YAŞAMA İZ BIRAKANLAR…

Atilla ÇİLİNGİR

Devlet Katı Şuuru

Bu haber 11 Nisan 2014 - 12:54 'de eklendi ve 575 kez görüntülendi.

Türkiye Cumhuriyeti gerçekten büyük bir devlettir. Öyle ulu orta insanların, alelusul değerlendirmelerine çok takılmamak gereklidir. Belki hamasî gelecek ama tarih ve medeniyet olarak böyle bir varlığın azametine hiç kimse söyleyecek söz bulamamıştır. Hemen hemen 200 yıldan beri devam eden Batılıların Türkoloji ve Türk tarih çalışmaları ufak tefek dini saplantıların dışında bizlerden dahi güzel bir şekilde ortaya konmuştur. Öyle devlet ve millet olmayı da kolay şeyler sanmamak lazımdır.

Aklınıza geldiği gibi millet ve kafanızdan geçtiği gibi devlet olamazsınız. Bu sebeple millet olarak bir görünüm sergileseler de devlet olarak “Türkî”  organizasyonlar 20 yıldan beri bocalamaktadırlar. Bunların devlet kültürleri ve modern medeniyetlerinde önceki birlikteliklerinin derin izleri silinememektedir. Bu devletler, bağımsızlık öncesi müstemleke dönemlerinden de evvel devlet olarak ayakta durmayı başaramıyorlardı; ama müşterek bir kültür ve medeniyet dairesi içinde pekâlâ müşterek bir millet olma vasıflarını koruyorlardı. Bunun için Gaspıralı Türkçesi’ni kullanım ve yazılım olarak herkes anlıyordu. Şimdi müstemleke döneminden sonra “bağımsızlık” devrinde bu mümkün görülmüyor.

İşte bir Türk devleti olarak istiklâline en az 1000 yıldan beri ara vermemiş Türkiye Cumhuriyeti Devleti çok ehemmiyetlidir. Türklüğün müdahil olduğu Karahanlılar devrinden beri batılılar bir Hristiyan Dünyası olarak İslami hesaplarını Türklere göre yapmışlardır. Netice itibariyle Musevilik ile İsevilik arasında çok farklar da yoktur. İsa zaten bir Yahudi olarak Dünya’ya gelmişti. Bu sebeple İncili Tevrat’tan soyutlayamadığınız için gerçekte Hristiyanlık Museviliğin bir tarikatı gibi görev yapmıştır. Bugün bu Dünyadaki Musevi hâkimiyetini de ancak bu nazarla doğru olarak açıklayabiliriz. Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, son ve gerçekliği bozulmamış durumda olan İslâmiyet’i de taşıma ve temsil etme gibi ilahi bir misyonu vardır. Bir Müslüman olarak Arap dünyasını bugün hiçbir batılı siyaset adamı ciddiye almamaktadır. Sürekli izlenen İran’ın ise içinde bulunduğu medeniyet dairesinin Müslümanlığı tartışılsa da, gerek kültür ve gerekse demografik yapı olarak Selçuklulu yıllardan gelen Türkî konumunu görmemezlikten gelmek mümkün değildir. Bugünkü İran’ın dinî bir devlet olarak temelini oluşturan “12 İmam Şia’sı” kesinlikle iskeleti devam eden Türk Safevi ideolojisinin devamıdır. Bu sebeple sırf Osmanlı olmanın hıncı dolayısıyla, İran’a Türk siyaseti ve İslâm ideolojisinin ne kadar tahammülü olmazsa olmasın onlar her şeyden evvel Türk kültür ve medeniyet çemberinin içindedir. Hatta bu ideolojinin etkilediği küçük olmayan bir camia da, Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet olarak Türk kurucu unsurudur. Her ne kadar Türkiye’nin tapu senedi olan “Lozan”, Türkiye’yi “Müslimler-Gayri Müslimler” diye tarif etmişse de, tarih boyunca Anadolu’nun Safevi taraftarları “Müslim” addedilmişlerdir. Aksi takdirde bugünkü İran’ın dinî konumunu ve ideolojisini izahta pek zorlanırız.

İşte bütün bu mecburiyetler sebebi ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kendi içinde bir unsuru değil, cihanşümul bir pencerenin işaret ettiği Türkler ve Müslümanlar nazarı ile görülmelidir. Hiç kimse bu işi neden bu kadar büyütüyorsunuz, diyemez! Çünkü günümüzü belirleyen geçmiş medeniyetler ışığında ancak gerçekçi siyaset üretilmektedir. Bu sebeple Türkiye’nin bölünemez ve bölünemez varlığı sadece Türkler için değil bütün Müslümanlar için elzemdir. Zaten İslâm’dan tecrit edilmiş bir Türk tarifi bile günümüz siyaset biliminde kullanılmayan, Moğolistan bozkırlarda kalmış bir görüştür. Böyle düşünüyorsanız Türklerle beraber Dünya hâkimiyeti yolculuğuna çıkıp ta bugün Moğolistan’da bir avuç kalan Moğolların durumuna düşersiniz. Eğer Moğollar hata yapmayıp da, Müslüman olmuş olsalardı bugün en az Türk nüfusu kadar bir demografik yapıya kavuşacaklardı.

Bugünkü modern siyaset literatüründe hiçbir olay ve kavramı tarihi bir kenara atarak açıklayamayız. Bu sebeple önümüzdeki “Devlet Başkanlığı” seçimlerinde en azından Türk Milliyetçileri böyle şümullü düşünmek zorundadır. Tek başına İslami söylemlerin ülke siyasetini getirdiği lüzumsuz yalnızlık ortadadır. Ne fikrimiz ne de zikrimiz ile geçmişte beraber olduğumuz insanlarla aynı şeyleri düşündüğümüzü söyleyemezsiniz. Bu sebeple Türk devlet başkanı çok seçkin, donanımlı, sağlam Türlük ve İslâm şuuru ile mücehhez bir şahsiyet olmalıdır. Bu şahsiyetin hiçbir şekilde bühtan da olsa adı ve kişiliği yanlış işlere bulaşmış olmamalıdır.

Efendim “Devlet Başkanı” önemli de, “Başbakan” önemli değil mi?

Elbette önemlidir. Fakat “Başbakanlar” birer idare mütehassısı olması lâzım gelirken “Devlet Başkanları” devlet şuuru mütehassısı olmalıdır. Netice itibariyle birini “Sahiplik” diğerini “memuriyet” olarak görmeliyiz.

Ali BADEMCİ
Ali BADEMCİalibademci@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments