EKMEĞE DAİR

Efendi Barutçu

HSYK, AKP’nin İhtiyaçlarına Uygun Hale Getiriliyor

Bu haber 14 Şubat 2014 - 17:34 'de eklendi ve 671 kez görüntülendi.

mhp-li-yeniceri-hs

MHP Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri, 17 Aralık yolsuzluk operasyonunun ardından, HSYK teklifiyle yapılacak düzenlemelerin AKP’nin ihtiyaçlarına göre hazırlandığını öne sürdü.

MHP Ankara Milletvekili Prof. Dr. Özcan Yeniçeri, 17 Aralık yolsuzluk operasyonunun ardından, HSYK teklifiyle yapılacak düzenlemelerin AKP’nin ihtiyaçlarına göre hazırlandığını öne sürdü. Yeniçeri, “İktidar, HSYK’yı tam denetim altına almak istiyor. Kuvvetlerin ayrılığını ortadan kaldırdığı için muhalefetin ve Ab’nin baskısıyla askıya alınan HSYK düzenlemesinin bazı maddelerini AKP yeniden TBMM genel kuruluna getiriyor” dedi.

Yeniçeri Meclis’te düzenlediği basın toplantısı ile, bugün Genel Kurul’da yeniden görüşmelerine başlanacak olan HSYK teklifini değerlendirdi. Yeniçeri’nin açıklamaları şu şekilde:

Rüşvet ve Yolsuzluğun Tanımını Değiştirmek!

AKP 17 Aralık’ta yapılan rüşvet ve yolsuzluk operasyonundan sonra operasyonun savcılarını değiştirdi. Adli kolluk yönetmeliğini değiştirdi. Operasyon yapan emniyet yetkililerinin değiştirdi. Mahkemeleri değiştirdi. Bütün bunlar yetmedi şimdi de yolsuzluk ve rüşvet kavramın değiştirmiştir.

Bu bağlamda Tayyip Erdoğan AKP’nin ihtiyaçlarına uygun olarak “yolsuzluk” konusunda aynen şu tanımı yapıyor “Yolsuzluk dendiğinde şunu anlarım: Devletin kasası soyuluyor mu, soyulmuyor mu?”Başbakanın rüşvet tanımı da şudur: “memurla sivilin iş tutması”.

Herkesin diline düşen rüşvet ve yolsuzluk iddialarına karşı bu tür tanımlamaların yapılması konuyla ilgili soruşturma yapanların bu bağlamda hareket etmelerini sağlamak içindir. Bu tanımlamayla 17 Aralık’ta yapılan rüşvet ve yolsuzluk operasyonunda ortaya dökülen ve yargıya intikal eden yolsuzluk işlerini yolsuzluk dışına çıkarıp aklamak hedefi vardır.

Başbakan dar bir şekilde tanımladığı sınırlar içinde yolsuzluk olmadığını kabul edilmesini istemiş oluyor. Yolsuzluktan Başbakanın değil meri hukukun ne anladığı önemlidir. Esas olan hukuk sisteminin yolsuzluğu nasıl tanımladığıdır.

“Devletin kasası soyuluyor mu, soyulmuyor mu?” sorusu ile sınırlı yolsuzlukların içine sadece Ceza Kanunu’nun 247. maddesinde tanımlanan “zimmet” suçu giriyor.
Ceza Kanunu’nda, devlet kasasının hiç rol almadığı başka yolsuzluk suçları da var: Rüşvet, irtikâp, görevi kötüye kullanmak gibi.

Başbakan rüşveti, “memurla sivilin iş tutması” olarak tanımlasa da, siyasetçileri ya da askerleri neden bu tanımın dışında tuttuğunu kimse açıklayamaz!

Memurun yaptığını memura emir veren “seçilmiş”in ya da askerin yapması neyi değiştirir? Ayrıca rüşvet için memurla memur, bürokratla bürokratta iş tutamaz mı?

Yolsuzluk ya da rüşvet tanımını yeniden tanımlamaya kalkmak eski tanımla ilgili sorun yaşayanların işidir. Bu bir çeşit yolsuzluğun yolsuzluk olmadığını savunmaya kalkmaktır.

Bir zamanlar Silivri’deki mahkeme de “örgüt” ve “terör örgütü üyeliği” tanımını kendisine göre yapmıştı.

Birbirini hayat boyunca hiç görmemiş, birbirine karşıt düşüncelerle dolu insanların ayın örgütün üyesi olarak nitelemenin mantıksız olduğunun ileri sürülmesi üzerine Mahkeme kişinin “farkına varmadan terör örgütü üyesi olabileceğine” yönelik bir görüş ortaya atmıştı.

Şimdi ortaya çıktığı kadarıyla ATV-Sabah’ın devri ve TÜRGEV soruşturmaları doğrudan AKP’nin finansmanına dair yolsuzluk iddialarını kapsıyor. Sabah-ATV grubu bugün AKP’nin tetikçisi gibi açıktan partinin propagandasını yapıyor. AKP’nin savunduğu her şeyi savunuyor, eleştirdiği her şeyi de eleştiriyor. Bu Sabah/atv’nin AKP’nin propaganda ihtiyacını karşıladığını göstermektedir. AKP, Sabah/atv’nin satışı sonrasında büyük bir siyasi çıkar elde etmiş bulunmaktadır.

Şayet bu çıkar, Sabah/ATV’nin satışının sağlanabilmesi için kamu ihalelerinin dağıtma karşılığı elde edilmişse bunun adı siyasî yolsuzluktur. Ayrıca kamudan rant temin eden ya da ihale alanlar bunun karşılığında mecburen TÜRGEV’e bağışta bulunuyorsa bunun adı da  doğrudan siyasî yolsuzluktur.

Bu durumda demokratik siyasî rekabetin bütün parametrelerini ortadan kaldırmış olur.

Türkiye’de hem siyasetin finansmanı hem iktidar yanlısı grupların mali yönden desteklenmesi son günlerde açıkça ortaya çıkmış bulunan “havuz sistemi”nden geçmektedir. Buna göre belediyelerden veya merkezi yönetimden iş alan firma, şirket, holding veya şahıslardan belli bir yüzde alınır. Tabii ki şekildeki görüntüsünde “zor” unsuru yoktur. İstenen para “bağış” altında yapılır.

Baskı ve Yolsuzlukta Mızrak Çuvala Sığmıyor!

Limak’ın sahibi Nihat Özdemir, Sabah/atv’ye 100 milyon dolar borç verdiğini, karşılığında Kalyoncuya ait bir inşaattaki hisseleri aldığını söylüyor. Dışarıdan bakanlar bunun gönüllü bir alış/veriş olduğunu düşünebilirler. Halbuki tapeler öyle demiyor:

Müteahhitlerin yüzer milyon dolarları seve seve alış veriş için verip vermediklerini tapeler tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde ortaya koyuyor.

Yapılan görüşmeler sonrasında iş adamlarından,

Hayrettin Özaltın: Adnan’ı görmedin mi akşam simsiyah olmuştu.

Hayrettin Özaltın da o gece uyuyamadığını, 2 tane hap aldığını söylüyor. Mehmet Cengiz, Özaltın’a: “Biz alıştık, birkaç hafta sonra gayet normal karşılarsın sen de” diyor.
Mehmet Cengiz ile Nihat Özdemir görüşmesinde ise

Nihat Özdemir: “ya ben var ya ben cenaze gibiyim. Eve geldim. Kimsenin yüzüne bakmadan yatağa girdim. Sabah uyandım. Benim burama kadar geldi ya… Ben yarın bakana işte bitireyim ki, diyeyim ki bitirdim diyeceğim. Yarın beni çağıracak”.

İş adamlarının kimisi bir kadehle kendine gelmeye, kimisi de durumun vahametinden neye döndüklerini anlatmaya çalışıyor. Dileyenler tapelerden devamını okuyabilirler.

Hesap Vermesi Gerekenler Hesap Sormaya Hazırlanıyor!

Tayyip Erdoğan, 17 Aralık operasyonuna ilişkin olarak operasyonda adı geçen bakan
çocuklarının savcılara dava açacaklarını söylüyor. Erdoğan, ATO Congressium’da eski milletvekilleriyle buluştukları yemekte şunları söylemiş:  “17 Aralık operasyonunu yapan savcıları “paralel yapı” ile birlikte hareket etmekle eleştirerek, “Benim oğlum da dahil bakanlarımın çocukları savcılara tazminat davası açacaklar.”

Miting alanlarında savcıları yerden yere vurup hedef gösteren Tayyip Erdoğan bu defa da savcıları dava açmakla tehdit ediyor.

Yargının kararlarına uymayan, yargıyı işletmeyen ve savcılar üzerinden yargıyı tehdit eden bir iktidarla Türkiye karşı karşıyadır.

Ortada olan onca delille ilgili hesap vermesi gerekenlerin hırsız yeğin olunca ev sahibini bastırır misali hesap sormaya kalkışmaları ibret vericidir.

HSYK’yı AKP’nin İhtiyaçlarına Uygun Hale Getirmek!

Medyaya dökülen Sabah/atv tapeleri “havuz oluşturmak” için iş adamlarına nüfuz kullanarak salma salmak olgusu HSYK’da bir başka kılıfa bürünmüş durumdadır.

30 Mart seçimlerine kadar AKP toplumu şok edecek ve artık bu kadarı da olmaz dedirtecek türden kirli iş ve ilişkilerle ilgili kayıtların ortaya çıkmasından korkuyor. Bu nedenle 30 Marta kadar iktidar mensuplarının on iki yıldır yaptıkları muamelelere ilişkin kayıtların, konuşmaların ya da benzer görüntülerin ortaya çıkmasını engellemek istiyor. İnternet yasasının alelacele gündeme getirmesi bu nedenleydi.

HSYK’yı iktidar tam denetim altına almak istiyor. Kuvvetlerin ayrılığını ortadan kaldırdığı için muhalefetin ve AB’nin baskısıyla askıya alınan HSYK düzenlemesinin bazı maddelerini AKP yeniden TBMM genel kuruluna getireceği anlaşılıyor.

Basına yansıyan haberlere göre Adalet bakanı HSYK’yı toplayarak şu anda Kurul’da olan 43 tetkik hâkimini, 100’ün üzerinde müfettişi, bir genel sekreteri ve 4 genel sekreter yardımcısıyla ilgili düzenleme yapmak istiyor.

Aslında Hükümet, Danıştay ve Yargıtay’dan gelen 5 üyenin de iştirakiyle HSYK Genel Kurulu’nda 13 üyeye ulaşmış durumdadır.  Dolayısıyla, hükümetin istediği kararlar Genel Kurul’dan çıkabilecektir.

Meclis’teki HSYK taslağı kanunlaşırsa, Adalet Bakanı istediği Daire’ye arzu ettiği üyeyi atayabilecek. Şu anda ancak HSYK’nın 12 üyesinin kararıyla HSYK üyeleri hakkında soruşturma açmak mümkünken, artık inisyatif Adalet Bakanı’nın eline geçecek.

HSYK Genel Kurulu, önümüzdeki günlerde toplanacak ve HSYK bünyesinde bir deprem yaratacak kararların alınması söz konusu olacaktır. Birçok tetkik hâkimi, müfettiş yerini kaybedecek, HSYK Genel Sekreteri değiştirilecektir.

Devletin Albayının Önünde Diz Çöken Apo!

Teröristbaşı Öcalan yakalandığında devletin bir albayının önünde diz çökmüş ve şunları söylüyordu:

-“Devletin direkt olarak bir şey yapmasına gerek yok, biz taşeronuz. Bunlarla, yeni Kafkasya’dan Suriye’ye bütün güçle Türkiye’nin emrine vereceğiz.”

– “Çünkü bazı şeyleri devlet olarak yapmak olmaz ve zordur. Biliyorsunuz, ABD dev dünya gücüdür ama o bile taşeron kullanır. Dünyada en büyük işleri bunlar yapar.”

– “Türkiye ölçülerine göre hiçbir devrimci bunu yapamaz. Hemen ‘işbirlikçi’ derler. ‘Uzlaşıp teslim oldu’ derler. Ama ben yaptım.”

– “Bana işaret edin, ‘şu ülkede şu tehlike vardır’ diye; benim için çocuk oyuncağıdır. Ortadoğu’da, Avrupa’da hangi ülke olursa olsun, Rusya’da dahil, nerede olursa olsun fark etmez. Bakın görün o zaman dünya nasıl idare edilir. Tek isteğim şunu deyin: “Apo iyi çalış, görevini iyi becer!” Bunun bazı küçük olanaklarını isteyeceğiz.”

– “Şu anda milyonlarca insanı bağlayabilirim bu devlete. Mimar gibi bağlayacağız… Ve Kürt olayında beş on ülkeye tonlarca istihbarat, para vs ile dev şeylerin yapamadığını, tek başıma ve kuruş masraf ettirmeden ben yürüteceğim.”

Bunları söyleyen Öcalan’dır.

Tayyip Erdoğan güdümündeki Türkiye’de Öcalan devletle muhatap edilmiş, devletin albayı önünde diz çökmüş olan Öcalan’ın önünde adeta devlet diz çöktürülmüştür.

Öcalan bugün Türkiye’de gündem belirler, devlete posta koyar, Kuzeyi Suriye’de posterleri altında kantonlar ilan ettiren bir aktör haline getirilmiştir.

AKP’nin Öcalan ve Kandil ile yürüttüğü görüşmeler sonucunda Güneydoğu’nun kırsalından PKK çekilmemiş ama TSK çekilmiştir. Bölgede PKK/KCK otoritesinin tesis edilmesi ve örgütlenmelerinin önünün açılması içinTayyip Erdoğan hükümeti devlet aleyhine her türlü tavizi vermiştir.

Suriye’de oluşan kanton tipi yapılanmayı Türkiye’nin Güneydoğusunda seçim yoluyla inşa etmek üzere Erdoğan ve Öcalan birlikte hareket ettikleri anlaşılıyor.

30 Mart seçimlerine BDP bir referandum havası içinde hazırlanmaktadır. Nereye varmak istediklerini de BDP’nin eş genel başkanı açıkça ortaya koymuş bulunmaktadır. Demirtaş Kürt halkının artık kendisini yönetme aşamasına geldiğini ifade ederek “Seçimden sonra sadece fuar ya da kültür merkezi inşa etmeyeceğiz. Asıl inşa edilecek şey demokratik özerkliktir. Bu halk artık kendisini yönetme aşamasına geldi. Muhtarlar, mahalle meclisleri vs. Anadilimizde, lehçelerde Arapça, Ermenice, Süryanice hizmet alma noktasına geldi. Bunları yapmak için devleti bekleyemeyiz. Halkımızın ana dilinde eğitimi olacak, ders kitapları olacak. Devleti bekleme zorunda değiliz. AKP’nin insafını beklemek zorunda değiliz. İşte BDP’li belediyeler bunu hayata geçirecek” diyor.

AKP Hükümeti vatanın bütünlüğüne ve milletin varlığına açıkça kast anlamına gelen bu girişimlere çanak tutmaktadır.

Demirtaş’ın “Kürt halkının artık kendisini yönetme aşamasına” geldiğinden söz etmesinin anlamı nedir?Kürt halkı şimdiye kadar Demirtaş gibileri seçerek TBMM’ye gönderip kendi kendini yönetmiyor mu? Eğer Kürt halkı kendi kendini yönetmiyorsa o halde Demirtaş gibiler TBMM’de ne iş yapıyor?

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments