Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Yıldırım’a Açık Mektup
Değerli basın mensupları,
Yaşarken ve şehit olurken bir Türk askeri idealini temsil eden Ömer Halisdemir’in aziz hatırası önünde saygı ile eğilerek…
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakanı Yıldırım’a yazdığım bu açık mektubu, Milliyetçi Hareket Partisi Gaziantep Milletvekili kimliğimin ötesinde Türkiye’de ordu-siyaset ilişkileri ve askeri darbeler konusunda doktora ve doçentlik tezi yazmış ve bu konuda yüksek lisans dersi vermiş bir akademisyen olarak kamuoyu ile paylaşıyorum. Amacım muhalefet partisi mensubu olarak yapılan yanlışlıklar üzerinden bağcıyı dövmek değil, üzüm yenilmesine vesile olmaktır. Bu nedenle AKP Hükümeti süreci fırsata dönüştürmek için değil, ders almak için kullanmalıdır.
Türkiye 15-16 Temmuz 2016 gecesi çok önemli bir tehlike yaşadı. Ancak doğru değerlendirildiği takdirde Türkiye 15-16 Temmuz gecesi olanlar ile tarihinin en büyük düşmanından kökten kurtulma şansını yakalamıştır. Bu tarihi fırsatın değerlendirilmesi, yaşananların doğru okunması ile mümkündür.
Bugüne kadar Hükümet yetkililerinden darbenin etkilerini aşmak için kamuoyuna taşınan öneriler, sorunun doğru teşhis edilmediğini ve yaraya doğru tedavinin uygulanmayacağını göstermektedir.
Şu ana kadar yapılan temel teşhis ve tedavi önerilerin şu başlıklar altında toplayabiliriz:
Askeri darbeler konusunda akademik çalışmalar yapmış bir kişi olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; bu teşhisler yanlıştır ve tedavi önerilerinin bir darbeyi engelleme kapasitesi yoktur. Öncelikle darbenin nedeni ile ilgili temel tespit olan “sistem darbe üretmektedir” tespiti doğru değildir. Aslında TSK’da gerçekleşen kadro bozulması sonucunda darbe üretebilecek bir sistem bile kalmamıştır. 15 Temmuz darbe girişiminin nedeni sistem değil, TSK’da gerçekleşen “Mehdici” kadrolaşmadır.
15 Temmuz’da Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk siyasal İslamcı darbe girişimi gerçekleşmiştir. 15 Temmuz darbe teşebbüsü, “Mehdi” olma iddiasını taşıyan bir kişiye bağlı kadroların teşebbüsüdür. Darbeyi gerçekleştirenler “seçilmiş kurtarıcı”, “beklenen zat” diye nitelendirdikleri özetle “Mehdi” olarak gördükleri Fethullah Gülen etrafında örgütlenmiş bir grup general/amiral, subay ve astsubaydır. Gülen, Nurculuk adıyla bilinen ve Said-i Nursi tarafından kurulan dini/siyasi yorum/hareketi kendi açısından yeniden yorumlamış ve Gülenci hareketi inşa etmiştir.
TSK içindeki Gülen örgütlenmesi, Türk Ordusu’na çok boyutlu ağır yapısal zararlar vermiştir. Bunları beş ana başlık altında toplayabiliriz:
1) Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bir istihbarat operasyonu niteliği taşıyan ve yıllara yayılan sızma çalışmaları sonucunda, cemaate bağlı subayların toplam subay kadrosunun iyimser tahminle %50’sine yakınını oluşturduğu ileri sürülmektedir. Bazı yıllarda bu oran %50’nin üzerine çıkmaktadır. Hiçbir şey yapmasa dahi sadece bu durum bir ordunun milli ordu niteliğinin yok olması anlamına gelmektedir.
2) Ergenekon, Balyoz ve Casusluk davaları sırasında tuzak kurdukları general/amiral ve subayların tasfiye edilmeleri için Türk Ordusu’nun birçok gizli/çok gizli belgesi ve harp planı sızdırılmış, açık kaynaklarda yayınlanmıştır. Türk Ordusu’nun hemen hemen hiçbir mahremi kalmamıştır. Genelkurmay Başkanı dâhil bütün komutanların odalarının dinlendiği, konuşmalarının kaydedildiği ortaya çıkmıştır. Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın kozmik odasına girilmiş ve ordunun en mahrem belgeleri ortaya dökülmüş, yabancı güçlerin eline geçmiştir. Darbe günü Genelkurmay Başkanlığı’na giren sivillerin arasında muhtemel ajanların varlığı halinde nasıl bir tahribat yapıldığı bilinmemektedir.
3) Gülen cemaati TSK’nın emir-komuta zincirini tahrip etmiştir. Subaylar sivil imamlara bağlanmış, generaller, albayların, albaylar başçavuşların emrine girmiştir. Bu bir ordu için kabul edilemez bir durumdur. Böyle bir durum, ordunun savaş gücünü yitirmesi anlamına gelmektedir.
4) Cemaatin TSK’ya vurduğu dördüncü darbe silah arkadaşlığı ile dayanışma duygusunu yok etmesidir. Bir ordunun sahip olduğu en büyük güç, manevi güçtür. Manevi gücün sıklet merkezini ise silah arkadaşlığı duygusu oluşturur. Cemaat, subayın subaya kurduğu komplo ve tuzak pratiği ile silah arkadaşlığı duygusunu öldürmüştür.
5) 15 Temmuz gecesi cemaatçi subayların Türk devleti ve milletine karşı uyguladıkları vahşet ve terör, en güvendiği kurumun mensuplarından gelmesinden ötürü Türk Milleti’nde ağır bir travma yaratmıştır.
Normal şartlar altında dahi ağır milli güvenlik ihlali durumu yaratan 15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’nin çevre coğrafyasında yaşanan iç savaşlar ile devletler çökerken Türkiye için tehditleri daha da artırmaktadır.
15 Temmuz 2016’da Genelkurmay Başkanlığı kadrolarının büyük bir bölümünün bir terör örgütü tarafından ele geçirildiği ortaya çıkmıştır. Türk Ordusu’ndaki subay kadrosunun % 50’sinin cemaatçi olduğu iddia edilmektedir. Astsubayların ne kadarının cemaatçi olduğuna dair bir bilgi yoktur. Darbeyi gerçekleştiren yönetici askeri-sivil kadroların kim olduğu hala tespit edilememiştir. Darbeye karışmayan cemaatçi subay ve astsubay kadrolarının bundan sonra ne yapacakları belli değildir. Özel Kuvvetler, MAK, Çiğli başta olmak üzere askeri birliklerden ne kadar silah ve cephane çıktığı bilinmemektedir.
Özetle, Türkiye hala tehlikeyi aşmış değildir. Türk Ordusu’nda ve devlet mekanizmasının diğer unsurlarında Gülen cemaati mensupları kaldıkça, Türk devleti için tehdit devam edecektir. Gülenci subaylar devam eden bütün gözaltı ve tutuklamalara rağmen önümüzdeki aylarda dış dinamiklerin de etkisi ile gerçekleştirilebilecek politik, ekonomik ve psikolojik istikrarsızlaştırma operasyonları sonrasında yeni bir darbe girişimini deneyebilirler. Böyle bir darbe, siyasetin, toplumun ve gerek ordu gerek emniyet içindeki bilinç ve uyanıklık seviyesinin yüksekliğinden dolayı ancak tetikleyicileri tarafından arzu edilen kapsamlı bir iç çatışmanın yolunu açabilir. Bundan dolayı, cemaatin oluşturduğu tehdidin hızlı ve doğru atılacak adımlar ile tamamen yok edilmesi Türkiye Cumhuriyeti devletinin varlığı için hayati bir gerekliliktir.
Bundan sonra atılması gereken adımlar neler olmalı?
Önümüzdeki süreç Türkiye açısından çok büyük iç ve dış tehditler içermektedir. Ülkemizin aşırı derecede kırılganlaşmış yapısının dış dinamikler tarafından istismar edilmesi büyük bir ihtimaldir. Bunları aşağıdaki başlıklar altında toplayabiliriz:
Bu tavır, krizi daha da artıracaktır. Erdoğan’ın politik hedeflerine ulaşmak için El Kaide ile işbirliği yaparak Türkiye’yi Pakistanlaştırabileceği görüşünün ciddi Amerikan askeri-strateji çevrelerinde işlenmeye başlanması da yaşanan krizin derinliğini göstermektedir.
Bu ağır kriz, kontrol edilmez ise ABD’nin Türkiye’ye yönelik çok boyutlu önlemler almasına neden olabilir. Amerikan Dış İşleri Bakanı Kerry’nin ihtiyatlı bir dil ile olsa da Türkiye’nin NATO üyeliğinin sonlandırılmasını gündeme taşıması yaşanan krizin boyutunu göstermektedir.
Bu kadar ağır bir krizden geçilirken, Türkiye başta TSK olmak üzere bütün devlet kurumları ve toplumu ile birlikte Cumhuriyet tarihinin en büyük travmasını yaşamaktadır. Türkiye’nin içinde PKK ve IŞİD tehdidi devam etmektedir. Önümüzdeki günlerde bu tehdit Fethullah Terör Örgütü’nün açık desteği ile daha da artabilir. Ayrıca TBMM’ni, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nü bombalayacak, en son savaşı 1402’de 614 sene önce gören Ankara’yı savaş alanında çeviren sivil halkın üzerine ateş açacak kadar alçak olduğunu ortaya koyan Gülenciler, intikam eylemleri ile Türkiye’yi kan gölüne çevirecek yeni eylemler yapabilirler. Türkiye ile hesabı olan ülkeler zaafa düşmüş bir Türkiye’ye dolaylı saldırılar için zamanı çok uygun bulabilirler.
Bu iç ve dış tehditlere karşı koymak, ancak ülkenin devlet katında stratejik bir akıl ile yönetilmesi ve bütün milli varlığının kullanılması ile mümkündür. Bu mehdici anlayışa dayanan siyasi İslamcı darbe girişimi, Türkiye’yi iç ve dış tehditlere karşı ağır şekilde zayıf düşürmüştür. Zayıflık hala aşılabilmiş değildir. Bunun en somut göstergesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “tehlike geçmedi” diyerek halkı sokaklara çağırmaya devam etmesidir. Durumu doğru tanımlayalım: Hükümet ve devlet, milletin arkasına saklanmaktadır. Bu çok riskli bir stratejidir. Millet, açık hedef yapılmaktadır ve bu strateji, uzun süre devam ettirilemez. Olması gereken milletin, devletin arkasında olmasıdır. Bu durumdan çıkış için atılması gereken adımlar vardır. Bu adımların bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz:
1) İktidar tarafından öncelikle yapılması gereken şey, toplumsal bölünmüşlüğü ve gerilimi düşürecek adımların atılmaya devam edilmesidir. Topluma cemaatçi darbeye karşı alınan önlemlerin, iktidar partisinin darbesine dönüştü duygusu verilmemelidir. Bu noktada en büyük sorumluluk Cumhurbaşkanı Erdoğan’a düşmektedir. Erdoğan şimdiye değin sürdürdüğü gerilime dayalı siyaset stratejisini derhal ve kesin bir şekilde terk etmelidir. Erdoğan, kontrol dışına çıkma eşiğinde olan toplumsal gerilimi düşürmek için siyasal ve toplumsal muhalefete dostluk elini uzatmaya devam etmelidir. Toplumsal gerilim, ulaştığı aşamada dış ve iç tahrikler ile çok hızlı kontrol dışına çıkmaya müsaittir. Erdoğan, Türkiye’nin milli güvenliğinin tesis edilmesi için anayasal anlamda tarafsızlaşmalı, muhalefet ile samimi ve sıcak ilişkiler kurmalıdır. 15/16 Temmuz gecesi %50’nin desteğinin Erdoğan’ı iktidarda tutmaya yetmediği herhalde anlaşılmıştır. Bundan sonraki süreçte Türkiye’de istikrar hatta iç barışın muhafazası toplumsal uzlaşma zemininin ve demokrasisinin güçlenmesine bağlıdır.
Türkiye’nin olağan bir süreçten geçmediği açıktır. Nitekim AKP Hükümeti sonunda olağanüstü hal uygulanması kararı almıştır. Ancak bu süreçte AKP Hükümeti’ni en fazla güçlendirecek olan husus, TBMM’ni devre dışı bırakacak bir yaklaşım değil, aksine TBMM’de muhalefetin desteğini arkasına alacak bir yaklaşım içinde olmasıdır. TBMM önümüzdeki dönemde daha yoğun ve etkin çalışmalı, Türk milleti bunu görmelidir. Olağanüstü hal rejiminin çıkartılması konusunda MHP dışında sıkı bir istişare ile CHP’nin onay ve desteğinin alınması dahi, Türkiye’de istikrara olağanüstü hal rejiminin kendisinden daha fazla hizmet ederdi. Şimdi yapılması gereken olağanüstü hal rejiminin mümkün olduğunca MHP ve CHP ile iletişim içinde sürdürülmesidir.
2) Mesele bir sistem sorunu değil, insan sorunudur. AKP yöneticilerinin yaptıkları ilk açıklamalardan darbeyi sistemin ürettiğini düşündükleri anlaşılmaktadır. Oysa 15 Temmuz darbesini sistem değil insanlar, cemaatçi subay kadroları üretmiştir. Ortada darbe üretecek bir sistem dahi kalmamıştır. Genelkurmay Başkanlığı’nın darbeci bir terör örgütünün eline geçtiği, subay kadrosunun %50’sinin Gülenci olduğu bir dönemde sistem sorunundan bahsetmek meselenin anlaşılmadığını göstermektedir.
“İnsan sorununu” aşmak için yapılması gereken TSK başta olmak üzere “devletin emekli dâhil bütün milli kadrolarının seferberlik koşulları ile göreve davet edilmesidir. Böylece sadece kurumların tepe yöneticilerini değil, sistemin çalışmasını sağlayacak kadroların da göreve atanmasını sağlanacaktır.” Ulaşılan aşamada bunun dışında çözüm yoktur. Kurulacak yeni kurumların içini yeniden cemaatçi kadrolar ile doldurulması durumunda ortaya yine cemaatin kontrol ettiği kurumlar çıkacaktır.
3) 15 Temmuz darbe girişimi, Türkiye için büyük tehditler ortaya çıkarmış olmakla birlikte cemaati devlet kurumundan tamamen çıkarmak, toplum içindeki uzantılarını yok etmek için büyük bir fırsat yaratmıştır. Bu çerçevede TSK’nın Gülen’in elinden alınarak milli karakterini kazanması için 15 Temmuz büyük bir fırsat yaratmıştır. Bu fırsat, “AKP Ordusu kuruluyor” algısı oluşturacak adımlar ile heba edilmemelidir. Demokratik bir ülkede bir hükümetin sahip olacağı en etkin ve güvenilir ordu, milli ordudur. Alınacak önlemler Türk Devleti’nin Türk Ordusu’nu her an darbe yapacak bir iç düşman olarak görüp, karşı önlemler aldığı bir atmosfer içinde ortaya konulmamalıdır. Esasen 15 Temmuz’da darbeyi Mehdici cemaatçiler yapmış, ordunun milli unsurları direnmiştir. Milli ordudan korkmaya gerek yoktur. Amaç darbe yapılamayacak bir demokratik yaşam ve kültürü toplumun bütün kılcal damarlarına yaymak olmalıdır.
4) Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hukuki, personel ve moral anlamda bilinçli bir politika ile hızla takviye edilerek savaş azim ve iradesinin tekrar tesis edilmesi gerekmektedir. Bu devletin ve bu milletin ayaklar altında kalmamak için bu orduya ihtiyacı vardır. Ordusuz kalırsak devletsiz kalırız. Silahlı gücü TSK’da yoğunlaştırmayalım demek demokratik/modern devlet mantığından uzaklaşmaktır. Ancak diktatörler, silahlı güçleri birbirlerine karşı kullanmak amacı ile bölerler. Bu çerçevede atılabilecek adımlar şu başlıklar altında toplanabilir:
ı) TSK içindeki Gülenci kadrolaşma askeri liselere kadar uzanılarak tasfiye edilmelidir. Gülenci sivil memurlar dâhil bütün kadrolar elden geçirilmelidir. Gülencilerin bir kısmının istihbarat servislerinde kullanılan “uykuya yatma” durumuna geçeceklerine dikkat edilmelidir.
5) Jandarma Genel Komutanlığı’nın varlığı sürdürülmelidir. Komutanlığın, Genel Müdürlüğe dönüştürülmesi iyi düşünülmüş bir yaklaşım değildir. Jandarma Genel Komutanlığı’nda görevli cemaatçi kadroların Genel Müdürlüğe aktarılması durumunda hiçbir sorun çözülmez. Üstelik Jandarma Genel Komutanlığı’nda darbecileri başarısız kılan müdahaleyi yine askerlik yeminine sadık ve demokrasi yanlısı jandarmaların yaptığı unutulmamalıdır. Hükümet, 17/25 Aralık’ta İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne yaptığı atamanın benzerini, Jandarma Genel Komutanlığı’na da mı yapmayı düşünmektedir? Jandarma’nın kolorduları olan ve en üstün profesyonel savaş yeteneğine sahip NATO dışındaki tek gücümüz olduğu göz önünde tutulmalıdır. Türkiye’nin önündeki ayların büyük bir sarsıntıdan geçme ihtimali büyüktür. Jandarma hem jeopolitik sarsıntı ve istikrarsızlıklar sürecinden geçerken bir de kurumsal dönüşüm ve uyum süreçlerine intibak etmenin sıkıntılarını göğüsleyemez.
Yapılması gereken, bütün TSK kadrolarında olduğu gibi Jandarma Genel Komutanlığı’ndan da cemaatçi kadroların tasfiye edilmesidir. Komutanlıkta kurmay subayların % 90’ının cemaatçi olduğu ifade edilmektedir. Kurmay arasında sert bir temizleme yapılması gerekmektedir. Jandarma Genel Komutanlığı’ndaki sözleşmeli subaylar ile ilgili kapsamlı bir inceleme ve temizlik zaruridir.
6) Darbe sonrasında yapılan sorgulamalarda işkence yapıldığı, sorgulamalarda şiddet uygulandığı anlaşılmaktadır. Üstelik uygulanan şiddetin basın tarafından fotoğraf ve filmler ile tespit edilmesi adeta teşvik edilmiştir. Oysa Fethullah Terör Örgütü ile mücadele, hukukun üstünlüğü ilkesi çerçevesinde yapılmalıdır. Fethullah Terör Örgütü ile mücadelenin hukuki boyutuna karşı uluslararası şüphe duyulması ve eleştiri gelmesi engellenmelidir. Gülen cemaati sahip olduğu insan ve para kaynaklarını harekete geçirecektir ve yurtdışında Türkiye’deki yargılama ve mücadelelere karşı lobi oluşturacaktır.
7) Bütün devlet mekanizmasındaki Gülencilerin temizlenmesi süreci, Gülencilere karşı dini bilgi temelli bir mücadele ile desteklenmelidir. Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığı’na büyük görev düşmektedir. Eğer devlet kadrolarından tasfiye edilenler rehabilite edilmezlerse, dışarıda kendisini “Mehdi çevresinde bütünleşerek mağdur edildiğine inanan” büyük bir kitle oluşacaktır. Bu kitle Türkiye’ye içeriden ve dışarıda ağır saldırılar yapma potansiyeline sahip olacaktır. Gülen cemaati ile en etkili mücadele yolu, sözde dini alt/fikri altı yapısının sapkınlığını ortaya koymaktır.
8) Gülencileri eğitim alanındaki bütün etkinliği kırılmalıdır. Gülenci eğitim kurumlarının tamamı kapatılarak Milli Eğitim Bakanlığı’na devredilmelidir.
9) TSK’daki temizleme Emniyet Genel Müdürlüğü’nde de yapılmalıdır. Emniyet Genel Müdürlüğü’nde yapılan ve daha çok üst kadroları kapsayan temizlik hareketinin ne kadar faydalı bir sonuç verdiği 15-16 Temmuz gecesi ortaya çıkmıştır. Ancak alt rütbelerde hala cemaate bağlı olan polislerin sayısının çok büyük miktarlarda olduğu topkapı escort bilinmektedir. Bu kadroların da Emniyet Genel Müdürlüğü’nden ihraç edilmesi gerekmektedir.
10) MİT darbe belirtisini saat 16.00’da tespit ederek çok önemli bir iş yapmıştır. Ancak MİT’in tespiti sadece Güvercinlik Askeri Havaalanı’ndaki hareketliliğin bir telefon ihbarı çerçevesinde olmuştur. MİT, darbenin cemaatçi darbe olduğunu hatta bir darbe olduğunu dahi tespit edememiştir. MİT’in cemaatin ilk çemberine nüfuz edemediği anlaşılmaktadır. MİT’in en büyük istihbarat başarısızlığı, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının çevresindeki kadroların örgüt mensubu olduğunu tespit edememesidir. Sonuç olarak Cumhurbaşkanı darbe girişimini ancak 5 saat sonra eniştesinden öğrenmiştir. Cumhurbaşkanı ile MİT arasında büyük bir iletişim krizi yaşanmıştır. Önümüzdeki günlerde MİT’teki cemaatçi yapılanma da hızla tasfiye edilmelidir.
11) Devlet memurları ve özel üniversite/okul/hastane gibi kurumlardan yapılan tasfiyeler, aileleri ile birlikte 250 bin civarında tuzla escort insanı etkilemiş olacaktır. Bunlar eğitim seviyeleri yüksek bir gruptur. Burada devletin önünde iki seçenek vardır. Birinci seçenek “ne yaparlar ise yapsınlar” diyerek ilgilenmemektir. Bu durumda bir mehdiye inanan bu kitle dini bir mağduriyet ideolojisi ile daha fazla birbirine kitlenecek ve cemaatçi terör için zemin oluşturacaktır. Ordu ve polisteki tasfiye, Irak’ta Saddam’ın devrilmesinden sonra ordu ve polisin dağıtılması ile işsiz kalan Irak Ordusu’na benzememelidir. Böyle bir durumu, cemaat ve cemaati kullananlar bu kez devlet dışında profesyonel bir terör şebekesi kurmak için rahatlıkla kullanabilirler. İkinci yol ise tasfiyelerden sonra cemaat mensuplarını cemaatin etkisinde kurtarmak için sistemli çalışmaların yapılmasıdır. Tercih edilmesi gereken yol budur.
12) Türk Ceza Kanunu’nda “terör örgütü” dışında “gizli örgüt” şeklinde bir tanımlama yapılmalı ve bu tür örgütler ile daha şiddet kullanmadan önce mücadele imkânı başlamalıdır.
13) Dış politikada komşular ile barış politikası hızlandırılmalıdır. Özellikle Türkiye’ye her türlü istikrarsızlığı ihraç eden Suriye’de, istikrarın bir an önce sağlanması Türk dış politikasının öncelikli hedefi olmalıdır. Bu çerçevede Esad rejimi ile yeniden diplomatik ilişki tesis edilmelidir. Beşar Esad, Ahmet Davutoğlu ve İngiliz Başbakanı Cameron’dan daha fazla iktidarda kalmıştır. Muhtemelen Obama başkanlık koltuğundan inerken Esad hala koltuğunda oturuyor olacaktır. Artık Esadlı bir Suriye fikrine Erdoğan’ın kendisini alıştırması gerekecektir.
14) IŞİD ve PKK terörizmi ile mücadele hızlandırılmalıdır. Önümüzdeki süreçte FETÖ ile PKK ve IŞİD arasında oluşabilecek işbirliklerini zayıflatmanın ümraniye escort yolu, TSK ve Jandarma kadrolarının asıl işlerine hızla dönmelerinden geçmektedir.
15) FETÖ’cülerden boşalacak kadrolara yapılacak atamalar için AKP referansı yerine liyakat ilkesi uygulanmalıdır. Bu adım aynı zamanda toplumsal uzlaşmayı güçlendirecek ve AKP’nin uzlaşma çabalarının samimi olduğunu gösterecektir.