ÇOCUK SESLERİ

Ahmet URFALI

DEVLET-HÜKÜMET VE DEMOKRASİ OYUNU -1-

Bu haber 20 Mart 2013 - 19:08 'de eklendi ve 2.663 kez görüntülendi.

DEVLET-HÜKÜMET VE DEMOKRASİ OYUNU  -1-

Safter Tanık

Çoğu zaman dara düştüğümüzde “devlet nerede?”, “nerde bu devlet?” diye dert yanarız. Oysaki bunu söyleyen birçok kişi, ne devletin ne de hükümetin tanımından bir haberdir. Bunlar, çoklukla devlet ile hükümeti birbirine karıştıranlardır.

Klasik Devlet Tanımı

Devlet; bir toprak parçasında yaşayan halkın, düzen ve bağımsız bir yaşam için kurduğu en büyük teşkilattır. Tabii ki halkın adalet, iç ve dış güvenlik kaygılarından doğan devletin bu klasik tanımı dışında birçok tanımı var.

Farklı tanımlanması ise devletin oluşumu-yapısı-görevleri-sosyal yapı-yönetim şekli-egemenlik ve egemenliğin kaynağı ile ilgilidir. Bu nedenle de devlet; dinlerin, felsefe ve sosyoloji ile ideolojilerin konusu olmuş.

Devletin Sözlük Anlamı

Devlet kelimesi; Arapça kökenli bir kelime, güç veya iktidarı ifade ediyor. Ayrıca büyüklük ve mutluluk anlamında da kullanılıyor. Tabii ki bu kelime, bizim anladığımız anlamdaki devleti, tam olarak ifade etmiyor.

İlkçağlardan beri kullanılan “polis, civitas, imperium, statum” gibi kelimeler de devlet anlamı taşıyor.

Türk ve Çin kaynaklarından; Göktürk ve Uygurlarda, devlet yerine il kelimesinin kullanıldığı anlaşılıyor. Bu kelime; aynı zamanda, bugünkü modern devlet anlayışına da yakın bir anlamda.

Neden?

Eski Türklerde, “halk ve toprak” devleti meydana getiren iki önemli unsurdu. Üçüncü unsur ise kağanlık idi. Devlet idaresi yerine de “il tutmak” tabirini kullanıyorlardı.

Yine eski Türklerde; devlet, Tanrı’nın kendilerine verdiği bir armağandı. Zaman, zaman Tanrı’ya “il veren Tanrı” şeklinde hitap etmeleri de devleti kutsal saymaları ile ilgilidir.

Devletin Ortaya Çıkışı

Devletin; ilk olarak, ne zaman, nerede, nasıl ve ne şekilde ortaya çıktığı tartışmalıdır.

Millet mi, devleti inşa eder? Yoksa devlet mi, milleti inşa eder?

Bu konu, felsefe-sosyoloji ve ideolojilerin sürekli tartışma konusu olmuş.

Doğal yaklaşıma göre; millet devleti inşa eder, inşacı yaklaşıma göre de devlet milleti inşa eder.

Bana göre; bu, ülkeden ülkeye değişir. Türklerin 16 devlet kurması doğal yaklaşıma, İtalyan milletinin ortaya çıkışı da inşacı yaklaşıma iyi bir örnek teşkil eder.

İnşacı yaklaşıma göre; devlet, bir toplum için olmazsa olmazdır. “Her şey devletle, her şey  devlet için” sloganı da bu görüşü paylaşan faşistlerin temel sloganıdır.

Bunun dışında devletin ortaya çıkışı ile ilgili olarak birçok görüş var. Bu da düşünce akımları ile ilgili.

Dini Görüş

Teokratik düşünceye göre; devlet, ilahi bir kurum ve ilahi iradenin bir ürünüdür. Bunun için devlet ve hükümdarın bir kutsiyeti vardır.

Aile Kuramı

Nasyonal Sosyalizme göre; devlet, tek bir ailenin büyümesinden ya da aynı kandan gelen birçok ailenin bir araya gelmesinden doğmuştur.

Güç ve Mücadeleye Dayandıran Görüş

Anarşist düşünceye göre; devlet, bir toplumda güçlülerin güçsüzlere zorla kabul ettirdikleri bir düzendir. Anarşistlerin, devlete karşı olmalarının nedeni de budur.

Biyolojik Kuram

Devlet, doğal ve biyolojik yasalara göre; kendiliğinden ortaya çıkan canlı bir organizmadır. Platon’un (Eflatun) devlet ile ilgili temel görüşü buna dayanır.

Ekonomik Gelişme ve Sınıf Çatışmasına Dayandıran Görüş

Marks’a göre; devlet, ekonomik gelişme sonucu sınıflara ayrılan toplumda, çıkarları birbiri ile çatışan sınıflardan, ekonomik yönden güçlü olanın, güçsüz sınıflar üzerinde baskı kurmasını sağlayan bir araçtır. Diğer bir ifade ile egemen sınıfların baskı ve sömürü aracıdır. Bunun için Marksistler, dünyada sınıfsız bir toplum oluşuncaya kadar devleti geçici olarak görürler.

Bireyin Akıl ve İradesine Dayandıran Görüş

Devlet, bir ihtiyaçtan doğmuştur, bireyin akıl ve iradesinin ürünüdür.İbni Haldun’un devlet tanımı buna dayanır.

Pozitivist Kuram

Seküler düşünceye göre; devlet, toplumun hukuksal örgütlenmesi sonucu temel örgütünü kurması ile doğar.

Platon’un (Eflatun) İdeal Devleti

Eflatun; “insan, sosyal bir varlıktır. Sosyal varlık oluşu, onu toplu halde yaşamaya zorlar. Toplu halde yaşaması, beraberinde işbölümünü getirir. İşbölümüne gitmesi, gelişme ve zenginleşmeyi doğurur. Gelişme ve zenginleşme, adalet ile iç ve dış güvenliği gerekli kılar. Bunun için bir yasakçıya ihtiyaç vardır. O da devlettir” der.

O’na göre; “nasıl ki kâinatta bir sistem ve onun kanunları var ise, aynı şekilde insan yönetiminin de bir sistemi ve kanunları olmalıdır. Mutlu toplum, erdemli bir toplumdur. Erdemli toplum,  çalışanların (İşçiler, köylüler, zanaatkârlar) kanaatkâr, bekçilerin (askerler) cesur, yöneticilerin de bilge kişiler olduğu bir toplumdur. Bunu inşa etmek ise devletin görevidir. Böyle bir devlet de ideal bir devlettir.”.

Bunun en iyi uygulama alanının ise site devleti olacağını söyler.

Yine Eflatun’a göre; demokrasi, “ İyi hükümetlerin en kötüsü, kötü hükümetlerin ise en iyisidir”.

Site Devleti

Site devleti; antik çağda, kendi yasaları ile yönetilen, bir veya birkaç kentten oluşan bir devlettir.

Aristo’nun Devlet Pratiği İle İlgili Düşünceleri

Aristo’ya göre; “her toplum, kendi yapısına en uygun, devlet yönetim şekli ile yönetilmelidir. Toplumlara şu ya da bu devlet yönetim şekli önerilemez. Bununla birlikte; devlette, kuvvetlerin dengede olması, devletin sürekliliği ve toplumun mutluluğu açısından önemlidir.”.

Farabi’nin En İyi Devleti

Farabi’ye göre; “ insan, yaradılışı gereği neslini devam ettirebilmek ve mükemmelliğe erişebilmek için birçok şeye ihtiyaç duyar. Ama bunu, tek başına elde etmesi mümkün değildir. Bu hedefe, toplu halde yaşama ve işbölümüne gitme ile ulaşır. İnsanların; dünyada,  bu denli çeşitlilikte ve sayıda olmalarının nedeni de budur. Mükemmelliği ise şehirde yakalar.  Devlet, insanların bir araya gelme ihtiyacından doğar, ancak bu bir menfaat mekanizması değildir”.

Yine O’na göre; “doğru bir devlet, sağlıklı bir vücudun işleyişine benzer. En iyi devlet; gerçek adalete, orantılı eşitliğe dayanan bir devlettir. Bu devlette, herkesin yaradılışına has bir görevi vardır. En iyi devlet yönetim şekli ise; tek bir kişinin mutlak hükümdar olmasıdır. Bu da ya peygamber ya da filozoftur.”.

Farabi’nin devlet ile ilgili düşüncelerine baktığımız zaman; Eflatun ile benzer görüşlere sahip olduğunu görüyoruz.

İbni Haldun’un Akla Dayanan Devleti

İslam felsefesinin akılcı düşünce akımına mensup İbni Haldun’a göre; “insanların topluluklar halinde bir araya gelmesi bir zorunluluktur. Allah, yeryüzünde halife kıldığı insanı, dünyayı bayındır hale getirmek için gönderdi. Devlet, tanrının emrettiği ve peygamberlerin yerine getirdiği bir şey değildir. Toplumsal yaşamın pratik ihtiyaçlarından doğan bir üründür. Bu böyle olmasaydı, Peygamber gönderilmemiş olan Mecusiler gibi kavimler, devletler kurup yeryüzünü bayındır hale getiremezdi.”.

İbni Haldun; İslam Dünyası’nın, XIV. yüzyılda yetiştirdiği ünlü bir düşünür. Düşünceleri, XVIII. yüzyıl Avrupa’sında ortaya çıkan Sekülerizm düşünce akımına da ilham kaynağı olmuş.

İlkel Toplumlar Devlet Kuramaz, Kursa da Yaşatamaz

Eflatun-Aristo-Farabi-İbni Sina ve İbni Haldun’a göre; “ilkel toplumlarda, işbölümü ve yardımlaşma olsa da, bunların ne toprağa bağlılığı ne de kurumları vardır. Bu nedenle de bunlar devlet kuramaz, kursa da yaşatamaz”.

Medeni Olamayan Toplumlar, Esir Ya da Yok Olmaya Mahkûmdur

İster eşitlikçi, isterse şeflik veya hiyerarşik toplum şeklinde olsun, devleti inşa edemeyen birçok kabile toplumunun, tarihi süreç içinde devlet kurmuş toplumların esiri haline geldiğine ya da yok olduğuna şahit oluyoruz.

Aşiret Devleti

İbni Haldun’a göre; “bedeviler de devlet kurar, ancak medeni olamazlarsa devleti yaşatamazlar. Medeni olmak, başkalarının hak ve hukukuna saygılı olmakla olur. Mal ve mülk, medeni olmanın ölçüsü değildir. Kurumları dikkate almayan, devleti işlemez hale getirir. Bu da devletin sonu olur”.

Bir ülkede yaşayan halk, aşiret-aşiretlerden oluşuyor veya egemen unsur aşiret-aşiretler ise orada bir aşiret devleti vardır. Bugün; bu kavramın, aşiret mantığı ile yönetilen devletler için de kullanıldığı görülüyor.

Aşiret yapısı, feodal yapının daha ilkel bir şeklidir. Aşiret toprak ağası, silahlı adamları, mollalar ile hiçbir söz hakkı olmayan köylüden oluşur.

Bu sistemin aşiret aile meclisi veya aşiretler arası meclis ile genel hukuku tanımayan töre denilen sözlü yasaları vardır.

Devlet Adamı ile Aşiret Reisi Düşünce Mantığı

Devlet adamı düşünce mantığı ile aşiret reisi düşünce mantığı birbirinden çok farklıdır.

Devlet adamı, kararların bir hiyerarşik düzen içinde alındığını bilir. Aşiret reisi ise her alt ünitenin kendi mülkiyetinde ve tüm kararların kendi inisiyatifinde olduğuna inanır.

Bunun dışında devlet adamı akıl ve mantıkla, aşiret reisi ise inançla karar verir.

Aşiret Devleti Vesayete veya Yok Olmaya Mahkûmdur 

Önce Çarlık Rusya’sının, daha sonra da SSCB’nin Orta Asya’yı kolaylıkla ele geçirmesi, Rus kültürünün burada halen etkin olması, geçmişte var olan ve bugün kısmen de olsa varlığını sürdüren aşiret yapısı ile ilgilidir.

Modern Devletten Aşiret Devletine Gidiş

Küresel sistemin; dünyanın geri kalmış diğer bölgelerinde olduğu gibi, İslam coğrafyasında da etnik, mezhebi farklılıkları öne çıkararak, modern devlet olmaya çalışan devletleri, aşiret devletine dönüştürme çabası var. Irak ve Libya operasyonları ile Suriye olayları bu hedefle ilgilidir.

Maalesef bugün Orta Doğu’da, Türkiye-İran-Mısır-Pakistan dışında halkı Müslüman olan ve önem arz eden bir devlet yok. Bunların ciddi sosyal sorunlar, yaşadığı da bir gerçek. Diğerleri için ise söylenecek bir söz yok. Vesayet altında ya aşiret devleti ya da aşiret devleti mantığı ile yönetilen devletler.

Feodalizm ve Feodal Devlet

Feodalizm; toprağa dayalı, bir ekonomik-sosyal-siyasal örgütlenme şeklidir.

Avrupa’da feodalizm; Roma İmparatorluğu’nun yıkılması, merkezi otorite boşluğu ve küçük yönetim birimlerinin oluşması ile ortaya çıktı.

Feodalizmin siyasi yapısı, bir piramit gibidir. En üstte kral (veya imparator), altında kendisine bağlı soylular, bunun altında da daha başka soylular bulunur. Bu hiyerarşik düzenin, en alt ve en geniş tabakasını ise serfler oluşturur.

Bu siyasi yapı, soylular arasında yapılan, bir feodal sözleşmeye dayanır, bunun sözlü veya yazılı olması önemli değildir. Feodal sözleşme, koruyan ile korunan arasındaki, ekonomik-mali-sosyal-kültürel-askeri ilişkileri içerir.

Sosyal yapı ise asiller, rahipler, burjuva ve köylü sınıfından oluşur.

Asiller; en imtiyazlı, yönetici-askeri sınıftır. Bunun en üstünde, senyör denilen derebeyler bulunur. Senyörlerin en büyüğü ise kraldır. Derebeylerden sonra sırasıyla dükler, kontlar, baronlar, vikontlar ve şövalyeler gelir.

Rahipler; asillerden sonra gelen imtiyazlı sınıftır. Papa´ya bağlı olarak çalışırlar, kilise topraklarında senyörler gibi yaşarlar. Hem din hem de devlet işleri ile uğraşan rahipler, vergi ve askerlikten muaf tutulmuştur.

Burjuva; kasaba ve şehirlerde oturup, ticaret ve zanaat ile uğraşan kişilere verilen isimdi, belli bir miktarda para ödeyerek senyörlerin himayesinde yaşarlardı.

Köylüler; feodal sistemin en altında yer alan sosyal sınıftı. Hür ya da köle statüsünde olmalarına göre iki kesimden oluşuyordu.

Serf adı verilen köylülerin, hiçbir hakları yoktu. Efendileri için tarlada karın tokluğuna çalışırlar ve kazançlarını onlara verirlerdi. Toprakla beraber alınıp satılırlardı. Araziden ayrılma imkânı ise kesinlikle yoktu.

Serbest Köylüler ise ekip biçtikleri topraktan kazandıklarının bir kısmını senyöre vergi olarak verirlerdi. İstedikleri zaman başka bir yere gidebilir, mallarını da çocuklarına bırakabilirdi.

Yönetim birimleri, kendi kendine yeten bir ekonomiye sahipti. Ticaretin gelişmediği ve uzmanlaşmanın olmadığı bu ekonomide; toprak, gelirin temel kaynağı idi. Bu da feodal beyler arasında pay edilmişti. Ayrıca feodal beylerin, ekonomik gücü ile orantılı olarak askeri gücü vardı. Bunun için kral, sınırlı bir güce sahipti, gücü de feodal beylerin ekonomik ve askeri gücüne dayanıyordu.

Avrupa’da feodal sistem; XV. yüzyıldan itibaren ticaret ve ekonominin gelişmesi, ateşli silahların kullanılması sonucu merkezi yönetimin güç kazanması ile zayıflamaya başladı. Bununla birlikte sanayi devrimine kadar öyle veya böyle varlığını sürdürdü.

Osmanlı’nın Tımar Sistemi, Feodalizm İle Bir Alakası Yoktur

Osmanlı’nın tımar sistemi, Avrupa’daki feodalizme değil, dört halife dönemine kadar giden bir geçmişe dayanır.

Tımar sistemi, kamu arazilerinin işletilmesi ile ilgili bir toprak yönetim şeklidir.

Toprak, devlete aittir. Sipahi, vergi toplama ve askeri konularda yetkili bir devlet memuru, köylü ise toprağın kiracısıdır.

Merkezi yönetimi zayıflatan değil, güçlendiren bir özelliğe sahiptir.

Tımar Sistemi Uygulaması Genel Değildir

Osmanlı’da; tımar sistemi uygulaması, genel değil, bölgeseldir.

Osmanlı coğrafyasında; tımar sistemi uygulaması, Tuna Nehri’nin güneyi ile Bosna-Makedonya-Teselya-Trakya-Batı ve Orta Anadolu’da yoğun, Doğu ve Güneydoğu Anadolu-Halep ve Şam eyaletlerinde seyrek, Irak-Arabistan-Mısır ve Garp Ocaklarında ise istisnai bir görünüm arz eder.

Tımarların; Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Halep ve Şam eyaletlerinde seyrek oluşu aşiret yapısını dikkate alma ve Müslim tebaanın topraklarına el konulmama, Irak-Arabistan-Mısır ve Garp Ocaklarında istisnai olması ise sosyal yapıya dokunmama esasına dayanır.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da; Sünni-Şia çatışması nedeniyle Türkmen aşiretlerinin dışlanması, Kürt aşiretlerinin öne çıkarılması, bu yapının bugüne kadar gelmesi, siyasi Kürtçülüğün ortaya çıkışının temel nedenidir.

Tımar Sistemine Geçiş Farklı Olmuştur

Osmanlı; fethettiği topraklarda, tımar sistemi uygulamasına geçerken farklı bir metot izlemiştir.

Örneğin; Bulgaristan’da, Bulgar aristokrat sınıfının topraklarına el koyarak bu sınıf ve feodal yapıyı tasfiye ederken, Arnavutluk’ta var olan aileler ile klanlardan oluşan sosyal yapıya hiç dokunmamış, feodal yapıyı tımar sistemine dönüştürmüş. Bunun için kendisine bağlı aristokrat sınıfı varlığını aynen korumuş.

Buna karşılık İslamiyet’e geçmek gibi bir koşul da ileri sürmemiş. Yalnız beylerin küçük yaştaki erkek çocuklarını rehin almış, sarayda yetiştirdikten sonra tekrar babasının yanına göndermiş. Bu da iki, üç kuşak sonra bey ailelerinin Müslüman olmasını ve tımar sisteminin daha iyi işlemesini sağlamış.

Osmanlı’da Derebeyler Ayanlardır

XVI. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren, Batı’nın yeni ticaret yollarını kullanması ve Amerika-Asya zenginliğini talan etmesi sonucu hammadde- altın ve gümüş bolluğuna kavuşması, Osmanlı’nın ekonomi ve maliyesini olumsuz yönde etkiledi.

Batı’daki hammadde-altın ve gümüş bolluğuna karşılık, Osmanlı’da bunun kıtlığının çekilmesi, eski ipek ve baharat yolunun önemini kaybetmesi,  imalat sektörünü zora sokarken, transit ticaret gelirlerinin de önemli ölçüde düşmesine neden oldu. Ekonominin küçülmesine yol açan bu olay ile birlikte uzun süren verimsiz savaşlar da Osmanlı merkezi bütçesinin ciddi açıklar vermesi sonucunu doğurdu.

Tasarruf ve Gelir Artırıcı Tedbirler

Osmanlı maliyesi; bütçe açıklarını kapamak amacıyla bir takım tasarruf ve gelir artırıcı tedbirlere başvurmuş. İlk akla gelen de temel vergi kaynağı olan toprak olmuş.

Uygulamada; Hazine’den maaş alan bazı kapıkullarına tımar-zeamet verilmiş, has ve tımar sahiplerinin elindeki arazilerin bir kısmında ifraza gidilerek Hazine’ye mal edilmiş, daha sonra da yüksek harç ve rüşvetle bunların satışına gidilmiş.

Bunun sonucu olarak; tımar sistemi bozulmaya yüz tutmuş, toprak kayıpları ile bu süreç hızlanmış, zengin çiftlik sahibi mütegalibe bir bey veya ağa zümresi ortaya çıkarken merkezi yönetimin de etkinliği azalmış.

İltizam Sistemine Geçiş

Osmanlı, tımar sisteminin bozulmasından doğan vergi kaybının önüne geçebilmek için vergi toplama işini mültezimlere bırakmış. Bu da birçok sipahinin dirliğinin geri alınmasına, başta sipahiler olmak üzere hoşnut olmayan geniş bir kesimin ortaya çıkmasına neden olmuş.

Bunun sonucu olarak; celali isyanları patlak vermiş, köylü topraktan kopmuş, toprak işlenemez hale gelerek vergi kaynağı olmaktan çıkmış.

Başına Buyruk Despot Ayanların Ortaya Çıkışı

Önceleri iltizamın verilmesinde seçici davranılmış, iltizamlar beylerbeyi-sancak beyi-vali v.b Enderun kökenli yöneticilere verilmiş. Ancak daha sonraları ortaya koydukları yüksek performans nedeniyle bölgenin önde gelen bey ve ağalarına da verilmeye başlanmış. Bu da zaman içinde güçlenerek başına buyruk despot bir ayan zümresinin ortaya çıkmasına, merkezi yönetimin de devre dışı kalmasına yol açmış.

Eyaletten Merkezi Yönetime Geçiş Çalışmaları

Sultan II. Mahmut; başlangıçta “Sened-i İttifak” ile resmi olarak ayanların bölgesel otoritesini kabul etmiş ise de daha sonra bunları tek, tek ortadan kaldırarak merkezi yönetime geçiş çalışmalarını başlatmış. Ancak; Kavalalı Mehmet Ali Paşa gibi bir beylerbeyi ile Karaosmanoğlu ve Çapanoğlu vb. bazı beylerin otoritesini bir türlü kıramamış.

Babanzade Abdurrahman Paşa isyanı (Süleymaniye), Babanzade Ahmet Paşa isyanı (Süleymaniye), Zaza Aşiretleri isyanı (Dersim-Diyarbakır), Yezidi isyanı (Revanduz, Hakkâri), Kör Mehmet Paşa isyanı (Erbil, Musul, Şirvan), Mir Muhammet isyanı, I. Han Mahmut isyanı ve Garzan isyanı (Diyarbakır) ise Kürt aşiretlerinin derebeyliklerini sürdürme gayreti ile ilgilidir.

Mutlak Monarşi

“Monarşi” sözcüğü Fransızca “Monarchie” kelimesinden geliyor. Cezalandırma ve bağışlama yetkisinin sadece hükümdarda olmasını ifade ediyor. Bununla birlikte monarşi, egemenliğin tek kişiye dayandığı bir devlet yönetim şekli olarak da tanımlanıyor.

Bu devlet yönetim şeklini, diğerlerinden ayıran en önemli özelliği, bugün devlet başkanı olarak isimlendirdiğimiz kral-imparator-şah-padişah-prens-emir-kağan-hakan vb. adlarla anılan hükümdarın, hayatı boyunca ülkeyi yönetmesi, öldükten sonra da bu yetkinin soyundan (oğlu, kardeşi gibi) gelen birine geçmesidir.

Osmanlı’da Mutlak Monarşi Döneminin Başlangıcı

Fatih Sultan Mehmet; İstanbul’u fethettikten sonra, öyle veya böyle yönetimde söz sahibi olan beylerin tüm mal varlığına el koyarak, iktidarına ortak ya da rakip olacak bir bey bırakmamış.

Düzenlediği bir kanunname ile de iktidarın tek bir kişiye ve O’nun hanedanlığına dayalı olduğunu resmileştirmiş.

Bu açıdan bakıldığında; Osmanlı’nın, bundan böyle mutlak monarşiye geçtiğini söyleyebiliriz.

Beylerin yerini alan Enderun kökenli devşirmeler ise istisnalar hariç padişah karşısında medeni cesaret ve inisiyatiften yoksun, boynu kıldan ince kuldan öte bir tutum ve davranış sergileyememiş. Bu da şaklaban-yağcı-yalaka-yağdanlık-yalpak diye isimlendirilen dalkavuk,  kraldan çok kralcı bir bürokrat tipinin ortaya çıkmasına neden olmuş.

Devamı:  “Devlet-Hükümet ve Demokrasi Oyunu” -2-‘de.

 

Safter TANIK
Safter TANIKsaftertanik@hotmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments