ÇOCUK SESLERİ

Ahmet URFALI

Yahudi Neden Osmanlıyı Sever?

Bu haber 16 Mayıs 2014 - 0:18 'de eklendi ve 813 kez görüntülendi.

Tabiî olarak Yahudilerin Anadolu’daki varlığını, tek cümle ile 1492 göçü ile izah edemeyiz. Osmanlı’ya olan düşkünlükleri de, sâdece bu kabule karşı şükran duygularının tek başına sebebi değildir. Türklerin Anadolu’ya ayak bastıklarında, yerli halk ile aralarında hiçbir problem çıkmamasından bu coğrafyanın tamamen boş olduğuna da hükmedemeyiz. Şüphesiz,  Anadolu’ya karınca gibi serpilen Türkmenlerin, burada karşılaşıp yerlilerle birbirini tamamladıkları en gerçekçi görüştür. Zamanın Anadolu’sunda Hristiyan unsurların dışında,  Musevi unsurların da, bilhassa büyük şehirlerde sermaye ve ticaretin gözünde bulunduklarını pekiyi bilmekteyiz. Uzun yıllar devam eden İran ve Bizans savaşları ile barışlarından, Küçük Asya coğrafyasını etkiledikleri de bir gerçektir. Hatta İslâmiyet’in doğuşu itibariyle İstanbul’a kadar yayılan Müslüman Arap Ordularının bir şey bırakmadıklarını düşünmek, sosyal bilimlere kesinlikle aykırıdır. Bu benzetmeleri biraz daha artırmak mümkündür.

Bu ifadelerle, birkaç sene evvel moda olan ve bazı akılsızlar tarafından ortaya atılan “Anadolu bir mozaiktir” de demek istemiyoruz. Şüphesiz ki, Türklerin Selçuklular ile başlayan Anadolu hâkimiyetini, hiçbir devir ve hiçbir şekilde “Mozaik” tanımı ile izah edemeyiz. Böyle bir mozaiklikten bahsetmek için şimdi bile onun parçalarını göstermeniz gereklidir. Zaten böyle bir duruma ilim adamlarının çoğu ihtimal vermediği için meseleyi  gerçeği ifade etmek suretiyle ancak açıklayabilmişlerdir. Bu bakımdan Paul Wittek’in Osmanlı’yı Bizans’ın devamı gibi göstermesine pek takılmamak lâzımdır. Bu görüş, geniş alâka uyandırmasına rağmen kesinlikle kendine taraftar bulamamıştır.

Paul Rox, Türklerin cazibesinin kahramanlıklarından değil, dillerinden ve kültürlerinden kaynaklandığını ifade eder. Türklerin, 11.asırda Anadolu gibi yeni bir vatana taşındıkları zaman bu coğrafyada uzun yıllardan beri devam eden İran ve Arap akınları sebebiyle,  nüfusun çok azaldığını bugün herkes kabul etmektedir. 300 yıla yakın, Anadolu’ya Türkmen muhacereti de bu gerçeği doğrular mahiyettedir. Belki Ege ve Marmara kıyıları için bunu söyleyemeyiz ama Orta, Güney ve Doğu Anadolu’nun demografik yapısı bu tespite uygundur. Hatta Arapların çok kötü sonuçları olan mezhep mücadelelerinin, Kerkük-Musul-Halep hattını tamamen canlısız bir hale getirdiği hususunda tarihçiler ittifak halindedir. İslami tartışmaların, tamamen Kûfe-Bağdat-Basra’ya taşınması ve Farsların da, İslâm’da ikinci millet olarak, savaşla devam eden olumsuzluklara müdahil olmaları zikredilen toprakların sahipsiz kalmasıyla sonuçlanmıştır.

Türkler, Anadolu’da kendilerinden çok önce buralarda bulunan Hristiyan ve Musevi unsurlarla kısa zamanda tam bir muhabbet ortamı yaratarak kaynaşmışlardır. Bu sebeple daha başlangıçta halklar arasında herhangi bir tartışma yaşanmamıştır. Osmanlı devrinden itibaren sırf siyasî sebeplerle nüfuzlu Bizans Hristiyanlarından kız alındığı da tarihlerimizde yazılıdır. Bunu “karışmak” olarak değerlendirmek ve ona göre sonuçlar çıkarmak da, oldukça yanlıştır. Türk ırkı, Anadolu’da hiçbir milletle kanını bozacak şekilde karışmamıştır. Hanedan seviyesindeki evlilikler, tamamen toprağa sahip olmak amacı ile gerçekleştirilmiştir. Hatta Osmanlılar beyliklerden de, bu sebeple kız almışlardır. Halklar ölçeğinde hemen hemen böyle yabancı evlikler çok az veya yoktur da diyebiliriz. Böyle bir durumu sadece dini sebeplerle de izah edemeyiz; yabancı evliliklere “Yazıtlar”da kesinlikle “Töre” engeli vardır.

Osmanlılarda, Gayri Müslimleri korumak ve hangi şartlarda olursa olsun onlara adaletli davranmak,  belki nizamın en önemli özelliğidir. İşte sırf bu sebeplerle hâlâ bu unsurlar üzerinde Türk esintileri, hatta arayışları had’ ölçüsündedir. İmparatorluğu bunların dağıttığı şeklindeki görüşler de doğru değildir. Çünkü bu dönemi yaşayarak gören zamanın gazetecisi ve siyaset adamı Hüseyin Cahit Bey, haklı olarak devletin temeline önce “Müslim” unsurlar dinamit koymuştur, diyor. İstediğiniz kadar bunu bağnaz görüşlerle izah edip, Yahudi karşıtlığı ile kahramanlık yapın, kimseden doğruyu gizleyemezsiniz. Mahfillerde, onların arkasından gittiğiniz ve sözlerinden çıkmadığınız bilinmektedir. Şimdi böyle bir eski birliktelik dönemine gitmek isterseniz  “Müslim” unsurların çark etmesine karşılık, Gayri Müslimlerin Türk’ün adaletini tercih edip koşa koşa geleceklerinden emin olun. Belki başta Yahudiler olmak üzere, “Anasır”ı bu kadar Türk devlet sistemine kilitleyen esrar neydi? Kesinlikle Türk muhabbet ve adaletidir. Osmanlı’nın 1617 yılı “Mühimme Defteri” 82/1  de vaki adaleti dikkatinize sunarak yazımı tamamlamak istiyorum:

(İstanbul Mukâtaacısı iken vefat eden İsmail’in kızkardeşi Meryem ‘in, kardeşinin hayatta iken Meneş adlı Yah udiye beş yüzbin akçe borç verdiği iddiasıyla bu paranın, vârisesi sıfatıyla kendisine ödenmesini istemesi üzerine yapılan araştırmada,elindeki sicil suretinin sahte olduğu ortaya çıktığından, adı geçen kadının bundan sonra bu konuda yapacağı müracaat ve dava açma taleplerinin dikkate alınmaması.)

 

 

“Bâ-hatt-ı hümâyûn.

 

Hatt-ı şerîf temessük içün sahibine virilmişdür.

İstanbul kâdîsına hüküm ki:

Hâlâ Meneş nâm Yehûdî Dergâh-ı Mu’allâm’a gelüp;__”Bundan akdem İstanbul

mukâta’açısı iken fevtolan İsmâ’îl’ün kız karındaşı olan Meryem bint-i Muhammed nâm

hâtûn bunun içün; “Sana karındaşum mezbûr İsmâ’îl hâl-i hayâtında karz tarîki üzre beş yük

akça virmiş idi. Fevtoldukda meblağ-ı mezbûr zimmetünde kalup karındaşumun mîrâsı bana

münhasıra olmağla meblağ-ı mezbûrı senden taleb iderüm.” diyü vekîli olan Fâtıma.bint-i

Mustafâ kıbel-i şer’den da’vâ idüp hâlâ Anatolı Kâdî-askeri olan

aiemü’l-ulemâ’i’l-mütebahhırîn Mevlânâ Hüseyin edâma’llâhü te’âlâ fazâyilehû bu husûsun

istimâ’ına me’mûr olmağla anun huzûrında bir defa görilüp husûs-ı mezbûr içün

Mahmûdpaşa Mahkemesi’nde olan nâyibden vech-i meşrûh üzre bir sûret-i sicili ibrâz idüp

mazmûnın mezbûr Meneş inkâr idicek müdde’ıye-i mezbûre nehc-i şer’-ı şerîf üzre isbâta

kâdir olmayup asl-ı sicille mürâca’at olundukda, sicillün evrâkı sökilüp zikrolunan mâdde

vâki’ oldujy yarak sonradan ilhâk olunmış yeni kâğıd olup varakun cirmi ve hattı sâyir

evrâka müşâbih olmamak ile ve ol târîhda Mahmûdpaşa Nâyibi olup hâlâ Sahn Müderrisi

olan Mevlânâ Hidâyetullâh zîde fazlühûya sü’âl olundukda mevlânâ-yı mûmâ-ileyh; “Kat’â

benüm bu mâddeden haberüm yokdur; zamânumda bu makûle mâdde vâki’ olmamışdur.”

dimek ile sonradan ilhâk olunduğı vâzıh olmağın, müşârun-ileyh kâdî-askerüm; “Bu mâdde

tezvir idüği zâhir oldı.” diyü kenârına ibtâl idüp imzâ vü hatm idicek zikrolunan hâtûn

kanâ’at itmeyüp tekrâr hâlâ Rûmili Kâdî-askerüm olan Mevlânâ Yahyâ edâma’llâhü te’âlâ

fazâyilehû huzûrında görilüp yine vech-i şer’î üzre isbâta kâdir olmayup sicill-i mezbûrı ol

dahi huzûrına getürüp nazar itdükde, fı’l-vâkı’ tezvir idüği zâhir olmağla ol dahi ibtâl-i

mezbûrı hâli üzerine ibkâ itdüğinden mâ’adâ Dîvân-ı Hümâyûnum’da vüzerâ-i ızâmum

mahzarlarında, elinde olan sûret-i sicillün aslı olmaduğı ve müzevver idüği muhakkak

olmağla elinden alınup şakkolunduğın” bildürüp ol bâbda rencide olunmamak bâbında

husûs-ı mezbûr tafsîl üzre Pâye-i Serîr-i A’lâm’a arzolundukda; “Bir dahi istimâ’ olunmaya.”

diyü hatt-ı hümâyûn-ı sa’âdet-makrûnumla fermân-ı âlî-şânum sâdır olmağın büyürdüm ki: Vusûl buldukda, bu husûs her kimün huzûrına murâfa’a olunur ise sâdır olan hatt-ı şeriftim muktezâsınca istimâ’ olunmayup hâli üzerine ibkâ idüp ol veçhile da’vâ iden mezbûre hâtûnı men’ u def eyleyesin.

Vusûl buldukda, bu husûs her kimün huzûrına murâfa’a olunur ise sâdır olan hatt-ı

şeriftim muktezâsınca istimâ’ olunmayup hâli üzerine ibkâ idüp ol veçhile da’vâ iden

mezbûre hâtûnı men’ u def eyleyesin.”

 

Ali BADEMCİ
Ali BADEMCİalibademci@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments