ÇOCUK SESLERİ

Ahmet URFALI

Soma Faciası

Bu haber 16 Mayıs 2014 - 17:11 'de eklendi ve 659 kez görüntülendi.

“Allah görünmez kazalardan esirgesin” deriz ya; kazaların da nedense görüneni, yani önceden tespit edileni yoktur. Bu sebeple, hemen ikinci halk sözünü hatırlarız: ”Kaza geliyorum demez”.. Gerçekten öyle! Kaza olduktan sonra da, artık fetva veren çoğalır. Öyle karamsar tablolar çizmeye mahiriz ki, sanki sanırsınız peş peşe diğerleri de gelecek! Buna eskiden “Cehennem tellâllığı” derlerdi. Zaten daha hadise duyulur duyulmaz,  kesin olarak 3 kişinin rahmetli olduğu tespit edilmişken işgüzar bir vekilimiz, 22 sayısını telâffuz etmeye başlamış, lâkin ikaz edilince hemen çark etmiştir. Bu bir gazeteci veya amatör muhabir değil vekil, üstelik bölgenin vekili! Buna devlet adamlığının oyuncağa çevrilmesi denmez de ne denir? Yarın bir gün bu kafa, tıpkı Adapazarı depreminde olduğu gibi faciayı “Allah’ın İhtarı” olarak takdim ederse hiç şaşmamak lâzımdır. Çünkü bu kafanın bakanı elma-armut-ceviz sayar gibi rızkı için toprak altında kalanları, hiç ifade şekli bulamamış da “Tane” gibi tamamen aritmetik bir sözle açıklamaktadır.

Neresinden bakarsanız bakın dökülüyoruz; ama Soma gerçekten büyük bir faciadır. Ayakta olan milleti seyretmek bile inanın insanı derinden kahrediyor, ciğerinden vuruyor! Allah o insanlara Hz. Eyyüp sabrı versin! Elimize iğne battığında hoplayıp doktora gidiyoruz! İnsan canı bu kadar tatlı ve kutsal iken canları “Buğday tanesi” gibi görüyoruz. Aslında hadiseleri izlerken insanın insan olduğundan utanması gerekiyor ve hiçbir şey konuşası da gelmiyor! Bol bol ağlamak ve içini döğmek gibi isyankâr duygular, manayı bile anlamaya güçlük çıkarıyor! Bütün bunların üzerinde doğruluğu bilinmeyen fısıltılar da, mideleri bozmaya yetiyor! Şüphesiz böyle düşüncelere sağlam açıklamalar getirilmesi şarttır. Rakam 275 olmuş, 300 olmuş, arada ne fark var? Yani bir kişi olsa ağıt dökmeyecek miydik? O bir canı biz mi verdik ki,  biz almış durumuna düşeceğiz! Facia faciadır bunu kemiyetle ölçmek de çok yanlıştır. Önemli olan, bu facianın devlet katında adam gibi incelenmesi ve millete inandırıcı bilgiler verilmesidir. Olay daha çok taze, şimdiden bunun yapılmadığını söylemek için pek erken. Lâkin Hükümet sözcülerinin alışılmış ifadeler yerine, olayın aslını ortaya koyan beyanlardan kaçtıkları da açıkça görülmektedir. Sanki sorumlu mevkide bulunanları âdeta korumacı bir zihniyetin varlığını medyadan öğreniyoruz. Eğer hakikatten böyle bir şey varsa “Hırsızlık paketi” gibi bu vahim olayın da üstü örtülecek demektir.

Teknik adamlar ve toplum mühendisleri, bu hükümet zamanında atağa geçen “Taşeronluk” müessesesini ısrarla ve şiddetle sorguluyorlar. Hatta facia boyutlarını da aşan sonuçların, gerçek sorumlusunun bu müessese ve “Taşeron Firma” olduğunu iddia ediyorlar. Şimdilik devlet katının henüz bu iddiaları değerlendirmeye alıp almadığını bilmiyoruz. Seçim konuşmalarında devlete ait maden sektörünü özele devretmekle kâra geçirdiğinizle övünüyorsunuz da, şimdi içine düşülen durumu neden “Özelleşme”de aramıyorsunuz? Şüphesiz ki mevcut ihale kanununa göre, en düşük ve devlete göre en kârlı teklifi verenler işe sahip olmaktadır. Ehliyet ve uzmanlık, hemen hemen şartların içinde yoktur. Bu işi yapmış olmak ve ilgili teknik adamları temin edeceğim diye taahhütte bulunmak yeterli sayılıyor. Kaldı ki, devlet İhalelerinde tespit edilen “Yaklaşık maliyetin” rakamını yükleniciye sızdırarak, işi kapabilecek kopyaların verildiği görülmeyen ve bilinmeyen işlerden değildir.

Bir kere ve öncelikle bu “Taşeron” firmanın gelmişi ve geçmişi ile soruşturulması, işi alabilmek için sunduğu belgelerin doğruluğunun teyit edilmesi şarttır. Yandaş mıdır, paralel midir açıklanması ve kamuoyunun bu şüphelerden arındırılması, devlet olmanın ilk ve vazgeçilmez amacıdır. Şimdiden bu “Taşeron” firmanın işin kendisine verilmekle iflâstan kurtarıldığı, dolayısıyla yandaş bir firma olduğu dedikoduları yayılmaktadır. Bu iddiaların da, “İki paralel çizgi ile resid” edildiği intibaı bile “Şüheda” kanını kirletmeye yetecektir. Çünkü bu insanlar çocuklarına götüreceği bir lokma  “Rızkullah” için canlarını siper ederek yerin metrelerce derinliklerine inmişlerdir.
Şu “Taşeronluk” da kafalarda takıntı yaratıyor. Çünkü bir sosyal politika tabiri olarak bu müessese hiç de ihtisas gerektirmeyen, her önüne gelenin yapabileceği bir yapım ve hizmet şekli olarak tarif edilmektedir. Yani “Müteahhitlik” kurumunun bir şubesi ve onun çok altında bir iş kolu anlama gelmektedir. Hatta müteahhitlik hizmetlerinde  bu gibi işler ihale makamının bilgisi dahilinde fakat sorumluluğu tamamen ana firmaya ait olan “Altyükleniciler” olarak görülmektedir. Yani bu durumda biz, evvelce devlete ait olan maden ocakları gibi devasa işletmeleri bu vasıftaki insanlara mı bırakmışız?

İşte,  bugünün milli bir görev sayılan savaşlarında bile kaybedilemeyecek canları hangi şüphe ve zanların altında kara toprağa verdiğimizin kısa hikâyesi. İnşallah önce devlet sonra millet olarak “Başımıza Gelenler”den ders almasını öğreniriz. Şüphesiz aynı müessif facia, bir devlet kuruluşunda da meydana gelebilirdi? Lâkin devletin öncelikli amacı “Kazanmak, daha çok kazanmak, ne pahasına olursa olsun kazanmak” gibi çarpık anlayışlardan uzaktır. İnşallah kimsenin kusuru çıkmaz da, zavallı insanlar bir kat daha ölüme mahkûm edilmezler. Allah (C.C) ölenlere rahmet, yakınlarına sabır ihsan etsin.

Ali BADEMCİ
Ali BADEMCİalibademci@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments