EKMEĞE DAİR

Efendi Barutçu

12 EYLÜL YAHÛD İŞKENCEDE ÜLKÜCÜ BİR GAZETECİNİN DRAMI (4)

Bu haber 19 Eylül 2013 - 10:11 'de eklendi ve 4.356 kez görüntülendi.

Ali BADEMCİ

 

Sanıyorum 27. gündü. Gözleri bağlı huzûruna vardığımız adam yani “Baba” dedi ki, ”Sayın Bademci bu sefer sana ilk turdaki gibi nâzik ve kibar olmayacağız. Çünkü elimizde sağlam bilgiler var. Konumuz Cevat Yurdakul’un öldürülmesi. Önce biz anlatalım sonra siz doğrulayın ve bu defteri bu gece kapatalım. Çünkü sana vereceğimiz bilgileri biz ‘Konsey’e arzettik. Bizden kesin doğrulama bekliyorlar. Hazırsınız değil mi? En yakınınızda Sabri Erdem, Cevat Yurdakul Cinâyeti emrini Alparslan Türkeş sizin kanalınızla gazetenizi ziyârette vermiş. Emrin tebliğini siz yapmışsınız. Nasıl oldu? Kıvırmadan anlat.”

Ali BADEMCİ

Ali BADEMCİ

 

Baba” dinliyordu veyâ en azından ben öyle sanıyordum. Hergün Gazetesi’ne Alparslan Türkeş’in böyle bir ziyâreti olmadığını, dolayısiyle  öyle bir emrin de verilmediğini ve bahis konusu cinayete ülkücülerin karıştırılmış olabileceğini, böyle bir şey varsa onu da Yurdakul’un câmia üzerinde sert baskılarından kaynaklanabileceğini, anlattıkları gibi “örgütlü” bir şey olmadığını, çünkü sağda sol anlamında teşkilâtlanmış bir organize ve disiplin bulunmadığını ifâde ettim. ”Baba”nın hiç sesi gelmiyordu, gerçi benim nutuk da biraz uzamıştı ama sanki kendi kendime konuştum hiç müdahale eden olmadığı gibi soru da sorulmadı. Anlaşılan “Baba” beni cellâtlara teslim etmiş veyâ cellâtlardan birisi kendisi idi. İknâ olmuşlardır diye rahatlarken birden her taraftan vurmaya başladılar. Bir dakika içinde ayaklarım havaya kaldırılarak bağlanmış, falaka düzeninde sopalanıyordum. İp izleri üzerinden 33 sene geçmesine rağmen hâlâ belli olup, biraz da verdiğimiz Türklük imtihanının “damga”sı hâline dönüşmüştür. Şeyhimin nasihatlarını tutamamış avazım çıktığı kadar bağırıyor ve galiz küfürler ettiğimi hatırlıyorum. Bu arada o gün yakalandığını sandığım ÜGD Başkanı M. Fatih Zorba’ya beni seyrettiriyorlarmış ki, ”Ayıp ayıp o adam suçsuzdur. İlim ve fikirle uğraşır. Arkadaşlarımızın hiçbiri bizzâtihi onu tanımazlar bile. Onu döveceğinize beni döğün.” kaabilinden delikanlının erkek ve erkekçe sesini duydum. Sonradan anladım ki gördüğü işkence ile ipten kendini koruyamamış olan başkan bir de benim için sözlerinden ötürü Hacıbayram Karakakolu’na çekilmiş ve bayağı hırpalanmıştır. Sabaha karşı  hava aydınlanıp  30 kadar ülkücünün işkence sırası beklediği 7-8 metrekarelik  içinde  bir karış su olan  bir dehlize atıldığım zaman burasının Adana Polis Okulu olduğunu artık üçüncü mekana getirildiğimizi anladım. Burada benden önce götürülenler yoktu. Onlar hala sorguda ve tecrit odalarında olduğunu yeni yakalanan kaçıncı gurubun önemli görülenlerinin de aynı şekilde olduğunu çoğunu hiç tanımadığım gençlerden öğrendim. Yalnız bizim zavallı “Urfa”lı da buradaydı ve hâlâ bırakılmamıştı. Burası Polis Okulunun E-5 karayoluna bakan ve nezârethane adı altında küçük odacıklarıydı.

Yemeklerimiz ve ihtiyaçlarımız hâlâ olanların âileleri tarafından karşılanıyordu. Çoğu öğrenci olan ve Adana’lı olmayan delikanlılar âilesi olanların çamaşırı dâhil nevalesine ortak oluyordu. Benim üç çocuklu zavallı eşim hergün gelir kapıda ellindeki çamaşır ve yiyecek paketi ile kimseyi tâciz etmeden beklermiş. Bunu bana önceden tanıdığım Bekir adlı polis memuru söyledi ki  bir süre sonra sanıyorum Kurban Bayramı arifesinde  birkaç arkadaşla birlikte bana da 4 yaşında olan kızımı gösterdiler ve 3-5 gün sonra son sorgu ertesi gününde sırf zavallı duruyor diye eşimle telefonla konuşturmak gibi bir kıyak çektiler.. Öyle ya, aradan 33 sene geçtiğine göre Ramazan ve Kurban bayramları  üç aşağı beş yukarı bı yılki tarihlere yakındı.

 

Hânede hatırlayabildiğim ne vardı? Görüyordum ki buradakiler çok ağır suçlular değil? Çünkü ya hiç dayak yememişler ya da benim gibi şöyle, yüzden “Acaba” diye bir ıslanmışlardı. Çünkü gündüz lavobaya gidip delirken tecritde üç yiğit gördüm ki hali perişan bir metrekarelik bir demir şebeke üç tarafı beton kafesler içinde inliyorlar. Bunlarla görüşmelere biraz müsamaha da gösteriyorlardı.. Acaba kim kimi tanıyor diye herhalde iptidai bir gözetleme yapıyorlardı. Tecritdeki üç kişiyi de gayet yakından tanıyordum. Bunlar Muhtar Sezai, Şahin Bilgiç, Kadir Akköllü’den başkaları değildi. Birkaç günden beri aç olduklarını, hiçbir suçlarının bulunmadığını, işkence ile yalan itirafta bulunmayacaklarını ve ölüm pahasına bu tavrı sürdüreceklerini söylediler. Gerçekten bu insanlar çok şerefli bir mücadele vererek günahsız insanların başını yakmadılar ve kendilerine fikren verdiğimiz emeğin altında kalmadılar. Allah onları iki dünyada da mes’ut ve bahtiyar etsin.

 

Yukarıda gözaltına alınan ülkücü şahısların birçoğunu hiç tanımadığımı beyân ettikten sonra suçları ağır görülen üç tecritliyi nasıl oluyor da yakından tanıyabiliyordum? Bu bir çelişki değil midir diye düşünenler olacaktır. Açıklayayım ki gerçekten üçünü de suçları ne kadar ağır tahmin edilirse edilsin yakından tanıyordum bunu “Baba”nın  sopacıbaşı  Komiser Demir Yanıker ve Polis memuru Mustafa Birincioğlu’na da sonraki sorgularda açıkça ve gizlemeden söyledim. Bir bakıma sâdece “Cevat” işinden değil bu delikanlıları yakından tanıdığım için “belki ekmek çıkar” diye bir daha sopalandım. Çünkü Cevat işinin zaman içinde uydurma olduğunu başka sanıklar ve tanıklarla doğrulatmışlar, ama Güvenlik Konseyi’ne bu işin Alparslan Türkeş’in talimatıyla gerçekleştirildiği şeklinde verdikleri rapordan dönemiyorlardı, çünkü kamuoyuna da benzer açıklamalar yapılmıştı.

 

Şimdi Efendim bu üç fazilet, cesâret ve şecaât sâhibi üç delikanlıdan Sezâi Durmaz seçim kazanmış bir kişi olarak Yavuzlar Mahallesi’nin muhtarıydı. Adana’da CHP’nin elinde bulunan ve önceki mesleği polislik olan Selahattin Çolak’ın başkanı olduğu Belediye’de yuvalanmış bulunan ve birazda hemşehrilik adı altında bölgecilikle de karışık Kiremithane Mahallesi solculuğuna işte bitişik Yavuzlar Mahallesi bu yiğit önderliğinde set oluşturdu. Tanıma sebebim budur. Mühendislik Okulu’nda öğrenci ve kendisi Tokat’lı olan Şahin Bilgiç sondan bir önceki ÜGD Başkanı, Kadir Akgöllü ise son ÜGD’de  M. Fatih Zorba’nın ikinci başkanı olması sifatiyle tabii olarak yakından tanıdığım dünyanın en klâs insanları idi. Hatta Kadir Akgöllü ile çok enteresan  ve tarihe geçmesi gerekli  görüşmemiz de olmuştu.

 

Üç delikanlıdan yaşça büyük olan Sezai, sonra Şahin, en küçükleri de yargılama sonuçlarına göre içinde C.Yurdakul’un bulunduğu olaylardan 36 seneye mahkûm olup da 13 sene yatan Kadir Akgöllü’dür. Bu rakamlar doğru olmayabilir çünkü tam rakamları bilmiyorum, yakında hatırlama ve hatırlatmamak için de kendilerine sormadığım gibi kararlara da bakmadım. Zaten çok da konumuz değil. Kadir Akgöllü sık sık gazeteye gelir ülkücü şahıslara yapılan baskıları ve karşıt hareketlerin haberlerini getirirmiş. Bizim Mustafa’nın da yaşıtı ve arkadaşı imiş. Sanırım 12 Eylül’den 10-15 gün önce idi. Odama çağırdım ve okul durumunu sordum. Üniversite sınavlarını yüksek puanla kazandığını ve İTÜ İnşaat Fakültesi’ne kayıt yaptıracağını söyledi. Kalabalık bir âilenin küçük çocuklarından biri olduğunu, babasının bulunmadığını ve annesi ile beraber kiralık bir evde oturduklarını da sorum üzerine ilâve etti. Yaklaşmasını  ricâ ederek  kulağının birini tuttum ve hemen okuluna gitmesini tembihleyerek durumu başkanları M.Fatih Zorba’ya da söyledim ve işi tâkip edeceğimi gerekirse genel merkezlerine bildireceğimi  belirttim. Şahin’e gelince eski bir başkan sıfatı ile sık-sık ziyâretime gelir, evimizin amcası veya ağabeyi gibi mekânımızı ziyâret eder ve fiki meselelerde sohbet ederdik. Şâhin içeriden çıktıktan sonra bazı kendini bilmez şerefsizler ve istihbarat köpekleri bizimle arasına kara kedi soktular. Fakat, O Rahmetli Yazıcıoğlu ile MHP’den ayrılıp BBP’sine gitti ve orada şerefli mücâdelesine devam etti. Kendisi bilhassa çok inançlı, inançlarını yaşayan dayanaklı ülkücü idi.

 

Adana’da ülkücülere korkunç bir işkence uygulanıyordu. Bu işkenceler kısa bir zaman içinde bütün yurda yayılmıştı. Sırf bu sebeble Sayın Alparslan Türkeş kendisinin de gözaltında bulunduğu bu sıralarda, Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren’e bu işkenceleri anlatan bir mektup yazdığını da sonradan metni görerek öğrendim. Bu arada zavallı eşim gözaltına alınışımın 33. gününde Sıkıyönetim Komutanlığı’na işkence altında bulunduğumuza dair aşağıdaki 14.10.1980 tarihli dilekçeyi vermiştir.

dilekce

 

(DEVAM EDECEK)

Ali BADEMCİ
Ali BADEMCİalibademci@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments