğur”dan başka bir şey değildir. Dolayısıyla “Cisrişuğur”, ”Uğur Köprüsü” anlamına geliyor. Gerçekten ilçe Asi Irmağı’nın Bayır tarafında. Fakat sordum, eski bir ”Köprü” var mı diye, hatırlayan olmadı. Belki de hep yoğun olayların cereyan ettiği bu “Hums” bölgesinde tahrip edilmiştir. Veya çok dağlık olan ve sadece buradan batıya geçilebilen saha anlamında da kullanılmış olabilir. Çünkü bölge dünyanın en güzel “Karaçam” ormanları ile kaplı olup, ağaçlar numaralandırılmak suretiyle koruma altına alınmıştır. O zaman Türkler devrinden kalan bu isimHalep ve Hums Türkmenlerinin Akdeniz (Bayır ve Bucak) bölgesine geçiş bölgesi anlamındadır.

Konuyu çok uzattık. Nasıl bitireceğimi de kestiremiyorum. Zaten böyle dolu-dolu yazıları da okumadığınızın farkındayım. Bu satırları hayalperest, fazla “Türki”, karışık “İslâmcılık” olarak da değerlendirebilirsiniz. Hatta Suriye’nin başına gelenleri sun’i olarak nitelendirmemize de kızabilirsiniz! ”Türkmen oluşumuna bütün Türkmenler iştirak etmiyor” şeklindeki görüşlerimizi de, başta Türkmen kardeşlerimiz olduğu halde kınayabilirsiniz. Biraz düşünürseniz siz de hak verirsiniz. Hayal de olsa benim gönlüm parçalı bir “Türklük” istemiyor. Suriye’de Milliyetçi ve militan bir Arap’a sordum: ”Bizim Türkmenler ne yapar” diye.. Dedi ki, ”Türkmenler efendidir, medenidir. Kolay kolay ellerine silâh almazlar. Namuslarına düşkün insanlardır. İlişmedikçe size karışmazlar. Milliyetçidirler, biz saygı duyuyoruz. Her ne kadar bizden olduğunu söyleyenler onlara zarar vermişler ise de, ben severim.”. Bu sözlere çok duygulandım. Doğru da rivayet de olsa, Hz. Muhammed’in ”Türkler size ilişmedikçe siz de onlara karışmayınız. Dokunursanız aslan gibi kükrerler.” şeklindeki Kaşgarlı Mahmud’un naklettiği Hadis-i Şerif’i hatırladım.

03 Haziran’da,  Suriye sandıklarından yine Beşir Esad’ın çıkacağı bir gerçek. Dostlarım davet ediyor. İnşallah gidip göreceğim. Bu ifâdelerimle sakın “Görevli” falan olduğumu sanmayın. Fikirlerimden ötürü ezildim ve hapis de yattım. Bizim görev vericiler beni “Ağzı gevşek” diye fişlemiş olduklarından ne severler ne de itimat ederler. sanki bana bir görev verilmiş de ağzımı tutmamışım! Halbuki ben gazeteciyim, ”Konuşurum ve yazarım”.. İllegal bir işim yoktur ve olamaz. Tamamen dostlarımın sağlayacağı güvenliğe dair imkânlar ve yasal bir prosedür içinde gidip- geleceğim. Onun için son sözlerimi söylemiyorum. Dönüşte konuşuruz.

Esen kalın.

Ali BADEMCİ
Ali BADEMCİalibademci@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments