EKMEĞE DAİR

Efendi Barutçu

KORONA SONRASI – 3

Bu haber 17 Eylül 2020 - 20:18 'de eklendi ve 178 kez görüntülendi.

KORONA SONRASI – 3

Safter TANIK

Türkiye için, fırsat ve riskler nelerdir? 

Türkiye’nin; Balkanlardan Orta Asya’ya, Kafkaslardan Kuzey Afrika’ya hatta içine uzanan geniş bir hinterlandı var. Bu da; değişen dünyada, Türkiye’ye bölgesel güç olma fırsatı veriyor. 

Buna karşılık; hayat alanı boş değil, aksine küresel güçlerin stratejik ve ekonomik çatışma alanı. Bu da;  dış siyasette, dengeli ve çok yönlü bir politika izlemesini gerekli kılıyor. 

Türkiye, bu beceriyi gösterse bile; birlik-beraberliğini koruması, güçlü olması gerekir. İşte; o zaman, bölgesel güç olur. 

Güçlü ülke kimdir? 

“Türkiye güçlü bir ülkedir” demekle, güçlü olunmaz. Bunun; kriterleri var, ülkelerin güç sıralaması da buna göre yapılıyor.

Bilgi-teknoloji seviyesi, askeri güç, ekonomik büyüklük, mali kaynak yeterliği, insan sayısı, coğrafi alan genişliği ise bunun kriterleridir.

Güçlü ülke;  teknolojik gelişimde ön sıralarda yer alan ya da bunun takipçisi olan, yerli savunma sanayisi bulunan, mali kaynak sıkıntısı çekmeyen, tarımda kendi-kendisine yeten hatta çevresini besleyen, sanayileşmiş, üreten ve tasarruf eden bir ülkedir. 

Bilgi-teknolojiyi üretmeyen ya da gelişiminin gerisinde kalan, yerli savunma sanayisi olmayan, mali kaynak sıkıntısı çeken, bunda sürekli dışa bağımlı olan, temel gıda ürünlerini ithal eden, sanayileşemeyen, üretmeyen, ürettiğinden çok tüketen bir ülkenin ise; “bölgesel güç” olması beklenemez. Bunun için; Türkiye’nin, güçlü bir mali-ekonomik yapıya sahip olması gerekir. 

Yeterli mali-ekonomik yapıya, neden sahip değiliz? 

Yetersiz mali-ekonomik yapının temel nedeni emperyalizm ve dayatmalar olsa da; bunu boşa çıkaracak, gelişmeyi sağlayacak, doğru-devamlılık gösteren bir siyasetin ortaya konulamamasıdır.   

Niçin?     

Siyaset, sevk ve idare sanatıdır. Aleyhteki bir durumu lehe çevirme, doğacak sonuçları önceden görme ustalığıdır. Bu da; misyon-vizyon sahibi olmayı, uzun vadeli düşünmeyi, plan-programı, kararlılığı, risk almakla birlikte temkinli hareket etmeyi gerekli kılar. 

Küçük hedefler, günü kurtarma, kolaycılığa kaçma, deneme-yanılma ve popülizm; kısa vadede başarı getirdi ise de, eskiyi aratan vahim sonuçlar doğurdu. Hata-yanlıştan dönme ise; hem zaman kaybettirdi, hem de büyük bir bedel ödetti.      

1980 Sonrası  

Türkiye; içine düştüğü mali-ekonomik sıkıntı, ABD-IMF ve Dünya Bankası kıskacı sonucu, 24 Ocak 1979 Kararları ile küresel sisteme geçiş yaptı, 12 Eylül 1980 Darbesi ile de entegrasyonu başlattı. 

İnsanı merkeze koymayan, bir sistemin inşasına girişildi.  

Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) işlevsiz kılındı, plan-programları rafa kaldırıldı.  

Devletin; sermaye, mal-hizmete yönelik müdahale-kontrolünü zaman içinde kaldıran bir politika izlendi. 

Kontrollü kambiyo rejiminden yarı kontrollü kambiyo rejimine geçildi, sabit kur sistemi benimsendi, faiz ve fiyatlar serbest bırakıldı.

Tarım-sanayi-hizmet alanında var olan kurum ve KİT’lerin (Kamu İktisadi Teşebbüsleri) gözden çıkarıldığı, ekonomi alanının tamamen özel teşebbüse bırakıldığı bir yola girildi. 

Özal Modeli

Özal Modeli; öncelikle, sıkı para politikasını içeriyordu.      

Kurun yüksek, ücretlerin düşük tutulması, ihracatta teşvik primi ile reel faize dayanıyordu. Amacı ise; kamu giderleri ve ithalatı kısmak, ihracatı arttırmak, yurtiçi yerleşiklerin yurtdışındaki paralarının ülkeye transferini sağlamak, yastık altı tasarrufu sisteme kazandırmaktı. Yani bütçe-cari açığı azaltmak, enflasyonu düşürmek,  sermaye birikimini güçlendirmekti.

1980’de, dolar kuru; 77 TL, büyüme hızı; % -2,8, bütçe açığı; % 22, ihracatın ithalatı karşılama oranı; % 36, enflasyon; % 107, işsizlik; % 8,2 iken, 1982’ye gelindiğinde, dolar kuru; 156 TL, büyüme hızı; % 3,1 bütçe açığı; % 8,  ihracatın ithalatı karşılama oranı; % 64,  enflasyon; % 25, işsizlik; % 7,8 oldu. 

Bütçe-cari açık ve enflasyonda bir başarı var ise de; büyüme yetersiz kaldı,  işsizlikte ise değişen bir şey olmadı.  

Eleştiriler 

Hükümetin büyüme ve işsizlikteki yetersizliği eleştiri konusu olurken; Turgut Özal, “bunun serbest piyasa ekonomisine geçişte, uygulanan kemer sıkma politikasından kaynaklandığını, geçici bir durum olduğunu” söyledi. 

Sanayileşme Tartışması

Asker; ülkenin, döviz kıtlığından kurtulmasından memnundu. Yanlış bulduğu ise; modelin sanayileşme hedefini içermemesi, işleyişinin bir süre sonra durması ihtimali idi. 

Bu; ekonominin başı Özal’a muhalif çevrenin de, sık-sık dile getirdiği bir şeydi. Bir kısım bürokrat-yerli büyük sermayenin devreye girmesi ise “Güney Kore Modelini” gündeme taşıdı.                

Model; Güney Kore’de olduğu gibi, yerli büyük sermayeden her birinin bir sanayi iş kolunda öne çıkmasına, bunların tüm yerli-yabancı kaynaklar ile finanse edilmesine dayanıyordu. 

Özal’a göre; Güney Kore Modeli, Türkiye için geçerli değildi.  Zira O’na göre; Türkiye sanayileşecekse, bu kamu ya da yerli sermayenin değil,  küresel sermayenin gerçekleştirebileceği bir şeydi. Türkiye’nin kalkınması da ancak hizmetler sektörü ile mümkündü.

Aslında söylemek istediği; küresel işbölümünde, Türkiye’ye düşenin hizmetler sektörü olduğu idi. 

Sistemin Alarm Vermesi

81’de başlayan ekonomik büyüme, 82’nin ikinci yarısında daralmaya dönüştü. Bunun yanı sıra mevduat faizlerindeki artış, kredi faizlerinin yükselişini getirdi. Bu da; küçük sermayenin iflasını getirirken, büyük sermayeyi bile zora soktu. 

1982 Banker Krizi 

18 Haziran 1982’de, Bankalar; 40 bankanın katılımı ile yapılan toplantı sonucu, “bankalar bundan böyle bankerlere-bankerler aracılığı ile tasarruf sahibine mevduat sertifika satışı yapmayacaktır” şeklinde bir karar aldı.

Karar ardından, 19 Haziran 1982’de; “Banker Kastelli” olarak tanınan Cevher Özden, İsviçre’ye kaçtı. 

Banker Kastelli’nin İsviçre’ye kaçışıyla; elinde mevduat sertifikası olan, adı geçen bankaya başvurdu, faizi düşünmeksizin anaparayı çekmek için kuyruğa girdi. Bu da; İstanbul Bankası, Hisarbank, Odibank, İşçi Kredi Bankası, Bağbank, İstanbul Emniyet Sandığı, Anadolu Bankası ve Töbank’ın sıkıntıya girmesine, yıllarca sürecek banka tasfiye işleminin başlamasına yol açtı.

Krizin Faturası  

İstanbul Bankası, Hisarbank, Odibank ve İstanbul Emniyet Sandığı; TC Ziraat Bankası’yla, Töbank; T. Halk Bankası’yla, Anadolu Bankası; T. Emlak ve Kredi Bankası’yla birleştirildi, İşçi ve Kredi Bankası ile Bağbank ise hazineye devredildi. 

Zarar; önce birleştirilen bankaya, daha sonra hazineye, nihayetinde vergi ya da enflasyon ile halka fatura edildi.

Banker olayı bittiğinde; 2 banker öldürüldü, 10’u kaçtı, 5’i gözaltına alındı, 5’i tutuklandı, 12’sinin iflası istendi. 200.000 civarındaki tasarruf sahibinin alacağı ise; normal dairenin 3 milyon TL olduğu bir dönemde, 75 milyar TL’yi buldu.  

Olayın Arka Planı 

Özal’ın reel faiz uygulamasının, biri; yastık altı tasarrufun sisteme sokulması, diğeri de yurtiçi yerleşiklerin yurtdışındaki parasının ülkeye transferi gibi iki hedefi vardı. Zira 1978-1980 döneminde; mevduat reel faizi, % – 15,4 idi. Bu da; tasarrufun bir kısmını, “yastık altı ” denilen sistem dışı alana itmişti. Türklerin; yurtdışında ciddi tasarrufu vardı, ancak kayıt dışı sermaye banka kayıtlarında gözükmek istemiyordu. İşte; bu iki sebep, bankerlerin filizlenmesini sağladı.

Büyük Bankaların Direnişi  

Faizler serbest bırakıldı ise de; Bankalar, dört büyük bankanın baskısı ile mevduat sahibine enflasyon altında faiz vermeye devam etti.

Mevduat Sertifikası Çözümü 

Nama veya Hamiline Mahsus Vadeli Mevduat Sertifikası, bankalar arası rekabeti getirdi. Bankaların; bankerlerebankerler aracılığı ile tasarruf sahibine, nama veya hamiline mahsus vadeli mevduat sertifikası satması ise bankerlere olan güveni sağladı.

Hamiline Mahsus Vadeli Mevduat Sertifikası; kayıt dışı sermaye için de bir fırsattı. Zira tanınmak-açığa çıkmak, kayıt dışı sermayenin çekincesiydi.   Haliyle kayıt dışı sermaye; banka kayıtlarında gözükmemek için, “Banker” denilen bir aracıyı tercih etti. Bu da; bankerlerin, iş hacmini inanılmaz bir boyuta çıkardı.

Çılgınlık

Bankerler; para sahibine, teminat olarak faiz kuponunu kestiği banka mevduat sertifikasını verdi, ilave faiz taahhüdünde bulundu. Bu durumda; tasarruf sahibinin anaparası garanti, faiz ise riskti. Ancak; bu, banka faizi ile kıyas edildiğinde inanılmaz ölçüde cazipti. Bu da; elinde avucunda olandan, evini satana kadar, birçok kişiyi peşinden sürükledi. 

Saadet Zinciri 

Bankerler; bir, iki faiz ödemesinden sonra sıkıştı. 

Faizi ödemek için; para toplamak, para toplamak için de; daha yüksek faizi taahhüt etmek zorunda kaldılar. Ancak; bir şartla, “teminat olarak kısmen banka mevduat sertifikası vermek” kaydıyla. Bu sefer; tasarruf sahibinin, kısmen de olsa anaparası tehlikede idi. İtiraz edenler, faizden feragat edip anaparasını çektiler. Kabul edenler ile gaza gelip teminat istemeyenler ise bir risk üstlendi. 

Banker İflasının Başlaması ve Hız Kazanması

Banker iflasları; 1981’in sonbaharında görülmeye başlandı, 1982’nin başından itibaren de hız kazandı. 

Bankerlik kurumu; kaynak girişi ile fayda sağladı ise de, başlattığı faiz yarışıyla sermaye piyasasına zarar veren, tehdit eden bir kurum haline geldi. Öyle ki kredi faizleri, büyük sermayenin bile kaldıramayacağı bir yük oldu.           

Banker Kastelli’nin Sıkıntıya Girmesi

Bankerlerin birer, ikişer batışı; banker piyasasının en büyüğü olan Banker Kastelli’yi de sıkıntıya soktu.   

Banker Kastelli; bankerler tarafından toplanan 150 milyar TL’nin, 100 milyar TL’sine hükmediyordu.

Batışı; mali piyasada, bir krize yol açabilirdi. Bu nedenle Özal;  Banker Kastelli’ye, TC Ziraat Bankası ve Pamukbank’tan sağlanacak krediler ile destek vermeyi düşündü. Ancak; girişimi, sonuçsuz kaldı.

Banker batışının artması ile birçok Banka, bankerlere-bankerler aracılığı ile tasarruf sahibine yaptığı mevduat sertifika satışını durdurdu. 

Bunun sonucu olarak; Banker Kastelli’ye destek veren, sadece iki banka kaldı. Bunlar da; Çavuşoğlu-Kozanoğlu grubunun Hisarbank’ı, Özer Çiller’in başında bulunduğu İstanbul Bankası idi. 

Banker Kastelli; Hisarbank ve İstanbul Bankası’nın mevduat sertifikaları sayesinde, faaliyetini zar-zor sürdürüyordu. Topladığı paranın; kendisine kalan kısmını, hızla değer kazanacak gayrimenkullere yatırmıştı. Zamana ihtiyacı vardı. Faizin durması, gayrimenkullerinin değerlenmesi ile de büyük bir kara geçebilirdi. 18 Haziran 1982 Bankalar Kararı; faaliyetinin sonunu getirdi ise de, O’na bir fırsat sundu. Ancak; düşündüğü, boşa çıktı. Zira önemli kişilere zarar vermişti.  

Turgut Özal ve Kaya Erdem’in İstifası 

“Banker Kastelli” diye tanınan Cevher Özden’in İsviçre’ye kaçışı; toplum- asker-siyasi çevrede önemli bir tepkiye yol açtı, o güne kadar yapılamayan eleştiri ve tartışmalar gündemde yer aldı.  14 Temmuz 1982’de ise; Turgut Özal, ardından Kaya Erdem görevinden istifa etti. 

Toplumun Düşünce Tarzının Değişmesi 

Faiz oyununda; kaybedenler olduğu gibi, kazananlar da vardı. 

Kaçanlar ve zamanında girip çıkanlar kazanmış, trenin son vagonuna binenler ise kaybetmişti. 

Kazananlar; yeni bir oyunu dört gözle beklerken, kaybedenler de; “yeni oyundan, nasıl karlı çıkılır?” gibi bir hesabı yapıyordu.

Yani toplum; bir kere, “kısa yoldan, köşe dönmenin” hazını almış, acısını tatmıştı. Bu da pragmatik ve popülist siyasetçileri öne çıkardı.

Özal’ın 1983 Ekonomik Modeli  

Özal, Kasım 1983’te başbakan oldu. 

1984’te; küresel ekonomi, bilişim-teknoloji devrimi ile büyüme sürecine girdi. Bu da O’nun şansıydı. 

1980-1982’deki sıkı para politikasına oranla, gevşek bir para politikası izledi. 

Döviz kurunu yüksek tuttu, ihracat ve yurtiçi yerleşiklerin yurtdışındaki paralarının transferini teşvik etti, mevduat-krediye getirilen faiz tavanı uygulamasını sürdürdü, maaş-ücretler üzerindeki baskıyı azalttı. 

Makul bir bütçe ve cari açığı hedefledi.               

Ekonomiye canlılık kazandırmak için; ulaşım-iletişim-enerji alanındaki altyapı yatırımlarını başlattı.       

Kalkınmada; hizmetler sektörünü (Turizm, inşaat, inşaat-taahhüt, gemi inşaat, kara-deniz-hava taşımacılığı, transit ticaret, perakende-toptan ticaret, bankacılık ve sigortacılık hizmetleri), öne çıkardı. 

Sanayide; Batı’nın terk ettiği, yükte ağır; pahada hafif, çevreye zararlı “deri, tekstil-hazır giyim, çimento, inşaat demiri, seramik” gibi, sanayi işkollarına yönelik yatırımları teşvik etti.

Modelinde, tarımda; kendi-kendine yetme, sanayide; sanayileşme hedefi yoktu. Bu; her ne olursa olsun, döviz girdisi yoluyla sermaye birikimini hedefleyen, pragmatik, kolaycılığa kaçan, küresel piyasa gerçeğine uygun bir modeldi.

Modeli; 1989’a kadar, iyi işledi. 

Bütçe ve cari açık, makul bir seviyede kaldı. İçinde hayali de olsa, ihracat; arttı, ihracatın bileşimi değişti. Sanayi ürünleri ihracatı, tarım ürünleri ihracatını geride bıraktı. Turizm; kayıt dışı sermayenin, rağbet ettiği alan oldu.

1989’da; küresel ekonomi, durgunluğa girdi. Ayrıca küresel piyasada rekabetçi olduğumuz mallarda, yeni rakiplerin rekabeti ile karşılaşıldı.  Bunların ortaya çıkışı ise; IMF’nin krize giren ülkelere, bu tür malların üretim-ihracatını tavsiye etmesi ile ilgili idi. Neticede; ihracatta, düşüş başladı.          

Hizmetler sektöründeki gelişim, bilişim ürünlerinde önüne geçilemez yoğun bir ithalatı doğurdu. 

Küresel piyasada rekabetçi olduğumuz malların fiyatı düşerken, artan ücretler ile üretim maliyetimiz yükseldi. Teşvikler; arttırıldı, ancak bir ihracat artışı sağlanamadı. Buna karşılık; kambiyo rejimi nedeniyle, ithalatta bir kısmaya gidilemedi. Bu da hem bütçe, hem de cari açığın büyümesini getirdi. Haliyle dövize, bir çare düşünüldü.  

Küresel Bankaların Agresif Tutumu 

Küresel Bankalar; 1982’den itibaren alacaklarını tahsile yöneldiler,   “yüksek faiz-kısa vadeli kredi” politikasını benimsediler. Bu durum;  “Meksika-Brezilya-Arjantin-Venezuela-Şili-Ekvator- Kolombiya-Peru-Bolivya-Uruguay-Nijerya-Tunus-Yugoslavya Fildişi Sahili-Filipinler” olmak üzere 15 ülkenin iflasını getirirken, kredi bulmayı güçleştirdi.

Sıcak Para Politikası 

Özal’ın; sermaye birikimi sağlamada, ihracat ve yurtiçi yerleşiklerin yurtdışındaki parasının transferi dışında, düşündüğü bir kaynak ise o günlerde kendini gösteren-gittikçe önem arz eden-kontrolsüz hareket eden adına “sıcak para” denilen kaynaktı. Bunun girişi sağlanabilirse, döviz ihtiyacı karşılanabilirdi. 

Bu amaçla; 1984’te döviz mevduat hesapları serbest bırakıldı, 1988’de bankalar arası borçlanma piyasası kuruldu, mevduat ve kredilere uygulanan faiz tavanı kaldırıldı, 1989’da da 1567 Sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu 32 sayılı Kararname ile kaldırıldı, serbest kambiyo rejimine geçildi. 

Bütçe Açığına Çözüm 

1985’te; Katma Değer Vergisi Kanunu (KDV) çıkarıldı, ihracatçıya KDV iadesi sağlandı. Dolaylı vergiler arttırıldı, doğrudan vergiler düşürüldü.                             

Şansı Yaver Gitti 

Küresel ekonominin durgunluğa girdiği ve mali-ekonomik dengenin bozulduğu 1989’da; başarı grafiği zirvede iken, cumhurbaşkanı olması ise şansı oldu.  

Bütçe ve Cari Açığın Büyümesi 

Küresel piyasadaki durgunluk-rekabet, siyasi mücadele-popülizm; hem bütçe, hem de cari açığın büyümesini doğurdu. Bu da enflasyon ve faizlerin yükselişini getirdi. 

IMF’nin Özelleştirme Baskısı 

Mevcut ekonomik durum ve enflasyon, IMF’nin eleştirisini getirdi. IMF’ye göre; çözüm, PTT’nin T’sinin özelleştirmesiydi. Bu konuda; ABD merkezli yatırım bankası Morgan Stanley’in de, bir aracılığı söz konusu idi.   

Kur Riski-Açık Pozisyon

1991’de; Rusya-eski Doğu Bloku ülkelerin, açık pazar haline gelmesi ile küresel ekonomi bir büyüme sürecine girdi. Bu da; bizde, “bavul turizmi” şeklinde kendini gösterdi.     

Türkiye; bavul turizm gelirinden önemli bir döviz girdisi sağlar iken, aynı zamanda sıcak paranın tercih ettiği bir ülke oldu. Zira sermaye piyasasında, kolaylıkla girip-çıkmasını engelleyen bir kural yoktu. Bir de inanılmaz bir kar vardı.  

Döviz kurunun düşük tutulması, TL faizlerinin yüksek olması, kamu borçlanmasının artması; bankaları, sağladıkları dış krediyi, TL bazında kamu iç borçlanma kâğıtlarına plase etmeye yöneltti. Bu hem kamunun borç bulmasını kolaylaştırdı, hem de bankalara büyük karlar sağladı.

Moda Haline Gelmesi 

Döviz girdisi olsun, olmasın; kurun kıpırdamadığını gören gerçek ve tüzel kişiler, döviz bazında borçlandı ya da aradaki farktan istifadeyi sağlayan işlemlere başvurdu.

Böylelikle, piyasada; “vadeli piyasa” dışında, bir de kur riski ortaya çıktı. 

Vadeli piyasa nedir? 

Banka kredi yeterliliği olan satıcının; vadeli mal satışı ile ikinci kişiyi, onun da başka bir kişiyi finanse ettiği, teminat olarak vadeli çek ya da senedin kullanıldığı, adına “satıcı kredisi” denilen finansman şeklidir. 

Büyümede; vade uzamasıyla küçük sermayeye ek finansman sağlarken, küçülmede ise vade kısalmasıyla toplu iflası getirdi.  

1994 Mali Krizi 

Haziran 1993’te Tansu Çiller, başbakan oldu. 

Bütçe ve cari açığı büyüyen, bir ekonomi devraldı. Bir de; üzerinde, IMF’nin “enflasyon bahanesi ile özelleştirme” baskısı vardı.

1993 verilerine göre, milli gelir; 178,4 milyar dolar, net dış borç stoku 40 milyar dolar, iç kamu borcunun GSYİH oranı % 13, bütçe açığının milli gelire oranı  % 6,70, ihracatın ithalatı karşılama oranı %52,1 idi. 

İhracatın ithalatı karşılama oranı; % 52,1 ise de, buna bavul turizminin getirdiği döviz girdiği dâhil değildi. Ülkeye giren bol para da, cari açığı kapamada bir sıkıntı yaratmıyordu. Bu nedenle öncelikle bütçe açığını dikkate aldı. 

1989 sonrasında; bütçe açığının, kısa vade-yüksek faizi içeren banka kredileri ile kapatılması bir adet haline gelmişti. Haliyle bütçe açığının en önemli nedeni faiz giderleriydi. 

Kamu borçlarını; TC Merkez Bankası avansları ile kapamayı, bu yolla da faiz giderlerini düşürmeyi düşündü.“Bir deneyelim” dedi. Ancak; doğru gözüken bu hamlesi, çok pahalıya mal olacaktı. Zira sermaye piyasasında; “Kur Riski-Açık Pozisyon” gibi, kaygan bir zemin vardı. Tehdite karşı, bir kural-tedbir yoktu. Kolaylıkla maniple edilebilirdi.

Safter TANIK
Safter TANIKsaftertanik@hotmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments