YOLLARDA

Kemal Çopuroğlu

Yeniçeri Kılıçdaroğlu’nun YPG Açıklamasına “Tedaviye muhtaç bir yaklaşım biçimi” dedi

Bu haber 22 Ekim 2014 - 18:50 'de eklendi ve 522 kez görüntülendi.

MHP Ankara Milletvekili Prof. Dr. Özcan Yeniçeri, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘nun “YPG bir terör örgütü değildir”açıklamasını, “Tedaviye muhtaç bir yaklaşım biçimi” diye yorumladı.

MHP’li Yeniçeri, parlamentoda düzenlediği basın toplantısına bir tarafında “17 Aralık“, diğer tarafında “25 Aralık” yazılı bir klasörle geldi. Klasörün üzerine “Yolsuzluk” yazan örtü örten Yeniçeri, örtüyü ise bir bardak su ile tutturdu. “Bunu örttük ama bir süre sonra bu örtü tutmayacak gibi görünüyor” diyerek sözlerine başlayan Yeniçeri, “Biz tuttururuz. 4 bakanın istifa etmek zorunda kaldığı rüşvet ve yolsuzluk iddialarıyla ilgili olarak yargı kararını verdi. 305 gün sonra ortada rüşvet ve yolsuzluğa ilişkin hiçbir işaret olmadığı gerekçesiyle yüce yargı yargılananları akladı. Suçlananlar hakkında takipsizlik kararı verildi, hatta suçlananlara tazminat ödemek üzere de hazinenin kaynakları bugün yarın harekete geçirilecektir. En iyisi bu kararların üzerine bir güzel örtü örtmektir” ifadelerini kullandı.

Yeniçeri: AKP Artık Yolsuzlukları Kapatma Partisidir – İzleyiniz


Yeniçeri açıklamalarını şu şekilde sürdürdü:

İtinayla Yolsuzluk Temizleme Partisi!
  
Dört bakanın istifa etmek zorunda kaldığı “Rüşvet ve Yolsuzluk” iddialarıyla ilgili olarak yargı kararını verdi. 305 gün sonra ortada rüşvet ve yolsuzluğa ilişkin hiçbir işaret olmadığı gerekçesiyle yüce yargı, yargılananları akladı. Suçlananlar hakkında takipsizlik kararı verildi. Yüce yargı (!) ortada yolsuzluk ve rüşvet adına her hangi bir örgüt, belirti, emare, iz ve işaret olmadığı sonucuna vardı. Usulsüz, esassız, delilsiz ve unsursuz (!) iddianame ile haklarında dava açılanların bütün bu suçlardan kovuşturmaya tabi tutulmalarına gerek olmadığına sonucu çıktı. 
 
Halka düşen de gördükleri için gözlerini, duydukları için kulaklarını ve tanık oldukları için kanaatlerini gözden geçirmek olmalıdır. Daha olmadı kamuoyuna düşen bütün bu olup bitenlerin üzerine bir bardak temizinden soğuk su içmektir! 
  
Yolsuzlukları takip bırakan savcı ayakkabı kutuları içinde bulunduğu iddia edilen 4,5 milyon doların İstanbul Valiliği’ne gönderilmesine, diğer eşyaların ve paraların ise sahiplerine iadesine karar verildi. Takipsizlik kararının son bölümünde ise “Kararın bir örneğinin, haklarında yasama dokunulmazlığı bulunması nedeniyle tarafımızdan soruşturma yapılamayan, ancak Meclis Soruşturma Komisyonu tarafından soruşturma yapıldığı 27 Haziran 2014 tarih ve 2014/184781 sayılı yazıları ile bildirilen kişiler yönünden, gereğinin takdiri için TBMM Başkanlığı’na gönderilmesine karar verildi“.
 
Yargı aynı zamanda TBMM’ye ‘biz asli failleri suçsuz bulduk siz de bu bağlamda gereğini yapınız’ demiş oldu. 
 
Doğrusu olayın ortaya çıktığı ilk günden itibaren iktidarın takındığı tavırdan böyle bir sonucun çıkacağı belli olmuştu. Zira iktidar yetkilileri içinde bakan çocuklarının da olduğu şahıslara yönelik yapılan bu operasyonu, daha işin başında “kirli komplo” ilan etmişti. Kendisine karşı bu operasyonu yapanları iktidar hallaç pamuğu gibi attı. Emniyet müdürleri ve binlerce polisin görev yerleri değiştirildi. Adli Kolluk Yönetmeliği, hem mevcut soruşturmayı etkisizleştirmek hem de yeni soruşturmaları engellemek için değiştirildi. Böylece yürütme adeta yargıyı denetim altına aldı. 
 
Adli Kolluk Yönetmeliği’ni değiştirilmesine HSYK karşı çıkmış, Danıştay da adli kolluk yönetmeliğinin değiştirilmesiyle ilgili olarak yürütmenin durdurulması kararını vermişti. Savcı ile Başsavcı karşı karşıya gelmişti.İktidar bunun üzerine yargı, emniyet ve bürokraside operasyon üzerine operasyon yapmıştır. 
 
AKP iktidarı, rüşvet ve yolsuzluğa karşı yapılan bu operasyona; HSYK, İnternet, Adli Kolluk Yönetmeliği ve bürokraside yasal düzenlemeler yaparak cevap vermiştir. 
 
17 Aralıkta bakan çocuklarının da içinde olduğu yolsuzlukla ilgili davalar önce iktidar tarafından kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırdı. Ardından uzunca bir süre kamuoyu uyutuldu ve unutulmaya terk edildi. Sonuçta bütün bu iddialarla ilgili olarak yargı aklama kararı verdi. 
 
Bu aşamadan sonra sıradan bir vatandaş iki tür değerlendirme yapabilir; ya ‘yargı kararını vermiştir buna saygı duymak gerekir’ ya da ‘burası Türkiye, burada itinayla yolsuzluk temizlenir’.
 
Adalet ve Kalkınma Partisi yargı üzerinde yaptığı bu baskıyla İtinayla Yolsuzluklar Temizleme Partisine dönüşmüş oldu.
 
Terör Örgütünün Devletleşme Pratiği
 
Erdoğan’ın “başını ve gövdesini”; hükümetin de adeta her şeyini altına koyduklarını söyledikleri çözüm sürecinin varlığından -mevcut gerçekler karşısında- bahsedilebilir mi, bahsedilemez mi? Önce bu soruya cevap vermek gerekir.
  
Böyle bir süreç varsa Lice’de yollar haftalarca örgüt tarafından niçin kesilir? PKK, bölgede devlet gibi yargılamaları nasıl yapar, vergi niye toplar? Örgüt milislerine bayrak, büst, okulları niçin yaktırır? Dahası örgüt kentleri savaş alanına neden çevirtir? Toplumun sinir uçlarına dokunarak kitle katliamı çıkartmaya niçin çalışır? Çözüm isteyen bir örgüt egemen bir devlete baraj yapmayacaksın, karakol inşa etmeyeceksin nasıl der?
 
Terör örgütü yönünden şu üç soruyu da doğru cevap vermek gerekir. Birincisi “çözüm” denilen sürece, PKK’nın kendi varlığını sona erdirecek ya da silahsız/şiddetsiz bir dönemde kendisini anlamsız kılacak bir olguolarak baktı mı, bakmadı mı? 
 
Buna süreç boyunca yaşananları gerçekçi biçimde bakarak cevap vermek gerekir. İkincisi de PKK çözüm süreci denilen olguya, devleti zaafa uğratacak, kendisini meşrulaştıracak, silahla sivil alanlara nüfuz edecek bir fırsat olarak gördü mü görmedi mi? Buna da doğru cevap vermek gerekir. 
 
Üçüncü olarak da çözüm sürecinin bölgede devleti mi yoksa örgütü mü zayıflattığını olana biteni dikkate alarak cevaplandırmak gerekir!
 
Son olaylar terör örgütünün, kitleleri sokağa dökme kapasitesinin eskiye oranla mukayese kabul etmez derecede arttığını göstermiştir. 
 
Kısacası nereden bakılırsa bakılsın PKK terör örgütünün çözüm sürecini ‘devletleşme pratiği’ olarak değerlendirdiği görülür. 
 
Çözüm Süreci PKK’yı Güçlendirmiştir!
 
Sürece iktidar yönünden bakıldığında manzara şöyledir: PKK’nın şehir içi şebekesi olan KCK yapılanması, KCK operasyonları iktidar tarafından önce durdurulmuş sonra tüm KCK’lılar serbest bırakılmıştır. Böylece KCK tüm şehirleri mobilize ve provoke etme gücüne erişmiştir. 
 
Dünyanın her yerinde çözüm süreçleri örgütü zayıflatırken AKP’nin barış süreci, bölgede PKK’yı güçlendirmiş devleti zayıflatmıştır. 
 
Barış süreci bozulmasın denilerek bölgede korucular PKK’nın insafına ve tasarrufuna terkedilmiştir. Devletin yanında yer alan Kürtler de PKK’nın yanına itilmiş, PKK fiilen bölgenin tek mutlak ve “meşru” otoritesi haline gelmiştir. 
 
AKP hükümeti, terör organizatörü Öcalan’ın mektuplarını Diyarbakır Meydanında kitlelere okutulmasına izin vererek terörist başını meşrulaştırmıştır.
 
PKK’nın Kürtlerin meşru temsilcisi olduğu algısını doğrudan AKP iktidarı oluşturmuştur.  “Çözüm Süreci” PKK’ya Kürtlerin fiili temsilcisi rolü vermiştir. Bu en büyük yanlış olmuştur.
 
Terör örgütünün İmralı’daki elebaşısı zaman zaman hem devlete hem de örgüte yapması gerekenleri dikte ettirmektedir.
 
Terör örgütü açıkça Kandil’den AKP’nin açılım dolaysıyla gönderdiği yol haritasına ilişkin olarak “Somut adımın şekillenmediği hiçbir tavrı hareketimiz ve halkımız kabul etmeyecektir” diyor.
 
AKP, kendisini devlet yerine koyan PKK ya da kendisini devlet üstü bir konumda gören teröristbaşıyla nasıl bir çözüm yapabilir?
 
Diğer yandan şu çok açıktır ki, devlet ya vardır ya da yoktur. Devlet bir yerde var bir başka yerde de yok olamaz. Devletin varlığıyla güç kullanma tekeline sahip olması arasında doğru bir ilişki vardır. Bir yerde birden fazla güç kullanan otorite varsa orada düzen ve devlet değil kaos var demektir. 
  
Devletler uluslararası hukuk ve anayasal kurallar bağlamında hareket eder. Devlet terör örgütü ya da yasa dışı örgüt gibi davranamaz. Herhangi bir devletten terör örgütü silah talep edemez, koridor aç savaşmaya gideceğiz diyemez ve bir devlete ulusal sınırlarının dışına müdahale edilmesini talep edemez. 
  
Türkiye, iki birbirine benzemez mekanizma, iki ayrı amaç ve asimetrik bir çözüme kurban edilemeyecek kadar büyük bir ülkedir!
 
AKP, Terörist Başının Oyununa Gelmiştir
 
Yeni Şafak’ta Abdülkadir Selvi 11 Ekim 2014’de Davutoğlu ile gerçekleştirdiği konuşmayı “Çözümü Gerçekten İstiyorlar mı?” başlığı altında yazdı. Buna göre Davutoğlu; “Yol haritası belli, HDP’liler de her şeyden haberdardı. Buna rağmen ‘çözüm sürecini bozarım‘ diye şantaj yaptılar. Bize şantaj sökmez. Çözüm sürecini sadece biz mi istiyoruz?”
 
Davutoğlu, ‘Çözüm Süreci’nin aynı gün 17’de imzalanıp ilan edildiğini, tezkerenin ise gece 24’te TBMM’ye gönderildiğini, süreci dakik bir şekilde işleteceklerini, tezkerenin Kürtlere karşı olmadığını ve sadece ihtiyaç halinde kullanılacağı mesajını verdiklerini söylüyor. Ertesi gün de, Selahattin Demirtaş’a tezkereden iki saat önce bir haftadır verilmeyen randevu veriliyor.  Davutoğlu, Demirtaş’la buluşmasında da ’tezkereye hayır derseniz benden yardım isteyemezsiniz. Benimle konuşuyorsun. Ben ayrıca Kobani’ye nasıl yardım edeceğimizi de söylüyorum ve aynı gün Salih Müslim’i Türkiye’ye getiriyoruz, bakın kaç jest arka arkaya” yapıyoruz anlamına gelen sözler ediyor.
 
Davutoğlu “Ben Başbakan olarak bütün bunları izah etmişim. Yetkilendirdiğimiz isimler konuşmuşlar, yol haritası üzerinde mutabık kalınmış” diyor. HDP, hükümetin planından haberdar olmasına karşın taraftarlarını sokağa çağırıyorlar. Sokakları savaş alanına çevriliyor. Davutoğlu bu nedenle HDP’nin “samimiyetleri konusunda kuşkum var…Türkiye’ye şantaj yapılmak isteniyor, bize şantaj sökmez. Bundan sonra atılacak her adım, muhataplarımızın tavırlarına bağlı. Hiçbir şey karşılıksız değil. Önce tavır göreceğiz” anlamına gelen sözler ediyor.
 
Davutoğlu’nun HDP’lilere söylediklerini İmralı’daki terörist başının da haberdar olduğundan kimsenin kuşkusu yoktur. İmralı’dan teröristbaşı olan bitene karşın ‘Kuzey ve tüm parçalardaki Kürt halkının yüksek yoğunluklu savaşa karşı direnişe geçmeye çağırıyor’. 
 
Teröristbaşı Öcalan, olaylardan bir gün önce kardeşiyle yaptığı görüşmede de şunları söylüyor: “Çözüm diye bir şey yok. Müzakere diyorlar. Müzakere diye de bir şey yok. Çözüm için 15 Ekim’e kadar bekleriz. Artık yapacak bir şeyimiz kalmamıştır”. Teröristbaşı lütfedip “çözüm için 15 Ekim’e kadar bekleriz” diyor, ardından da “Kürtlerin yaşadığı her bölgede IŞİD’e karşı mücadele” adı altında ‘Türkiye’yi karıştırın’ talimatı veriyor.
 
Kobani bahanesiyle başlatılan bu olayların asıl amacı Öcalan’ın özgün durumuyla yakından ilişkilidir. NitekimDuran Kalkan’ın daha önceki “Lice olayları iyi oldu, böylece Başbakan, Öcalan’a yalvarmak zorunda kaldı” demişti. Benzer bir ifadeyi de “B ve C planlarımız var” diyen Erdoğan’a karşı Selahattin Demirtaş’ın  “Erdoğan’ın B Planı Abdullah Öcalan’a yalvarmak ve C Planı yine Öcalan’a yalvarmak” demişti. 
 
Öcalan, Kandil ve Çözüm!
 
Ruşen Çakır, 01.10.2014 tarihli yazısında PKK hareketinin hiçbir kolu ve hiçbir aktörü, şu anda siyasi iktidarı rahatsız eden yaklaşımları Öcalan’dan habersiz, hele ona rağmen hayata geçiriyor değiltespitinde bulundu. Bu tespit yüzde yüz doğrudur. 
 
Öcalan ve PKK arasında uyum sorunu olduğunu yazanlar kamuoyunu yanıltanlardır. “Öcalan iyi Kandil kötü” görüşü PKK senaryosudur.
 
6-7 Ekim olaylarıyla birlikte eleştiri okları Kandil’e çevrildi. Çözüm süreci için tarafların anlaştığı yol haritasına uymadığı iddia edilen PKK’nın Öcalan’a rağmen çözüm sürecini bitirmek istediği konuşuluyor. Bu görüşler doğru değildir.
 
Süreci Bitiren de Öcalan, Başlatan da Öcalan!
 
Nitekim hapishanelerdeki ölüm orucunu başlatan da bitiren de Öcalan olmuştur. Lice’de haftalarca yol kestiren de yol kesme eylemine son veren de yine O olmuştur. “Kobani”yi bahane ederek taraftarları sokağa döken de devlete ve millete yeterli hasarı verdikten sonra da bu olayları sona erdiren de teörist başı Öcalan olmuştur.
 
Senaryo şöyle sahneleniyor. Önce çatışmalı ve gerilimli bir ortam yaratılıyor, sonra Öcalan’dan arabulucu bir müdahale geliyor ve işler bir süre daha rayına giriyor. Bunun Öcalan’ın sözde çözüm masasında güçlendirme operasyonu olduğunu AKP ya da devlet aklı nasıl akıl etmiyor!
 
Öcalan hükümete “söylediklerimi yerine getirmezseniz karşılaşacağınız manzara budur” mesajı veriyor.
 
Hükümet süreci Öcalan üzerinden yönetiyor. Öcalan’ı etkili ve güçlü hale getiriyor. Öcalan da gücünü ve etkinliğini hükümet aleyhine kullanıyor. 
 
Teröristbaşı Öcalan için, önce kriz yaratmak sonra da krizi yöneterek kendi durumunu tartışma konusu yaptırmak bir strateji haline geldi. Öcalan olayları çıkarttırıyor sonra olayları durduran, kan dökülmesini önleyen adam olarak AKP’ye ölümü gösteriyor sıtmaya razı ediyor.
 
AKİL Adamların Gerçek Misyonu: Öcalan’ı Özgürleştirmektir
 
Olan biten ortadayken Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan “Öcalan Süreci iyi okuyor” diyor. Ardından da makbul medyanın önde gelen kalemi Abdülkadar Selvi, birden bire “Öcalan’ın konumu tartışılmalı” diyor. Ardından da Yeni Akit yazarı Ersoy Dede, ‘Öcalan’ın serbest bırakılması’ da dahil olmak üzere her konu”tartışılsın diye yazıyor. 
 
T24 haber sitesinde Hasan Cemal de “Öcalan’ın serbest bırakılması” çağrısında bulunuyor. Türkiye’de “Kürt Sorunu” kavramının üreticilerinden olan Hasan Cemal, terörist başının serbest bırakılmasını istiyor.
Hasan Cemal, t24 Haber sitesinde “Apo’ya özgürlük, PKK’ye siyaset yolu!” başlığıyla kaleme aldığı yazısında çözüm sürecinin başarıya ulaşabilmesinin tek şartının Öcalan’ın serbest bırakılması olduğunu söyledi. Öcalan’a özgürlük yolunu açarken, PKK’yi de terörist örgüt listesinden çıkarmak ve ona da siyaset yolunu açmaktır doğru olan..
 
Yeniden işbaşı yaptırılan Akillerin gerçek görevi Öcalan’ın serbest kalmasını sağlamaktır. 
 
AKP iktidarı ayaklanma çağrısı yapan, sokakları kan gölüne çeviren, samimiyetsiz teröristbaşı ile HDP hakkında yasaları işletecek yerde iktidar olarak terörün tehdidine teslim olmayı tercih etmiştir. Bu tutum terörü durduran değil teşvik eden ve kışkırtan tavırdır. Bundan sonra yaşanacak terör olaylarının sorumlusu terör suçu işleyenleri, barış havarisi olarak muhatap alan AKP zihniyeti olacaktır. AKP, bir kez daha terörist başının oyununa gelmiştir.
 
Erdoğan’dan Klasik Çelişki!
 
Barzani, yaklaşık 10 gün önce şöyle bir açıklama yaptı: “Türkiye bize silah gönderdi, ama iç konjonktürlerinden dolayı bizden açıklamamamızı istediler.
 
 Erdoğan bir kaç gün önce şunları söyledi: “Son günlerde bir şeyler dolaşmaya başladı. Nedir o? PYD’ye silah desteği vermek ve PYD’ye verilecek silah desteğiyle IŞİD’e karşı burada bir cephe oluşturmak. Tamam da PYD şu anda bizim için PKK ile eştir, o da bir terör örgütüdür. Bir terör örgütüne kalkıp da bize dost olan NATO’da beraber olduğumuz Amerika’nın böyle bir desteği, açıktan açığa söyleyerek bizden ‘evet’ ifadesini, yaklaşımını beklemesi çok çok yanlış olur, böyle bir şeyi bizden beklemesi mümkün değil, böyle bir şeye de biz ‘evet’ diyemeyiz“. 
 
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, yaptığı açıklamada, “Peşmerge’nin Kobani’ye geçmesi için yardımcı oluyoruz” dedi. Ve aynı gün, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı, Kobani’deki PYD güçlerine hava yoluyla silah, askeri mühimmat ve tıbbi yardım ulaştırıldığını açıkladı. Silah ve mühimmat yardımlarının karadan da yapılacağı duyuruldu. 
 
İlginçtir ABD Başkanı Barack Obama ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan arasında yapılan telefon görüşmesinin ardından, ABD PYD’ye havadan silah yardımı yaptı.
 
Obama’nın, Erdoğan ile yaptığı görüşmede, Kobani’nin düşmek üzere olduğunu belirterek, Türkiye’nin İŞİD ile mücadele konusunda verdiği sözleri hatırlattığı kaydedildi. Görüşmede, Obama’nın, “Kobani’nin düşmesi halinde bunda Türkiye’nin de sorumlu olacağı şeklinde” uyarıda bulunduğu öğrenildi.
 
Bu uyarılar üzerine ise, hem silah yardımına yeşil ışık yakıldı hem de peşmergeler için koridor açıldı. 
 
Olan biten ortadadır. Herşey açık ve kamuoyunun önüne gerçekleşiyor. Bu durum kamuoyunun sağduyusunun harekete geçireceği umut edilir.
 
“Türkiye’yi Marjinal Bir Aşiret Devletine Çevirmiş Olursunuz”
 
Açıklamalarının ardından gazetecilerin sorularını cevaplayan Yeniçeri, “Peşmerge konusunda bir değerlendirmeniz olacak mı?” sorusuna, “Anayasa’nın 92. maddesine göre Peşmerge güçleri sınırdan geçemezler. 92. madde bir meşru devlet gücü, resmi gücün sınırdan geçebileceğini ifade ediyor. Peşmerge’ye siz milli bir devlet sıfatı kazandırarak, böyle bir tavır içine giremezsiniz. Ondan sonra siz Türkiye’yi terör örgütleriyle, yasadışı örgütlerle, yasadışı organizasyonla işbirliği yapan adeta marjinal bir aşiret devletine çevirmiş olursunuz. Yapılan iş yanlıştır, Türkmenler katlediliyor, hükümet önce 350 bin Türkmen’in sürüldüğü Telafer ve Tuzhurmatu bölgesine koridor açarak gereğini yapsın” cevabını verdi.
 
Sizce YPG bir terör örgütü mü?” şeklindeki soruya ise Yeniçeri, “YPG terör örgütüdür. YPG, PKK’nın Suriye’deki adıdır. Dolayısıyla YPG, açık bir şekilde Türkiye’de yaralı YPG’lilerin tedavileri sırasında birçoğunun Türkiye’de ‘Mehmetçik katili’ oldukları tespit edilmiş ve birçoğu tutuklanmıştır. Bu çok açıktır” karşılığını verdi.
 
“Tedaviye Muhtaç Bir Yaklaşım Biçimi”
 
Yeniçeri, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘nun “YPG bir terör örgütü değildir” açıklamasının ise, “Tedaviye muhtaç bir yaklaşım biçimi” olduğunu belirtti. Jandarmanın İçişleri Bakanlığı’na bağlanması konusunda Yeniçeri, “Aslında kaş yaparken göz çıkartacaklar, yapılan iş o. Jandarma izin, izin, devamlı bir ona bir buna bağlanmak suretiyle devlet zafiyeti meydana getiriliyor. Bunu çok iyi hesaplayarak yapmak gerekiyor. Mantıklı olursa bağlamamak gerekir ama AKP’de mantık yoktur” ifadelerini kullandı.
 
Yeniçeri, sözlerini “Efendim, örttük, biz iktidara geldiğimizde bu örtü kalkacaktır, başka türlü kalkmaz. Çünkü şu anda bütün yolsuzlukların, bütün hırsızlıkların üstü örtülmüştür. Bunların kaldırılması için önce bu hırsızlıkların başındakilerin baştan gitmesi gerekir” diyerek tamamladı.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.