MALAZGİRT’E DOĞRU – 1971 Malazgirt Hatıraları

Bu haber 24 Ağustos 2019 - 2:06 'de eklendi ve 522 kez görüntülendi.

M A L A Z G İ R T’E    D O Ğ R U

Ahmet B.Karabacak

Ağustos başında, Ankara’dan, bütün Türkiye çapında kampanya açıldı, Sultan Alparslan’ın Malazgirt zaferinin 900. yıldönümü için,  Malazgirt’e mümkün olduğunca kalabalık katılmamız istendi.

    26 Ağustos’tan birkaç gün önce, bütün Türkiye’den, ülkücüler tarafından, Malazgirt’e bir akın başladı. Devlet, cumhurbaşkanlığı seviyesinde katılacak, oraya zaferin hatırasına, Anadolu’nun Türklere açılmasını temsil eden, kapı şeklinde devasa bir anıtın temelleri atılacaktı. (Anıt yapıldı)

    Yanıma, dayısı olan Turhan Koçal’ın (Eski M.H.P. milletvekili.) o zaman bana emanet ettiği Yaşar Okuyan’ı alarak, Ankara’ya gittim. Orada bize, idealist kardeşim  Antropolog, vakıf müdürü olarak çalıştığı sırada pek çok gencin okumasına vesile olan, sevgili dostum televizyoncu Erdem Dereli de katıldı. Bir otobüse binerek önce Elâzığ’a gittik. Oradan bir araç bularak Malazgirt’e gideceğimizi hesaplıyorduk.

    Elâzığ’a varınca doğru parti binasına çıktık. Orada bizi bir sürpriz bekliyordu. Parti binasında, merhum Arif Nihat Asya, merhum Galip Erdem, merhum Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ve milliyetçi şairlerimizden Göktürk Mehmet Uytun’u gördük. Galip Erdem bizi görünce: ‘’Hah, Karabacak bizi oraya götürür.’’ dedi. Ne olduğunu sordum. Oraya kadar, Türkeş beyin kafilesi ile gelmişler. Bunlar ‘’şehri gezelim’’ diye çıkınca, kafile gitmiş…

    Benim, Elâzığ’da tanıdığım ülkücüler vardı. Bize, emniyetli bir şoför ve minibüs buldular, yanımıza da Elâzığ’lı bir genci mihmandar olarak verdiler…  Bingöl yoluyla, gece yarısı Malazgirt’e vardık ve iki gün çadırlarda kalarak 900. yıldönümünü kutladık.

    80 ihtilâlinden kısa bir süre önce, Tandoğan meydanında yaptığımız miting ve daha önce yaptığımız yürüyüş ise, dostlara güven, düşmanlara ise dehşet vermişti. Biz, bazı arkadaşlarla yürüyüşü Türk Ocağı binası bahçesinden takip ettik. Saat tuttum. Yürüyüş 3,5 saat civarında sürdü. Belki yarım milyon, belki daha fazla ülkücü bu yürüyüşe katıldı. Bu gençlerin yaş ortalaması 20 civarında idi. Türk milletinin istikbali idi bu gençler. Benim düşüncem odur ki, ihtilâlin sebeplerinden biri bu yürüyüştür. Türk bürokrasisine çöreklenen menfaatçiler, artık oralarda barınamayacaklarını anladılar ve Türk Milliyetçilerini ezmek için, yabancı devletlerden, sonradan ortaya çıktı Amerika’dan talimat ve destek alarak, bu çok haince baskını yaptılar.  Pek çok günahsız Türk gencini, sağcı solcu demeden uydurma suçlamalarla asarak şehit ettiler. Türkeş başta olmak üzere, ülküdaşlarımıza, şeytanın aklına gelmeyecek işkenceler yaptılar, cezaevlerine doldurdular…

    80 ihtilâli, önlerinde ülkücüler gibi bir engel kalmadığını sanan bölücülerin,  palazlanmağa başladığı tarihin başlangıcıdır. Binlerce Türk çocuğunun katilini ve zalimini uzakta aramağa ihtiyaç yoktur…  

***

    Yazı içinde seyahati özet olarak anlattım. Ama, bizim Malazgirt seyahatimiz enteresan olaylarla dolu geçti. Bunlarını okuyucuyla paylaşmak istiyorum.

    Elâzığ’dan yola çıkarken bu defa yanımızda Bayrak Şairi Arif Nihat Asya, büyük mütefekkir, milliyetçi gençliğin idealist ağabeyi Galip Erdem, son devrin yetiştirdiği en büyük destan şairlerinden dostum Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ve ülküdaşım, şair Göktürk Mehmet Uytun da vardı. Bu seyahat elbette tadından yenmeyecek bir letafette geçecekti. Yolda, Bingöl dağlarına doğru minibüsümüz tırmanırken Erdem Dereli, Bingöl Çobanları adlı şiiri okumağa başladı. Duygulanan Arif Nihat hoca da kendi şiirlerinden okudu…

    Bir ara, birden Galip Erdem ile Arif Hoca arasında hava setleşti. Sebep, eski komünistlerin şiirlerinin gençlere öğretilip, öğretilmeyeceği konusu idi… Zaman gece yarısı idi ve biz dağ yollarında ilerliyorduk. Zannediyorum üstatlar oldukça yorgun ve sinirleri gergindi. Arabayı durdurduk, inerek biraz hava aldık, sonra yola devam ettik. Gördüm ki, milliyetçiler pek çok konu üzerinde, henüz anlaşamıyorlar.  Yani bir KADRO olamamışız.

     Elâzığ’dan yola çıkarken, karnımızın acıkacağı hiç aklımıza gelmemişti. Yanımıza hemen hiç yiyecek almamıştık. Bir ara yolu kaybettik, yol uzadı…

    Gece karanlığında, patikaya benzer toprak bir yolda gidiyorduk. Sol tarafımızda tepeler, sağ tarafımızda dereye benzer bir akar su vardı. Tepeden bazı yerlerde kayalar yuvarlanmış, yolu kapatıyordu. Önde oturan, en gencimiz Yaşar Okuyan, zaman zaman iniyor, bu kayaları sağa sola çekerek arabaya yol açmağa çalışıyordu.

    Sağ tarafta, ağaçların arasından sızan bir ışık gördük. Yaşar, oraya doğru indi. Bize: ’’gelin, burada bir lokanta var.’’ diye bağırdı. 

    Etrafta ne ev vardı ne de köy. Yol ise işlek bir yol değildi. İndik. Adamlar bir mağara kazmışlar, zemin toprak, yere küçük hasır iskemleler yerleştirmişler. Dipte büyük bir tencere kaynıyor, altında odunlar yanıyor. Mağaranın bir köşesine ise bir koyun bağlamışlar, öylece duruyor.

    Buranın işletmecisi olduğunu öğrendiğimiz bir adam, bize garip garip bakıyordu.

    ‘’Burası nedir?’’ diye sorduk. Adam: ’’Burası Âbıhayat Lokantası.’’ dedi. İlerde bir akarsu varmış, adı Âbıhayat çeşmesiymiş. Burası onun adını almış. Gece yarısını çoktan geçmiş, tencerede patlıcan yemeği kaynıyordu…

    Erdem, tencereyi açtı, içinde et arıyordu.  Adam her halde et koymayı unutmuş(!). Ama hepimiz açlıktan olacak, adamın tenceresindeki yemeği, et var mı yok mu demeden bitirdik. Galiba, Arif hoca adama, koyunu kesip kesemeyeceğini sordu. Lokantacı:’’Keserim, ama iki gün beklemeniz lâzım.’’ diye sözde şaka yaptı.

    Sabaha karşı, geniş bir asfalt yoldan Malazgirt’e girdik. Belki yüzden fazla otobüsle Türkiye’nin her tarafından gelen ülkücüler, kamp yerini doldurmuştu. Müthiş bir soğuk ve ayaz vardı.  Bizi, oranın organizasyonunu üstlenen, 80 ihtilâlinden sonra insanlık dışı işkencelere uğrayan, doğunun fedakâr evlâdı, Yılma Durak karşıladı. Kendisi bir battaniyeye sarınmış, üşümemeğe çalışıyordu.

    Ülkücüler, gece yarısını çoktan geçmesine rağmen, etrafı bir bayram yerine çevirmişlerdi. Ortaya büyük bir ateş yakılmış, marşlar söyleniyor, oyunlar oynanıyor, halaylar çekiliyordu.

    Ertesi gün merasim yerine gittik. Temel atma töreninde, gazeteci kimliğim olduğu için, törene katılan yetkililerin yanında idim. Cumhurbaşkanı olarak Cevdet Sunay, genel kurmay başkanı olarak da 1971 muhtırasıyla, Süleyman Demirel’in şapkasını eline veren Memduh Tağmaç vardı. Parti ileri gelenlerinden ise, her  millî günde olduğu gibi, sadece Türkeş…

    Daha önce Tağmaç’ı, Türkeş bana anlatmıştı. Orada yakından gördüm; merhum davranışları ve konuşmasıyla tam bir devlet adamı idi…

    Malazgirt’i bize, orada tanıştığımız 16-17 yaşlarında Alparslan Türeli isimli bir genç gezdirdi. Çevreyi ve ilçenin yukarısındaki buz gibi suyu olan barajı, Malazgirt kalesini, savaşın yapıldığı söylenen alanı dolaştık. Bilmiyorum, şimdi gene öyle mi; orada aileler ilk doğan erkek çocuklarına Alparslan ismini verirlermiş. Alparslan Türeli liseye gidiyordu. Sınıfında 17 tane Alparslan isimli çocuk varmış…

    Malazgirt’te artık her yıl merasim yapılıyor. Bunda da milliyetçilerin payı var…

________

ÜÇ HİLÂL’İN HİKÂYESİ kitabından alınmıştır.

Ahmet B.KARABACAK
Ahmet B.KARABACAKosmanbkarabacak@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments
http://www.escortmersin.net/malatya escort bayanescort mersin escort konyamersin bayan escort erotik