KORONA VİRÜSÜNÜN HATIRLATTIĞI

Bu haber 16 Nisan 2020 - 0:14 'de eklendi ve 388 kez görüntülendi.

KORONA VİRÜSÜNÜN HATIRLATTIĞI

Safter TANIK

İlerlemiş yaşta olanların bile; ilk defa şahit olduğu, bir virüs nedeni ile eve kapanmak zorunda kaldığı bir olayı yaşıyoruz. 

İnsanlık; her ne kadar 2002’de Çin’in Guangdong Eyaleti’nde başlayan 17 ülkeye yayılan SARS-CoV, 2012’de Suudi Arabistan’da ortaya çıkan 27 ülkeyi etkileyen MERS-CoV virüsü ile karşılaştı ise de, bu ölçüde bir sıkıntı yaşamadı.  

SARS’a yakalanan 8098 kişiden 774’ü, MERS’e yakalanan 2499 kişiden 861’i hayatını kaybetti. 

SARS ve MERS’de, korona tipi virüs ailesinden. Ancak; COVID-19 kadar insanın yakalandığı, hayatını kaybettiği, karantina-sokağa çıkma yasağını gerektiren, dünyayı derinden sarsan, salgın bir hastalık haline gelmedi.  

Kasım 2002’de Çin’de ortaya çıkan SARS; Türkiye’de görülmezken, Şubat 2003’te Tayvan-Singapur-Kanada-ABD’de etkili oldu, Haziran ayından itibaren etkisini kaybetti. 

Misk Kedisi salya-dışkısından, insana bulaştığı iddia edildi. Ancak; bu,      bir iddia olarak kaldı. Kaynağı belirsiz, koruyucu aşısı olmayan bir vaka olarak kayda geçti. 

Eylül 2012’de Suudi Arabistan’da ortaya çıkan MERS; Türkiye’de istisnai bir vaka olarak kaldı, Haziran 2013’te Orta Doğu ülkelerinde zirve yaptıktan sonra etkisini kaybetti.  

Deve salya-dışkısından, insana bulaştığı ileri sürülse de; bu da, SARS gibi bir iddia olarak kaldı. Kaynağı belirsiz, koruyucu aşısı olmayan bir vaka olarak kayda geçti.  

SARS ve MERS gibi; COVID-19’da, korona tipi virüs ailesinden. 

Hastanın öksürükle saçtığı parçacıkların, insanın yüzüne gelmesi ya da elin buna teması ile geçiyor. Bu nedenle de maske takılması, sosyal mesafenin korunması, ellerin sabunlu suyla yıkanması, giyilen eşyada temizliğe özen gösterilmesi gibi tedbirler tavsiye ediliyor.  

Temel özelliği, bulaşıcı olması; daha çok kronik hastalığı olanlar ile bağışıklık sistemi zayıf ileri yaştaki kişiler üzerinde, öldürücü bir etkisi var.  

COVID-19’u, SARS ve MERS’ten farklı kılan ise; onlardan daha güçlü, bulaşıcı bir özellik taşımasıdır. Yani öldürücü olmasından ziyade korku saçmasıdır. Bu da bana, Makyavelli’nin “korku saçmak, öldürmekten daha etkilidir” sözünü hatırlatıyor.      

Bu, bir laboratuvar çalışmasının ürünü mü?  

Kaynağı bilinmeyen salgın hastalıklarda, hep bu akla gelir. 

4. Sanayi Devrimi geçiş sürecinde, yeni-yeni virüslerle karşılaşmamız ise manidar bir durum. 

Nasıl ki 3. Sanayi Devrimi geçiş sürecinde; iç-devletlerarası savaşlara, ayaklanmalara, askeri darbelere, önemli devlet adamlarına yönelik suikastlere, mali krizlere, Sovyetler ve Doğu Bloku’nun dağılmasına, Çin’in küresel sisteme entegre edilmesine şahit oldu isek, bu süreçte de; önemli ekonomik-sosyal-kültürel-siyasi olayları yaşayacağımız, yeni bulaşıcı virüslerle karşılaşacağımız anlaşılıyor. 

Korona Virüsü, ne zaman biter? 

Korona Virüsü; bilimsel adı ile COVID-19 İran, Güney ve Batı Avrupa, New York başta olmak üzere ABD’nin doğu eyaletleri ve Kaliforniya’da yaygın. Buna, Türkiye vb ülkeleri de dâhil edebiliriz.

Meksika, Arjantin, Kara Afrika, Hindistan ve Güney Asya ülkelerinde görülse de yaygın değil. Haliyle bunu, sıcak iklime bağlayanlar var. Bu nedenle havaların ısınması ile etkisini kaybedeceği düşünülüyor. Delil olarak da SARS vakası süreci gösteriliyor.   

Ben de; Nisan’ın 2. yarısında zirve yaptıktan sonra inişe geçeceğini,  Haziran’da etkisini kaybedeceğini düşünüyorum. Mayıs’ın 2. yarısı veya Haziran’da, “bitti” denirse şaşırmam. Zira hiçbir ülke ekonomisi, bunun tahribatına dayanamaz.

Bir de hiçbir salgın hastalık, sonsuza kadar sürmemiştir. Ya koruyucu tedbirlere uyularak az, ya da insanların doğal bağışıklık kazanması ile büyük bir hasarla atlatılmıştır.        

Çin’de, bitti mi?   

Çin; SARS’ta olduğu gibi, COVID-19’da da ilk ortaya çıktığı, etkinliğini kaybettiği ülke oldu. 

“Bitti” demek için erken, ancak etkisini kaybettiği anlaşılıyor. 

Korona Virüsü ile mücadelede; başarıyı, sosyalizme bağlayanlar var. Bu; kısmen doğru, kısmen de yanlıştır. 

Neden? 

Felaketlerin bertaraf edilmesinde; devletin hazırlığı, zamanında tereddüt gösterilmeksizin gerekli tedbirleri alma, mali kaynaklar, kamusal sağlık ve güvenlik gücü, yönetim-koordinasyon, toplum disiplini, kolektif düşünce, milli dayanışma ruhu çok önemlidir.   

Çin; plan-program dâhilinde hareket eden, kontrollü, mali kaynakları yeterli, devletin sağlık ve güvenlikte güçlü kurumları olduğu, disiplin-uyum sorununun olmadığı bir ülke, bu da; O’na, virüs ile mücadelede önemli bir avantaj sağladı. 

Tehdite karşı, hazır ya da yaptığı bir plan-programı; zamanında,  tereddüt göstermeksizin uygulamaya koydu, vaka alanını karantinaya altına aldı, sokağa çıkma yasağına başvurdu, mali kaynaklarını-kurumsal sağlık ve güvenlik gücünü seferber etti.

Yani biri siyasi, diğeri kültürel olmak üzere, iki faktör önemli bir rol oynadı. 

Çin kültürünü, sosyalist öğretiye bağlayanlar var. Bu da yanlıştır.  Zira bu;-Tao, Konfüçyüz vb düşünürlerin öğretisinden gelen, “bilene saygı, dinleme, uyma, üzerine düşeni yapma, birlik beraberlik içinde hareket etme vb” edep-adabı içeren birikimden kaynaklanır. Japon ve Kore halklarının; felaket karşısında, kolektif bir bilinçle, disiplin-uyum içinde hareket etmesi de bunu gösterir.   

Güney ve Batı Avrupa’da, neden patlama gösterdi?

Avrupa’da; Korona Virüsü vakaları, ilk olarak İtalya’da görüldü. Önce İtalya başı çekerken, yerini İspanya’ya bıraktı; bunu, Fransa-Hollanda-İngiltere ve Almanya takip etti. Bu nedenle; İtalya üzerinde, durmanın yerinde olacağını düşünüyorum.

İtalya’da; virüsün kaynağı olarak, Çinli turist ve çalışanlar gösteriliyor.

Neden?         

İtalya; Çinli turistin yoğun, 50.000 Çin şirketinin olduğu, çoğu Kuzey İtalya’da yerleşik 300.000 Çinlinin yaşadığı bir ülke. 

Vakaların; Noel tatili sonrasında görülmeye başlanması, Çin’e gidip-gelen Çinlilere bağlanıyor. Tabi ki bu; kaynağı hakkında, etkisinin çok olması ise farklı nedenlere dayanıyor. 

Turistik amaçla ülkeye gelenler, yerleşik giriş-çıkış yapan yabancılar,  toplu ulaşım vasıtaları, yakın teması sağlayan park-meydan-alışveriş merkezi gibi yerler, restoran-kafe-bar-eğlence-öpüşme-el yıkamama kültürü, yayılmasını kolaylaştıran araçlar oldu. 

Spor karşılaşmaları; virüsü şehirden şehre,  AB ülkelerine olan giriş-çıkışın kolaylığı da birinden diğerine taşıdı. 

Gençler; belirti göstermeksizin, taşıyıcı bir rol oynadı. Yani sinsi, bir yayılım gösterdi. 

Yaşlı nüfusa sahip olması; genç-yaşlıların birlikte yaşaması, hayatını kaybedenlerin çok olmasına neden oldu. İlgisiz-sorumsuz gençler; virüsü aileye taşırken, bedelini çoğu kez ileri yaşta olanlar ödedi. 

Benzer nedenleri bir turizm ülkesi olan İspanya için söyleyeceğimiz gibi; yabancı oranı yüksek, uluslararası ilişkileri sık Fransa- İngiltere-Belçika-Hollanda ve Almanya için de söyleyebiliriz.    

İtalya, İspanya ve İngiltere’nin, aciz kalmasının nedeni nedir? 

Salgın hastalıklarla mücadelede, bir plan ve programının olmadığı anlaşıldı. Yani tedbirsiz, hazırlıksız yakalandılar. Yoğun bakım ünite ve solunum cihazı yetersizliği, en basitinden korunma amaçlı maske sıkıntısı bunu gösteriyor. Bir de; bırakınız solunum cihazını, maske üretiminin bile olmadığı, bunu Çin vb ülkelerden ithal etmek zorunda kaldığı görüldü.  

Tedbirleri almada, ekonomik ve sosyal hayatı olumsuz etkileyeceği endişesi ile geç kaldılar. 

İtalya ve İspanya, mali kaynak sıkıntısı ile karşılaştı. 

Kamusal sağlık gücünün yetersizliği, yönetim-koordinasyon ve toplu müdahaleyi zorlaştırdı. Bu, özellikle de İngiltere’de dikkati çekti.

Neden? 

İngiltere’de; Neo-Liberal Politikalar öncüsü Margaret Thatcher’den önce, iyi bir sağlık sistemi vardı. Thatcher’in sağlık reformu ile devlet;  sağlık alanını özel teşebbüse bıraktı. Bu da; sağlık hizmetini pahalı, herkes için bedeli düşünülen bir alan haline getirdi.  

Virüs ile mücadelede; yeni kapitalizmin kültürü ile şekillenmiş, mevcut yaşam tarzını sürdürmekle ısrarcı insanlara; “maske takma-sosyal mesafe-el temizliği” gibi kuralları ettirmede zorluk yaşadı. 

ABD’de, neden zirveye çıktı?

Virüsün, ABD’deki merkez üssü New York; buradan, çevre ve diğer eyaletlere yayıldığı görülüyor. 

New York; nüfusun çok, insanların iç-içe yaşadığı, hareketli, iç-dış ilişkilerin yoğun olduğu büyükşehirlerden biri. Bunun yanı sıra; sosyal güvenliği ve sigortası olmayan, büyük bir topluluğun varlığı ile dikkati çekiyor. Bu da; virüsün yayılması için, ideal bir ortam teşkil etti.                 

Neden aciz kaldı?     

ABD’de, sosyal güvenlik-sağlık problemi var. Sağlık hizmeti; sokakta yaşayanlar ile sigortası olmayanların yoksun olduğu, sigortalıların bile başvurmada düşündüğü hizmet özelliğinde. Bu da virüsle mücadelede bir dezavantaj oluşturdu.       

Yeterli mali kaynağa sahip; ancak, kamusal bir sağlık gücü yok. Bu da; yönetim-koordinasyon-toplu müdahalede, sorunlar ile karşılaşmasına neden oldu. Trump’ın; Ordu’dan, sağlık-güvenlik yardımı istemesi de bunu gösterdi.  

İran ve Hindistan’da, durum nedir?  

İran; Çin’den sonra, virüsün ortaya çıktığı ikinci ülke oldu. Bu da; ABD ya da ABD merkezli arka plandaki bir küresel gücü, akla getirdi. 

Tedbir almada, virüs hakkındaki bilgi yetersizliği nedeniyle geç kaldı.

 Bir araya gelme-sohbet kültürü, cami-park-meydan-toplu taşıma aracı gibi yakın temasın olduğu yerler, virüsün yayılmasını sağladı.    

Tedbirler açıklandığında; halkın, buna genelde uymadığı görüldü. Cehalet, kadercilik, ilgisizlik ve sorumsuzluk ise bunun nedeni idi. 

Tedbirler, vaka-ölü sayısının artması; halkın, genelde tedbirlere uymasını sağladı. Ölüm ise en büyük ders oldu.       

Devletin, mali kaynakları sınırlı; haliyle radikal tedbirlere başvurma yerine, üretim-dağıtım zincirini bozmayan bir müdahale programını uyguluyor, yeterli kamusal sağlık ve güvenlik gücüne sahip olması ise avantajı. Ancak; korunma ve tedavide, maske-solunum cihazı ve ilaç sıkıntısı çekiyor.  

Hindistan’da; nüfusu dikkate alındığında, açıklanan vaka ve ölü sayısına bakılır ise yaygın değil. 

Hükümetin; büyük şehirlerde sokağa çıkma yasağı koyma, binlerce vagonu hastaneye dönüştürme gibi tedbirlere başvurduğu görülüyor.  

100 milyon insanın sokakta, 3-4 katının da teneke gecekondularda yaşadığı bir ülkede, bunun ne işe yarayacağını ise anlamış değilim. Zira hijyenin hak getirdiği bir yerde; insanlar ya doğal bağışıklığı ile kayıp vermezler, ya da büyük ölçüde kayıp vererek doğal bağışıklık kazanırlar.  

Türkiye’de, durum nedir? 

Türkiye’de; Virüs, ilk olarak, Umre ziyareti ve yurtdışı seyahatinden dönenler ile İran’dan kaçak giriş yapanlar üzerinde görüldü.    

Hükümet; Çin-İran’daki gelişmeleri dikkate alarak, Virüs ile mücadele için, sağlık bakanı başkanlığında “Bilim Kurulu” oluşturdu. Virüse karşı korunmada, halkın uyması gerekli tedbirleri açıkladı.   

Hazırlıksız mı yakalandık? 

Türkiye’nin; 1980 öncesi planlı kalkınma dönemlerinde, hükümetlerin programında salgın hastalıklarla mücadele konusu her zaman yer aldı.

Salgın hastalıklarla mücadelede; mazisi 1887’ye giden, Mayıs 1928’de kurulan aşı-serum üreten “Hıfzıssıhha Enstitüsü” diye bir kurumumuz vardı. Türkiye; aşı-serum üreten, belli başlı ülkelerden biriydi.  

Hükümetlerin bütçesinde; salgın hastalıklarla mücadele için, her zaman bir ödenek yer aldı, yerli ilaç ile aşı-serum üretimi teşvik edildi. 80’den önce; üretime yönelik, birçok yerli, yerli-yabancı ortaklı, ilaç şirketinin kurulmasının nedeni de budur. 

Neo-Liberal Politikalar modası ile 1997’de; Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün tasfiyesine geçildi,  2011’de de kapatıldı. Rekabette zorlanan birçok yerli ilaç fabrikası ise; ya kapandı, ya da yabancılara satıldı. 

Neden yayılım gösterdi? 

Kurul’un; virüse karşı korunmada, “maske kullanma-sosyal mesafe-el yüz temizliği” gibi tedbirler hakkındaki açıklamasında, bir zamanlama hatası yoktu. Ancak; halkın, genelde bu tedbirlere uymadığı görüldü.. Bu da; yabancısı çok, iç-dış trafiği yoğun, sosyal mesafeye aykırı iç-içe yaşamın olduğu İstanbul’u merkez üssü haline getirdi.   

Halk, neden önemsemedi?

Bana göre; bunun, iki nedeni var.   

Birincisi; ilgi ve sorumluluk, edep-adaba uyma, yani disiplin. Bu da eğitim ve kültürle bağlantılı. 

Genel olarak, uyumlu-disiplinli bir toplum olduğumuzu söyleyemeyiz. Zira birçok kültürel değerimizi kaybettik, bu da bize milli bir eğitim-kültür politikasının ne kadar gerekli olduğunu gösteriyor. 

İkincisi, psikolojik ve sosyo-psikolojik kaynaklı. 

İnsanlar; görmeden, yaşamadan, tehlikeyi önemsemezler. Bu; kabul alanı dar (konusunda uzman kişiyi önemsememe, inanmama, aksini yapma), felaket karşısında uyum-birlik-beraberlik içinde hareket etme kültüründen yoksun, bireyci-bencil, kaderci toplumlarda daha da öne çıkar. 

İnsanların; sorunları bir süre için de olsa akla getirmeme, rahatlama ihtiyacı vardır. Buna karşılık; özellikle büyükşehirlerde, insanı güneşten-yeşilden mahrum kılan, adeta hapishane hayatı duygusu uyandıran, çarpık-yeşilden yoksun-dikey yapılaşmanın getirdiği can sıkıcı bir atmosfer var. Bu da; insanı kurallara aldırış etmeksizin, parka sokağa atan diğer bir psikolojik neden.

Vaka-ölü sayısının artması, insanları telaşlandırdı. Asılsız haberler de insanların marketlere akın etmesine, ihtiyacından çok gıda ve temizlik ürününü satın almasına yol açtı. Bu da; mesleki ahlaktan pay almamış kişiler için, fırsat oldu.                    

Yaşlılara yönelik, sürekli bir vurgu yapıldı. Bu da; sebep olarak, yaşlıların anlaşılmasına yol açtı. Yaşlıları, edep-adaptan pay almamış gençlerin oyuncağı yaptı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun;  tepki göstermesi, gereğini yapması ise doğru bir adımdı.   

Virüsün; yaşlılar ve kronik hastaları, en çok etkilediği bir gerçek. Ama belirtisi fark edilmeyen gençlerin; taşıyıcı rol oynadığı, virüsü en çok bulaştıran kesim olduğu, tüm dünyada görüldüğü halde gözden kaçtı.            

Diyanetin; “cemaatle namaz kılmaya ara verilmesi” hakkındaki kararı,  gecikmeyle alınmış karar oldu. Öyle ki karar öncesi, Cuma namazını; öksürenleri duydukça, tedirginlik içinde kıldığımı ikrar edebilirim.  

“65 Yaş ve üstü, sokağa çıkma yasağı” doğru bir karardı. 

Yurt içi-dışı uçak ve şehirlerarası otobüs seferlerinin; durdurulması, şehir giriş-çıkışının kontrolünde geç kalındı. 

Zira tatil beldeleri, köy-kasabalar, büyükşehirlerden gelenlerin akınına uğradı. Bu, her ne kadar büyükşehirleri rahatlattı ise de; virüsün, yurt sathına yayılmasını kolaylaştırdı. 

Virüsün görüldüğü küçük yerleşim merkezlerinde, karantina-sokağa çıkma yasağına başvuruldu. 

Zonguldak ve 30 büyükşehirde; 48 saat için geçerli olmak kaydıyla, sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Bu uygulamanın, önümüzdeki hafta sonlarında da devam edeceği anlaşılıyor. 

Yani hükümetin olayın gelişimi paralelinde, kıt mali kaynağı-sağlık imkânlarını-kamusal sağlık ve güvenlik gücünü dikkate alan, üretim-dağıtım zincirini bozmamaya özen gösteren, isteğe bağlı tedbirlerden zorunlu tedbirlere giden bir programı uyguladığı görülüyor.

Görsel medyada; tedbirler hakkında, öyle şeyler söylendi ki insanlar evham sahibi oldu, kedi-köpekler kendini sokakta buldu. İşi icabı bu kadar meşgul iken; TV kanallarında sık-sık gördüğümüz kişilerin, nasıl zaman bulduğunu ise anlamış değilim. 

Büyükşehirler, hatta ülke çapında; 14 gün sürecek, bir karantina ve sokağa çıkma yasağını dile getirenler bile oldu. Bunu söyleyenlerin başka bir amacı yoksa mantıklı düşünmediğini söyleyebilirim.  

Evet. Virüs ile mücadelede; karantina ve sokağa çıkma yasağı, en etkili bir metottur. Tecrübe de bunu gösteriyor. İzolasyonu sağlar, yakalananın tespitini kolaylaştırır, yayılmasını önler. 

Başarısı, imkânlara bağlıdır.       

Bırakınız; Türkiye genelinde, 20 milyon nüfuslu İstanbul gibi bir şehir de bile, uzun süreli uygulamaya başvurulması; ayrıntılı planı, hazırlığı, büyük mali kaynağı, geniş kamusal sağlık ve güvenlik gücünü gerekli kılar. 

İnsanları izole etmek, öyle kolay bir iş değildir. Zira herkesin kapısına bir polis konulamaz. Bunu; apartmanda, konu-komşu bir araya gelen kişilerin, “sokağa çıkmıyoruz” sözü de gösterir. Haliyle büyük ölçüde izolasyonu sağlar, ama tam bir izolasyon sağlamaz.

Kapı-kapı dolaşıp, herkesi sağlık kontrolünden geçirmek mümkün değildir. Bu; nitelikli-geniş bir sağlık kadrosunu gerekli kıldığı gibi, sağlıksız bir sonuçta verir. Haliyle tespitte, istenen başarıyı getirmez.   

İster istemez üretim-dağıtım zincirini bozar, bu da; kıtlık, açlık, sosyal huzursuzluk ve toplumsal olayları doğurur. 

Avantajımız nedir? 

Neo-Liberal Politikalar ile ihmal edilmekle birlikte; yükü sırtlanan devlet ve üniversite hastanelerimiz ile sağlık kadromuz var. Zaten amacı gereğince özel hastanelerden, bunu beklemek de doğru olmaz. 

Hatırı sayılır bir yoğun bakım ünite kapasitemiz var. Tedbir-tedavide; ürün-araç sıkıntısı, çekildiği de söylenemez. 

Öyle veya böyle sosyal devlet konumumuzu, milli dayanışma ruhunu koruyoruz.

Halkımızın; tedbirlere, istisnalar haricinde uyduğu görülüyor. Zira en iyi korunma, insanın kendisini korumasıdır. 

Olayın vuku bulduğu diğer ülkeler ile mukayese edildiğinde; bizdeki ölüm oranının, düşük olduğu görülüyor. Bunu, kimi; kayıt dışına, kimi;   BCG aşısına, kimi de farklı bir sebebe bağladı.  

Sonuç olarak; kriz, “salgın hastalıklarla mücadelede hazır olma, plan-program, kontrol, mali kaynak yeterliliği, tasarruf, kamusal sağlık ve güvenlik gücü, sosyal devlet, üretim, sağlık-gıda ile temel ürünlerde kendi-kendine yeterli olma, milli eğitim-kültür politikası” gibi şeylerin ne kadar önemli olduğunu, bir kere daha gösterdi.   

Her kriz gibi, bu da geçer. Kimisi az, kimisi çok hasarla atlatır. Ders alınır mı? Sanmıyorum. Zira insanların, geçmişteki tarzını sürdürme gibi bir zaafı var. Bu; sıradan insanlar için geçerli olduğu gibi, yönetenler için de geçerlidir.  

.    

Safter TANIK
Safter TANIKsaftertanik@hotmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments