DİN, TASAVVUF, ŞEHİRLEŞME GİBİ DEĞERLERİN SOSYAL DEĞİŞME VE SOSYAL GELİŞME AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Bu haber 05 Mart 2016 - 22:48 'de eklendi ve 317 kez görüntülendi.

İstanbul’un fethinden bugüne, İstanbul’un fethini, eski başkentin en büyük camii olan Edirne “Eski Cami”de her yıl şükür mevlidi okutarak anmaya devam edenler, sadece Edirne’nin Çingeneleri kaldı.

                                                                                                    Yrd. Doç. Dr. Abdülkadir SEZGİN[1]

Sosyal, Sosyo-kültürel Yapı ve Teostratejik Manzara

Üzerinde yaşadığımız dünyanın, dünkü günde yaşadığımız dünya olmadığının bilinci ile baktığımızda, coğrafyamızdaki hareketliliğin (28 Temmuz 1914’te başlayan ve 11 Kasım 1918’de sona eren I. Dünya Savaşı sonrası dünyasına yakın bir görüntüyü ortaya koyduğunu görüyoruz.

Kuzey Afrika ülkelerinden başlayan; iç harp görüntülü küresel emperyalizmin, çağın gelişmiş silahları ile bölünmüş ve iç harp yaşayan İslam ülkelerindeki Müslümanların yaşadığı acıları ne kadar yaşıyor veya hissediyoruz?

Ortadoğu ülkelerindeki benzer durumlar karşısında, mağdurlardan yana mıyız, zalimlerden yana mı olduğumuzu bile bilmiyoruz.

Başka bir bakışla mağdur olan kim, mazlum kim, mağdur eden zalim kim, onun da farkında değiliz.

Kültürümüzdeki diğergamlık açısından bakıldığında kendimizden önce, etrafınızdakileri görmemiz gerekirken; daha doğrusu yangının asıl hedefinin biz olduğumuzda, kendimize bakmamız gerekmiyor mu?

İçinde yaşadığımız zaman dilimi de yangının asıl hedefini göstermiyor mu?

Etnik bölücü terör yanında, İslam dünyasının tamamını tehdit etme cesaretini kimden aldığı belli olmayanlar; Müslüman kellelerini merhametsizce keserken “Tekbir” getiren emperyal güçlerin maşalarını “Müslümanlar” diye tanımlayanlarla birlikte mi yaşıyoruz?

Bu manzara karşısında, yaşadığımız Müslümanlık, yaşadığımız topraklara mührünü kazımış ecdadımızın inanıp yaşadığı Müslümanlığa ne kadar benziyor?

Kur’an İslam’ı, Hadis İslam’ı, Geleneksel İslam, Kültürel İslam, Folk İslam, Ilımlı İslam, Kalvinist İslam, Protestan İslam, Ortodoks İslam, Heteredoks İslam, Halk İslam’ı, Alevi İslam, Sünni İslamı ve İslamcılık gibi… Bir zihin karışıklığı içinde –nerede ise– sadece herkesin kendisini, diğerine benzemeyen Müslüman saydığı bir dünyada mı yaşıyoruz, sorusunu sormamız bile gerekmiyor.

Devrim kanunlarından biriyle yasaklanmış ve meşruiyetini 90 yıl önce kaybetmiş tarikatların “sivil toplum örgütü” rolü üslenerek siyaset ve ideolojilerle işbirliği içindeki sınır tanımaz gücü karşısında kim, neden veya niçin bunları “Hak yolunun yolcuları” zanneder, neden ortaya konulan bakışın merkezinde “bizim tarikat Hak tarikat” görüşü önemli bir yer tutar?

En iyi tarikatın “bizim tarikat” olduğu iddiası ile mutlu topluluklarımız cenneti kendi mülkleri sayarak, biriktirdikleri dünyalıklarına bakıp, sevinç gözyaşlarıyla “irfan toplantılarında ermişlik” şovları mı yapıyorlar?

Çok partili hayata geçtiğimiz günden bu güne devlet büyükleri önemli günlerde bu gayri meşru “müteşeyyih”lerin dizleri dibinde oturup, “millete huzur içinde olun, görüyorsunuz, biz ermişlerle beraberken, sizler huzur içinde olursunuz” diye “rahatça uyuyun” mesajı vermeye devam ediliyor.

Bu milletin fertlerine de meşhur ninniler yüksek sesle söyleniyor:

Yat yat uyu. Uyusun da büyüsün ninniii…

– Bu uykudan uyanma vakti gelmedi mi?

– Ey Türk! Titre ve kendine dön, diye bağıran çıkmayacak mı?

*     *  *

İslam” kelimesi ek başına ve yalın olarak kullanılır ve bu “Tanrı Kelamı” olarak kutsal kitabımız olan “Kur’an” da bu şekilde geçer.

İslam Dinini kabul edenlere de “Müslüman” denilir. Müslümanlar da bir birlerinin kardeşleridir[2].

Dünyada iki milyara yaklaşan din kardeşimiz var demektir.

Peki, bu Müslümanlarla ilişkilerimizi bırakalım, kendi ülkemizdeki, şehrimizdeki, mahallemizdeki, hatta apartmanımızdaki Müslümanlarla kardeşlik hukukumuz ne kadar var?

Ülkesinde, nüfus başına en çok camisi bulunan; İlahiyat fakülteleri ve İmam-Hatip liseleriyle övünmenin dışında; buraların sosyal gelişmeye, sosyal değişmeye, milli kültüre veya şehirlileşmeye katkısı ne kadar oluyor?

Bunu sağlıklı şekilde beyan edecek araştırmalar ve istatistikler ne yazık ki yoktur.

Din kurumu çalışanlarının yaklaşık %95’inden fazlası köy kültüründen gelirken, son başkanları içinde kaç tanesi şehirlidir, ya da ne kadar şehirlileşmiş kişilerdir?..

Köy kültürü geleneği ve davranışı ile tanımadığı, bilmediği ve dışladığı dünyaya bakan din adamı, -üzülerek söylemeliyiz ki – şehirlilerin ne dediğini, ne de nasıl yaşadığını anlayamadı. Şehirli hayatın önemli bir kısmını “İslam dışı” olarak kabul etti.

Bu hakikati kabul ederek, bundan sonra şehirlileşmeyi; yani “Medine’li olmayı” öne çıkarmalıyız.

Şehirli insanlar da bu köylülerden rahatsız olduklarını, nezaket gereği saklamış olsalar da, bunları “cahil köylüler” olarak tanıdı ve bu din adamlarına fazla güvenmediler. Bu sebeple de İmam-Hatip Okulu, Lisesi ve İlahiyat fakültelerine çocuklarını göndermediler, hala da göndermemektedirler.

Bugün yaşadığımız din sorunlarının ana kaynağı budur.

Kısmen de olsa gelişmiş şehirli toplumla, dini ve dünyayı anlayamamış; dünya görüşü olmayan din adamlarının anlaşması veya barışması nasıl mümkün olabilir?

…..

Din, kültür ve medeniyet dilleri, dünyanın farklı ideolojilerle kutuplara ayrılması ve bir birine düşmanlıkla geçen zaman içinde farklılaşması aramızdaki insanlığı anlamada ve iletişimi sağlamada olumsuz etkiler yaptı.

Bu sebeple de kimin ne dediğini kimse tam olarak anlamadı. Ateist – Marksist gdünyanın 1990lı yılların başında dağılmasıyla yüreğimizden gelen “oh oldu” çığlıkları dışında, insani ve İslami etkileşimi önemseyen küçük gurupların cılız çalışmaları dışında muhatap bulamadı.

Bölgemizin veya dünya barışını geliştirecek, etkileyecek ve insanlara barış ve hoşgörüyü yaşatacak bir manzara hediye edemedi.

Bu karışıklık halen artarak devam etmektedir.

Sanki Necip Fazıl’ın Çile şiirinde dediği noktada, sorduğu soruya takılıp kalmış duruyoruz:

Lûgat, bir isim ver bana halimden;

Herkesin bildiği dilden bir isim!

Eski esvablarım, tutun elimden;

Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?”

 

Hala uğraştığımız, takıldığımız şey “ben kimim?” sorusu değil mi?

  • Ben kimim sorusunu soranlardan kaçı, topluma tuttuğu aynayı kendi yüzüne doğru tutup, kim olduğuna baktı mı dersini?

Din adamı, siyasetçi, aydın, çağdaş; toplumu veya karşısındaki insanı eleştirenlerden kaçı, kendi yaptıklarını veya söylediklerini, kendi aynasında, kendisini eleştirdi mi?

Yaygın bir halk sözüyle söyleyecek olursak, “bekara karı boşamak” türünden konuşma veya eleştirilerle bu güne kadar katettiğimiz medeni mesafe nedir?

Diğer taraftan, İslamcı, kabileci, bölücü, kendini beğenmiş bir sürü gurup arenada muhaliflerine çalım atmakla meşgul değil mi?

***

ŞEHİRLERİN KÖYLEŞMESİ YAHUT SOSYAL ÇATIŞMA ENDİŞELERİ

Hangi sebeple olursa olsun, ölçüsüz bir şekilde köylerin şehirlere göç etmesi veya göç ettirilmesi, gelenek, görenek, tarım, hayvancılık, ekonomik, sosyal, sosyo-kültürel ve diğer alanlarda ciddi kayıplara ve tahribata sebep olmaya devam ediyor.

Bu olumsuz etkinin görünen iki olumsuz dayanağı görülüyor:

1.Sadece siyasi amaçla ve “bizim parti kazansın” mantığı ile hareket eden siyasetin tarım ve hayvancılık başta olmak üzere üretim azalmasının yanında kültürel yozlaşmaya sebep olan “Büyükşehir Belediyesi”  kurulması,

  1. Taşımalı Eğitim” adı altında, ülkemizin coğrafi yapısı, iklim şartları, öğrencileri taşıyacak araçların anılan şartlarda taşımacılık yapıp yapamayacağı hesap edilmeden eğitim sisteminin bozulması…

Bu kayıplar arasında en az zararlı olanı da, tarım ve hayvancılıktaki kayıplarımızı, ithal samandan, ithal et ve kurbanlık hayvana, ceviz ve bademden diğer gıda maddelerine uzanan ve sayısı 1300 varan “ithal ürün listeleri ”ni hatırlamak da istemiyoruz.

Köyler, batı ülkeleri örneğine benzeyerek, şehirleşeceğine şehirlerin “büyük köy” haline gelmesine sebep olan bu iki olay, diğer taraftan şehirlerde yozlaşma, yabancılaşma ve teröre arka bahçe oluşturma gibi tehdit ve tehlikelere de kapı aralamış olmasıdır.

Milli Mücadeleyi başarıyla sonuçlandıran yeni Türkiye’nin, birçok alanda yeniliğe gitmesi kaçınılmaz olmuştur. İktisattan, eğitime, bayındırlıktan, ziraata kadar pek çok alanda modern bir oluşum içerisine girilmesi hayati bir öneme sahipti. Hiç şüphesiz, bu anlamıyla köy ve köylünün kalkındırılması da bunun en önemli kısımlarından birini oluşturacaktı.

Bütün bu gerekliliklerle birlikte, köylülerin büyük bir kısmı okuma yazma bilmiyor, eğitim olanaklarından sınırlı olarak yararlanabiliyordu. Aynı zamanda tarım ilkel metotlarla uygulandığı için, köylü büyük bir gelir kaybına uğruyordu. Ayrıca buralarda yıllık gelir seviyesi çok düşük, toprakların çok azı verimli, beslenme olanakları, yolları, elektrik, içme suyu gibi pek çok hususta çok geri vaziyette bulunuyorlardı[3].

Bu olumsuzlukların bir anda ortadan kaldırılması ve istenilen duruma getirilmesi mümkün değildi. Bunun yanı sıra bu olumsuzlukları izale etmek için elde yeterli kaynak da mevcut değildi. Buna göre, o dönemdeki köy ve köylülerin sorunlarını şu şekilde sıralamak mümkündür:

  1. Çoğu köylerin yolu yok, olanı da bozuktu.
  2. Sağlık şartları kötü, çocuk ölümleri çok fazlaydı.
  3. Çoğu köyde içme suyu henüz yoktu.
  4. Okul ve öğretmen ihtiyacı çok fazlaydı.
  5. Tarım eski metotlarla yapılıyordu.

Sıralanmış olan bu eksiklikler ekonomik, zirai, sıhhi, eğitim vb alanlarda bir düzenleme ve bu düzenleme çerçevesinde çalışma yapılması gereğini ortaya çıkarmıştır[4].

18 Mart 1924 tarihli ve 442 sayılı Köy Kanununun çıkarılması olmuş ve bu ihtiyaçların karşılanmasına imkânlar ölçüsünde devam edilmiş ve başarılı da olunmuştu.

1924 tarihli Köy Kanunu, Cumhuriyetin modernleşmesi ve imar projesinin bir parçası olarak ortaya çıkmış ve bununla birlikte Cumhuriyetin özlemini duyduğu ideal bir köy kurulmuştu.

Bu kuruluş amacı korunarak, sosyal, kültürel, zirai, sınai ve diğer alanlardaki gelişmelerin de zamanın değişimine uygun hale getirilmesi yerine, köyün sistemi bozularak, kilometrelerce uzaktaki belediyenin mahallesi haline getirilmesi siyasi araç olma dışında hiçbir hayrı olmayan bir durum olarak tespit edilebilir.

Her köyde okulun bulunması, Köy İhtiyar heyetinin başı olan Muhtar’ın yanında, tabii üye olarak yer alan İmam ve öğretmenin bulunması dengeli sosyal ve kültürel çalışmalarda başarılara imza atıyordu.

Sadece okulun kapanması bile kış şartları, kış ve bahar mevsimindeki taşkınlar, yapılmamış yollar, boşa akan derelerle taşımanın önündeki en önemli engellerdi.

Taşımalı eğitimin ilk uygulamalarıyla kış şartlarına ilave olarak kaloriferi olmayan taşıma araçlarının çıkardığı sorunlar, çocuklarını okutmak isteyen hemen herkesi şehirlere göçmeye zorladı.

Bu durum köylerde üretilen tarım ve hayvancılığa ciddi olarak olumsuz etkiledi. Köyler boşaldı ve kendisine yeten tarım ülkesi özelliğimiz de kayboldu.

Aydınlarımız ve siyasetçilerimizden kaç kişi köy kanununu baştan sona okumuştur?

Şehirlerde işsizlikle birlikte gelişen ve bir türlü yoluna konamayan sorunlar yumağını büyüttüğü ne zaman görülerek, tedbirler alınacaktır, sorusunu sormamızı gerektiriyor. Bu gün geldiğimiz durumu geriye çevirme imkanı da kalmamış görünüyor.

Asıl sorun da budur.

Bu oluşumlardan ve gelişmelerden önce,  “Türk yazı dili, İstanbul hanımefendilerinin konuştuğu dil” idi.

Şimdi bu dili duyan, konuşan veya bilen hanımefendi topluluğu kaldı mı dersiniz?

Aydınlar, siyasetçiler, medya kritikçileri ve bürokratlar dâhil yazı dilimize göre konuşan sayısının toplam nüfusumuza oranı ne kadardır?

TÜRKİYE DİNDARLAŞMIYOR AKSİNE DİNDEN UZAKLAŞIYOR

Genç bir akademisyen olan Volkan Ertit, Ahmet Hakan’ın yönettiği “Çarşamba Sobetleri” adlı programda anlatıyor.

Türkiye’nin dindarlaşmadığını, dinden uzaklaştığını öne sürüyor.

Neye göre?” diye sorduğunuzda ise cevabı hazır: “11 kritere göre” diye cevap veriyor ve bunları Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi‘nde Sinan Yılmaz‘ın 2 bin 790 aileyle yaptığı bir doktora çalışması var. Bu çalışmaya göre Türkiye’de ailelerin yüzde 87’si yeni kuşakların din konusuna ilgisinin azaldığını, Batılı değerlerden etkilendiklerini söylüyor. 2 bin 790 aileyle yapılan bir çalışma bu. Bu kadar aileye gerek yok aslında. 50 aile ile araştırma yapılsın, o araştırmada yeni kuşakların hayatına dinin daha fazla dokunduğu ispatlansın, ben görüşümü revize etmeye hazırım. Açıklamasını yapıyor.

Volkan Ertit aracılığı ile topluma aktarılan 11 kritere dayalı araştırma, hiç de siyaset alanında, arttığı ifade edilen bir dindarlığa işaret etmiyor. Bir ilahiyatçı tarafından, akademik bir çalışma olarak yapılmış bu araştırma bizim neler kaybettiğimizi açıkça ortaya koyuyor.

Bu araştırma internet veya youtube’dan buluma imkânı herkese açıktır.

DİN MEZHEP TASAVVUF VE TARİKAT

Din, kelimesi “Kamus-u Türki ”de “Allah’a iman ve ibadet hakkında her milletin tuttuğu yol”, olarak anlatıldığı gibi, sıradan “yol” olarak da ifade edilmektedir. Günümüz Arapçasında daha çok “bulvar” anlamında “Şeria (t)” kelimesinden üretilmiş “Şâri” kelimesi (Şari-i Mattar = Havaalanına giden bulvar)  anlamında kullanılmaktadır.

Arapça olan “Şeriat” kelimesi aynı şekilde “yol” anlamında kullanıldığı gibi, “Hukuk” anlamında da kullanılmaktadır. Şeriat fakültesi = Hukuk fakültesi anlamındadır, dini anlam içermez.

Mezhep” kelimesi de Arapça “gitmek” fiilinden türetilmiş bir kelime olup, “gidilen yol” demektir.

Tarik” Arapça “yol” anlamındadır, “Tarikat” kelimesi de “yollar” demektir. Tasavvuf deyimi olarak ”tarikat, insanı, Allah’a ulaştıran yollar”, anlamındadır.

Yunus Emre şöyle demiyor mu?

Şeriat, tarikat yoldur varana

 Hakikat, marifet andan içeri

 

 Unuttum din diyanet kaldı benden

 Bu ne mezhebdürür dinden içeri

 

Yol anlamına gelen bu kelimeleri aynı istikamete giden farklı özelliklerdeki yollar olarak anlamak mümkündür. Günümüz deyimi ile söyleyecek olursak otoban, bulvar, cadde, sokak gibi anlamak…

 

GÜNÜMÜZDE KUR’AN – İSLAM DİNİ – MEZHEPLER

Bu başlık altında bazı sorular sormak ve cevaplar vermeyi deneyeceğiz. Soru ve cevaplara İslam dininin temel Kitabı olan Kur’an’la ilgili sorudan başlamak istiyoruz:

  • İslam Dünyasında kaç tür mezhep vardır? Bu mezhepler nelerdir?
  • İslam dünyasında biri Şii, diğeri Sünni adıyla bilinen iki gurup mezhep bulunmaktadır. Şii veya Sünni adıyla bir mezhep bulunmamaktadır.
  • Dünyada farklı bir Kur’an metni var mıdır?
  • Şiiler ve Sünniler olarak bütün Müslümanlar aynı kitaba Kur’an diyoruz ve bu kitaba inanıp iman ediyoruz.

Şiilik de, Sünnilik de birden çok mezhebin üst adı, başka bir deyişle şemsiye ismidir.

 

  • Şii mezhepler veya Şia’nın Mezhepleri:
  1. Caferilik,
  2. Zeydilik,
  3. İsmaililik

 

   Sünni Mezhepler:

  1. Hanefi Mezhebi,
  2. Şafii Mezhebi,
  3. Hanbeli mezhebi,
  4. Maliki Mezhebi

Bu arada kaydetmek gerekir ki, “Selefilik” veya  “Vehhabilik” adı ile fıkhî veya itikadî bir mezhep yoktur. Arapça olan “selef” kelimesi “öncekiler” anlamındadır. Daha çok, bizden önce yaşamış olanları ifade eder.

Osmanlı Devleti emperyalistlerce paylaşılma sürecinde, 1. Dünya savaşı sırasında ve sonrasında İngilizler tarafından ve meşhur İngiliz ajanı olan Lavrens’in gayretleriyle kurulacak devleti idare edecek olan “”Abdulvehhab”ın adından “Vehhabi” kelimesi bulunarak siyasi ve ideolojik anlam yüklenmiş bir kelimedir.

Günümüzde kullanılan “Mezhep Çatışması” deyimine bakarak İslam mezhepleri arasındaki duruma bir bakalım:

 – Dünyanın her hangi bir yerinde basılmış, bildiğimiz Kur’an’dan ayrı veya farklı bir tek Kuran metni var mı?

– Yoktur.

    – Her iki guruba mensup Müslümanlardan Kur’an’a itiraz eden var mıdır?

   – Yoktur.

   -Kur’an’daki emirlere, inanılacak şeylere, ibadetlere itiraz eden var mıdır?

– Yoktur.

   – Helâllere yahut haramlara itiraz eden var mıdır?

– Yoktur.

  -Farzlara itiraz eden var mıdır?

 -Yoktur.

 – Peki, madem bu konularda farklı kabulümüz yok, o zaman bir birimizden farkımız nedir?

– Farkımız siyaset, ideoloji…

Yani farklılıklarımız dinle ilgisi olmayan dünyevilik ve dünya menfaati…

 

Şİİ VE SÜNNİ MESELESİ

Şii – Sünni meselesi” ve “Ortadoğu”  üzerine bilinen kısa bir hatırayı hatırlatmak istiyorum.

1990 yılının ilk aylarında, ABD Başkanını ziyareti sonrasında Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a sorulan;

“ – Azerbaycan’ı siz mi tahrik ediyorsunuz? Arkalarında siz mi varsınız” gibi bir soruya verdiği cevap olan,

– Onlar Şii, biz Sünni’yiz. İran’a daha yakınlar, onlara sorun” sözüne karşı bölgemizde kendiliğinden ortaya çıkan sloganı hatırlayalım:

Azerbaycan, Türkiye ve Tebriz başta olmak üzere İran’da kendiliğinden ortaya çıkmış bir cümlelik bir slogan vardı:

“- Ne Şii’yiz, ne Sünni; Müslümanız,  Müslüman!”.

1992 Mayısında Azerbaycan’a görevli olarak gittiğimde, Azerbaycan’da pek çok insan:

– Cumhurbaşkanı Turgut Özal böyle bir söz dedi ama sehvettiğini başa düşüp, arvadını bize gönderip, özür istedi”, dediklerini bu günkü gibi hatırlıyorum.

Şii – Sünni meselesi veya ihtilafı denildiğinde, 1990 yılı başında, Sovyetler Birliği dağılmadan önce Azerbaycan’da, Türkiye’nin hemen hemen bütün şehirlerinde ve İran’da Cuma namazı sonrasında çıkan bu slogan bir şeyi ortaya koydu:

Bizim için önemli olan mezhep değil, dindir; dinimiz de İslam’dır.”

  • Bu cümleyi kim söyledi, nasıl söyledi de birden bire en az üç ülkede aynı gün meydanlardan dünyaya yayıldı?

Şii- Sünni meselesiyle ilgili stratejiyi etkileyecek son derece önemli bir olay olarak bunu, Şiiler ve Sünniler olarak hepimiz hatırlamalı ve unutmamalıyız.

Şii ve Sünnilerin bu ortak bakışını bizim tarihi ve kültürel değerlerimizle ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki temel bakışı da aklımızda tutarak değerlendirmek zorundayız.

Bu dönemde milli ve milletlerarası siyasette esas “millet menfaatine dayalı bir Millî siyaset” ilkesi temeldir. Bu siyasetin de ana ilkesi “Yurtta sulh, cihanda sulh” dur.

Siyasi ve/ya mezhebi görüşleri sebebiyle bir biriyle sürekli didişen Osmanlı- İran ilişkilerini  “dost ve kardeş ülke” ilişkileri haline getirenin Atatürk olduğu unutulmamalıdır.

Atatürk’ün, bölgenin güvenliğini sağlayarak Türkiye’nin güvenliğini teminat altına alma düşüncesi “Sâdâbât” ve “Balkan Paktını” doğurmuştu.

Sadece komşularımız güvensiz bir ortam içinde ve tehditler altında yaşamıyor, bütün Ortadoğu ve Müslümanların yaşadığı bütün topraklar bu güvensizlik ve tehdit altında yaşıyor.

  Bu şartlar altında ülkemizin güvenlik içinde ve tehditlerden uzak olarak yaşaması nasıl düşünülebilir?

Unutmayalım ki, Ortadoğu ve çevresi daha düne kadar bizim medeniyetimizin bir parçasıydı. Osmanlının parçalanması sonrasında meydana gelen bu günkü yapı, bize rağmen ve bize karşı oluşturulmuş sanal bir yapıdır.

Bu sanal yapıyı değiştirme gayretleri emperyal güçlerin topunu birden harekete geçirmiş görünüyor.

Unutmayalım ki, Hz. Peygamberin Mekke’den Medine’ye hicretiyle başlayan İslam Birliği Muaviye’nin başını çektiği Emevi yönetiminin iş başına gelişi ile miladi 662 yılında sona erdi.

1055 tarihinde Tuğrul Beyin Bağdat Halifesi’nin daveti ile Bağdat’a gelerek bölücü ve bozguncuları dağıtması ile yeniden sağlanan İslam Birliği, Osmanlı Devletinin yıkıldığı tarihe kadar devam etmiştir.

  1517 yılında Yavuz Sultan Selim’in şahsında tecelli eden Halifelik, kendini bilmezlerin elinde kalıpta, onun bunun oyuncağı olmaktan kurtulmuş; İstanbul’da muhafaza edilmişti. Hilafetin, Türkiye Büyük Millet Meclisinin şahsi manevisinde bahsedilerek “ilgası” da, bu manevi sıfatın kötü niyetlilerden korunması anlamına gelmiyor mu?

Şu anda dünyamızda  “İslam Birliği’nden bahsetme imkânı, ne yazıktır ki–  yoktur.

“Bize rağmen ve bize karşı yapılan” stratejik faaliyetlerin ana hedefi de bu birliğin bir daha sağlanamayacak hale gelmesi/ getirilmesidir.

Strategy of İslam”ın (emperyalistlerin yeni stratejilerinin adı olan bu deyimin Türkçesi:

İslam stratejisi”dir.

Yani İslam’ın hangi mezhebini, hangi tarikatını hangi metotlarla hangi mezhebi veya tarikatını nasıl bir birine düşürebiliriz, oyunudur ve “BOB” ve benzeri projeler de aynı amaca yönelik olmalıdır.

 

TASAVVUF

Tasavvuf, sofiye ve mutasavvifenin ilimlerine verilen addır.  Tasavvuf tarikatın nazari ciheti, dervişlik ameli tarafıdır. Tarikatın nazari (akademik) cihetine “ilm-i tasavvuf” (tasavvuf ilmi), ameli tarafında da dervişlik denilmiştir.

Tasavvufun pek çok tarifleri vardır. Cüneyd-i Bağdadi’ye göre, “tasavvuf Hakk’ın seni, senden öldürmesi ve kendisiyle yaşatmasıdır. Yani insanın nefsini yok etmesi ve Hak ile Hak olarak yalnız Hakk’ın irade ve ihtiyariyle hareket etmesidir. Cüneyt bir soru üzerine de, “tasavvuf gayre alakasız olarak Allah ile olmaktır”, demiştir[5].

Türk tasavvuf kültürü veya yolu, Yusuf Hemedanî, Aslan Baba ve Ahmet Yesevi ile başlayıp devam eder.

Ahmet Yesevi’nin tasavvufi düşüncelerini ifade eden “Fakirname” adlı risalesi Prof. Dr. Kemal Eraslan tarafından 1977’li yıllarda tercüme edilerek, “Türk Dili Dergisi’nde neşredilmiştir[6].

Yesevi bu risalesinde, tasavvufu dört mertebe olarak değerlendirmiş olup, bu mertebeler şu şekilde isimlendirilmiştir:

             1.Şeriat, 2.Tarikat, 3.Marifet, 4.Hakikat

Bu her bir mertebe de onar maddeden oluşmuştur. Bu düzenlemeye genel adı ile  “4 Kapı 40 Makam” adı verilmiştir.

Yesevi’nin bu düzenlemesi, O’nun vefatından sonra üçüncü Halifesi olarak Yesevi Dergâhına liderlik eden Süleyman Hâkim Ata’nın, Yesevi’nin “4 Kapı” başlıklarını muhafaza etmekle beraber, “40 Makam” denilen bölümde bazı maddeleri birleştirip, bazı yeni başlıklarla yeniden düzenlediği görülmektedir[7].

Hacı Bektaş Veli tarafından da Yesevi’nin “Fakirname ”si, Süleyman Hâkim Ata’nın değişikliklerinden sonra aynı metotla “Makalat” adı ile yeniden, tarikat yol ve erkânı olarak 4 Kapı 40 Makam şeklinde düzenlenmiştir.

 

TARİKATLAR VE OSMANLI TEKKE MEVZUATI

Tarikatlar, İslam tarihi boyunca olduğu gibi, Osmanlılar döneminde de yaygın halk eğitimi kurumu olarak hizmet görmüşlerdir.

Temel görevleri de “insan-ı kâmil” olarak adlandırılan hamlıktan, cahillikten kurtulmuş  “olgun insan” yetiştirmek olmuştur.

Olgun insan yetiştirmenin de ilk ve önemli eğitimi, “eline, diline, beline hâkim olma” eğitimi kabul edilmiştir.

Bu eğitim sadece Ahmet Yesevi ’den gelen tarikatlarca değil, bütün tarikatların temel eğitimi olarak uygulandığı anlaşılmaktadır.

1925 yılı sonundan bu tarafa geçen 90 yıl içinde, kaybettiğimiz tasavvuf bilgi ve kültürü, yol ve erkân eğitimi dâhil, tarikatlara dair kaybettiklerimizi nerede arayıp, nasıl bulacağımızı da bilmiyoruz.

Çoğu iyi niyetli, etrafına toplananların etkisindeki köylü şeyhlerle geldiğimiz noktaya kısmen temas etmiş olduk.

Sosyal hayat meşruiyetle mümkündür. Meşruiyetin kaynağı ise, hukuktur. Hukuku olmayan davranışlarla, tanınmayan kültürlerin meşruiyeti en azından şaibelidir.

Tarikatların günümüzdeki görüntüsü de hukuk dışı; yani meşru olmayan; gizli – kaçak faaliyet kapsamında değil midir?

Geçen doksan yıllık süre içinde, yaygın halk eğitimi konusunda yaptığımız, başardığımız bir tek yaygın halk eğitim kurumu var mıdır?

Tarikatları kapattıktan sonra, Onun yerine açtığımız Halkevleri folklor merkezleri, etnografik malzeme derlemesi gibi çalışmalar dışında fazlaca bir şeyle uğraşamadı ve kapanıp gitti.

Yozlaşma, yobazlaşma ve meşhur deyimi ile “irticanın artması” karşısında ne yaptık?

Şimdi geldiğimiz noktada iktidar partisinin seçim beyannamesinde “tarikat” demeden önerdiği ve vadettiği çözüme bir bakalım:

Sayın Başbakan’ın 10.12.2015 tarihli basına intikal eden açıklamalarında:

Geleneksel irfan merkezleri ve Cemevlerine hukuki statü tanıyacağız”.

Aynı şekilde, geleneksel irfan merkezlerinin ve Cemevlerinin ihtiyaçlarının karşılanması için 5393 sayılı Belediye Kanunu, 3194 sayılı İmar Kanunu ile 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nda gerekli değişiklikleri yapacağız[8].

Nakşi, Kadiri, Mevlevi, Halveti, Melami, Uşşaki, Cerrahi, Gülşeni, Bayrami..  Gibi tarikatlar “irfan merkezi” olarak adlandırılırken (Alevilik ve Bektaşilik) “Cemevi” ile ifade edilmektedir.

Bunu ötekilerden ayıran özellik varsa nedir? Bu bir sürçü lisan mıdır, yoksa ötekilerden ayrı bir şey midir?

Hukuki meşruiyet açısından bakıldığında ise, bütün tarikatlar 1925 yılında 677 sayılı kanunla kapatıldığı yerde durmaktadır.

30.11.1925 tarih ve 677 sayılı kanunun birinci fıkrasında: “bilümum tekkeler ve zaviyeler sahiplerinin diğer şekilde hakkı temellük ve tasarrufları baki kalmak üzere kâmilen seddedilmiştir” denilmektedir.

Yani tarikatların tamamının önünde yasak olduğunu gösteren bir set durmaya devam etmektedir.

Ayrıca, “tarikatlerle şehlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, ..gibi unvan ve sıfatların istimaliyle bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve iktisası memnudur” hükmü yukarıda bahsedilen kanunlarda değişiklik yapıldığında ortadan kalkmayacağına göre, bu beyannamedeki taahhüt seçime yönelik bir propaganda olarak mı düşünülmüştür?

677 sayılı kanunda üç defa değişiklik yapılmıştır[9].

Eski Başbakanlardan Merhum Bülent Ecevit’in beyanına göre, İsmet Paşa,zamanı geldiğinde tarikatların açılacağını, ebedi olarak kapatılmadığını” anlatmıştır[10].

Anayasanın pek çok maddesi değişmesine rağmen, yeni anayasa tartışmalarının yapıldığı bir dönemde, bu kanuna da tarihi, kültürel ve yaygın halk eğitimi açısından sağlıklı değerlendirmeler yapılması gerektiğinde kuşku yoktur.

İrfan merkezi” ve “Cemevi” ayrışması son derece yanlış, hatta saçma denilebilecek; aceleyle yazılmış bir ifade olarak düzeltilmelidir.

İrfan merkezi” olarak ifade edilenler de “Cemevi” kelimesi ile bahsedilen de aynı tür veya gurup içinde yer alan (türdeş) ve bahsi geçen 677 sayılı kanunla yasaklanmış tarikatlardır.

Bunların birini diğerinden ayırmak mümkün olmadığı gibi, ayırımcılık kapsamına da girer.

Kısaca ve geleneksel adı ile tarikatlara ilişkin bir düzenleme yapılacaksa, Osmanlı devletinde düzenlenmiş ve Cumhuriyet döneminde de uygulanmış olan “Osmanlı Tekke Mevzuatı” olarak ifade edilen 1 tüzük ve 8 yönetmelik öncelikle ve ciddiyetle incelenmelidir[11].

Tarikatlarla ilgili düzenlemeler yapılırken, “iki yıllık bir geçiş ve eğitim dönemi” konularak tarikatlar “Yaygın Halk Eğitimi Kurumu” olarak düzenlenmeli ve Diyanet İşleri Başkanlığında, bu kurumu yönetecek, tıpkı Din İşleri Yüksek Kurulu örneğindeki gibi, “Tasavvuf” veya “Tarikatlar Yüksek Kurulu” oluşturulmalıdır.

            Tarikatlar, laiklik gereği siyaset dışı kurumlar olarak faaliyet göstermelidir.

           

TARİKATLARDA SİLSİLE

Tarikatlarda Hz. Peygamberden başlayarak, tasavvufi eğitimin; yol ve erkân olarak, nesiller arasındaki irtibatı doğru kurarak gelen bir uygulama vardır ki, buna silsile denilirdi.

Kimden, yol ve erkân önderliğinin kime geçtiği belli olurdu.

Bu silsile günümüze kadar da iki koldan gelmiştir:

  1. Hz. Ali’den gelen tarikatlar. Bu yolla gelen tarikatlar açık (yüksek sesle yapılan zikir) şeklinde oluşmuştur. Kadiri, Rufai, Halveti, Melami, Mevlevi, Cerrahi, Celveti, Rüşeni, Bektaşi gibi tarikatlardır.
  2. Hz. Ebubekir’den gelen tarikatlar. Bu koldan günümüze kadar geldiği bilinen tarikat “Nakşibendi” olarak bilinen tarikattır.

Nakşibendi ve Bektaşi tarikatları diğer tarikatlardan ayrılarak, her iki tarikatın silsilesini “Zülcenaheyn silsile” yani (iki ayrı koldan birlikte gelen silsile) olarak günümüze kadar getirmişlerdir.

Kısaca Nakşi tarikatı da denen tarikatta esas ve ağırlıklı uygulama Hz. Ebubekir kolunun sessiz zikri olmakla birlikte, Hz. Ali kolundan gelen açık zikir de, Perşembe günleri, birlikte ve yüksek sesle, ikindi namazı sonrasında yüksek sesle “Hatm-i Hâce” olarak birlikte okunan duadır.

Bektaşiler ise, Kadiriler ve diğerleri gibi, açıktan ve yüksek sesle okunan Hz. Ali kolundan gelen zikri esas almakla beraber, özellikle Dede, Baba, Halife Baba ve Dede Babalarca, gece yarısından sonra, kılınan gece namazı (Teheccüt Namazı) ise, Hz. Ebubekir kolundan gelen sessiz zikir silsilesi olarak kabul edilir.

Özellikle eski dedeler bu gece namazını son derece önemserler, “biz bu namazı kılmazsak, taliplerimizden aldığımız “Hakkullah” bize helal olmaz, derlerdi.

Fakirin tanıdığı, bu uygulamayı yapan Dede olarak, İzmir Bergama ilçesi Pınar köyünden, Çepni dedelerinden Nazım Kılıç Dede merhumu hayırla hatırlıyorum.

  1. Mahmut döneminde, yeniçeriliğin imhası sonrasında, Hacıbektaş Veli Dergâhı kapatılmamış ve yukarıda anlatılan yakınlık sebebiyle Hacı Bektaş Dergâhına bir Nakşi Şeyhi görevlendirilmişti.

Yeniçerilerin topa tutularak imhası ve Hacıbektaş dışındaki bütün Bektaşi Dergâhlarının yasaklanıp kapatılmasının ortaya çıkardığı olumsuz psiko-sosyal hava gerginleşmiş olduğu için Hacıbektaş dergâhına Nakşi Şeyhi görevlendirilmesinin olumsuz olarak eleştirilmesini de anlayışla karşılamak gerekliydi, diyoruz.

İnsanların siyaset veya başka sebeplerle bir birlerinden ayrıştığı, birliğimizi neredeyse kaybetme noktasına geldiğimiz şu ortamda çok önemli bulduğum bir – iki noktaya daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum:

 

KADINLAR – ALEVİLER VE ÇİNGENELER

Üzülerek belirtmemiz gerekiyor ki, zaman zaman da olsa; bu üç gurup ötekileştirilen, aşağılanan, hor görülen bizim yüreğimizin yarısını oluşturuyor.

Kadınlar akla geldiğinde, her Müslümanın Hz. Peygamberin eşi Hz. Hatice ve Hz. Aişe başta olmak üzere eşleriyle birlikte sosyal ve sportif faaliyetlere katılmaları yanında, Hz. Peygamberin ev işlerinde eşlerine yardımcı gibi, yemek, temizlik, çamaşır ve benzeri işlerde çalıştığını biliyoruz.

Ayrıca, ashabı ile kendi evinde yaptığı toplantılardan birinde, Bizans Elçisi’nin gelip,

  • Peygamberinizin sarayı neresidir, diyerek sorması üzerine Mescidin yanındaki evi gösterildiğinde, ortalıkta hizmet adamı, “evin uşağı zannederek, , Sizin kralınız /peygamberiniz kim” sorusuna verdiği cevabı müthiştir:
  • “Millete hizmet eden, milletin efendisidir,” diyerek açıklaması, aklımızda her an bulunmalıdır.

Hz. Peygamber, her zaman eşlerine ev işlerinde yardımcı olmuşlardır.

Bunun her evde hayata geçmesi, “Sünnet” veya kutlu bir kültür olarak insanı olgunlaştıracaktır.

Bir başka şey de;

Halkımız arasında kim tarafından, ne zaman ve nasıl yerleştirildiği belli olmayan, kadını aşağılayan:

  “- Kadının kestiği yenmez” şeklindeki safsatadan bu milleti kurtarmalıyız.

“- Sebep mi?

“- Kimin kestiği yenilir,  sorusuna cevabımız,  şu değil mi?

  • Müslümanın kestiği yenir, Ehl-i Kitabın kestiği yenir.

          -Kadının kestiği yenmez diyen insan kendi eşini Müslüman saymayan insan olduğu gibi, Ehl-i Kitaptan da aşağı sayan insan durumuna düşmüyor mu?..

 

  1. Alevi’nin Kestiği yenmez” diyenler de aynı vebale orak olanlardır. Aleviler iyi Türk ve iyi Müslümanlardır.

 

  1. Çingeneler için de aynı safsata tekrarlanmaktadır. Ülkemizdeki bütün Çingeneler Hanefi mezhebinde Müslümandır.

Ne yazıktır ki, Çingeneler (Un için elek, buğday için kalbur, meyve veya sebze için sepet örme gibi) eski mesleklerini çoğunlukla kaybetmişler veya meslekleri işe yaramaz hale gelmiştir.

Yeni düzene göre, ailelerini geçindirecek doğru dürüstte iş bulamadıkları için hala geçim sıkıntısı çeken; Türlüğe, vatana, bayrağa son derece saygılı Müslüman Türkler olarak sıkıntılar içinde yaşamaya devam ediyorlar.

Batılılar ise, Çingeneleri, batı dillerindeki adı ile (Roman)laştırarak, dinlerinden soğutma ve boyunlarına “Haç” takma sevdası peşindeler.

 

Çingenelerden bir de “İSTANBUL’UN FETHİNE ŞÜKÜR MEVLİDİ”nden bahsetmeliyim:

İstanbul’un fethine gelen ordu, Edirne’den gelmişti. Şehir halkı, şehri korumak ve hayatın devamını sağlamak üzere şehirde kalmıştı. Kulaklar İstanbul’dan gelecek fetih müjdesini bekliyorlardı.

İstanbul’un fethinden bugüne, İstanbul’un fethini, eski başkentin en büyük camii olan Edirne “Eski Cami”de her yıl şükür mevlidi okutarak anmaya devam edenler, sadece Edirne’nin Çingeneleri kaldı.

Bu aziz ve kadirşinas geleneği devam ettirdikleri için Edirne’nin Çingenelerine şükranlar sunuyorum.

Bu da bilinsin istedim.

 

Dipnotlar:

[1] Teostrateji Araştırmaları Merkezi Başkanı

[2] Kur’an/ Hucurat /10 : (Müminler birbiri ile kardeştirler; öyle ise dargın olan kardeşlerinizin arasını düzeltin; Allah’tan sakının ki size merhamet etsin.)

[3] 1 Necati Mutlu, Köy ve Köylü Sorunu, T.C Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı Yayını, Ankara 1967,

s.1.

[4] 2 Mehmet Çatalbaş “Kalkınmanın Temel Anahtarı Köyde ve Köylüdedir”, Karınca, Yıl: 35, S. 379, Temmuz 1968, s. 19. Fazla bilgi için bakınız:  Muhammed SARI,  Tarih Okulu Dergisi Eylül 2014 Yıl 7, Sayı XIX, ss. 509-534.

[5] M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü C:III, s.413-418

[6] Eraslan, “Yesevi’nin Fakirnâmesi” LÜ.T.D. ve E. Dergisi, XXII, İst. 1977,

[7] Bakınız, Abdurrahman Güzel, Süleyman Hâkim Ata’nın Bakırgan Kitabı Üzerine Bir İnceleme, Ankara-2008 (2. Baskı) 59 ve devamı.

[8] Bakınız Akparti (1 Kasım 2015 seçimi) Seçim beyannamesi, s:22

[9] Bakınız: (Ek:10/6/1949 – 5438/1 md, Ek: 1/3/1950 – 5566/1 md.; Değişik: 7/2/1990 – 3612/5 md.)

[10] Bakınız: Abdülkadir SEZGİN, Hacıbektaş Veli ve Bektaşilik, 281-282 Ankara-2012

[11] Osmanlı ve Cumhuriyet’in “MEŞAYİH KURULU (Dergâhlar ve Tekkeler) MEVZUATI”NA DAİR makale : 1 Tüzük ve 8 Yönetmelik’ten oluşan mevzuat metni bu sayfalarda daha önce neşredilmiştir.

Dr. Abdülkadir Sezgin
Abdülkadir Sezginbilgidrsezgin@hotmail.com
1946 Yozgat doğumlu. Kamudan emekli.Sosyoloji doktoru.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments