ÜlkücüMilliyetçiTürkçüTürkeşÜlkü OcaklarıdövizakpchpmhpAhmet b.karabacakhasan külünk
DOLAR
17,9318
EURO
18,3278
ALTIN
1.033,60
BIST
2.785,16
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
28°C
İstanbul
28°C
Az Bulutlu
Perşembe Açık
30°C
Cuma Az Bulutlu
29°C
Cumartesi Az Bulutlu
29°C
Pazar Az Bulutlu
28°C

GIDA YÖNETİMİ   

GIDA YÖNETİMİ   
06.07.2022
0
A+
A-

GIDA YÖNETİMİ   

Safter TANIK

“Gıdayı kontrol eden, topluma hükmeder. 

Temel gıda ürünleri; küresel güçlerin, para ve enerjiden sonra en çok başvurduğu siyasi bir operasyon aracıdır. 

Gıdada; yeterli olmayan bir ülke, tam bağımsız olamaz. Siyasi iktidar da varlığını uzun süre sürdüremez. Zira böyle bir ülke gıda operasyonuna açıktır, toplumu provoke etmek-yönlendirmek kolay bir iştir.  

Tarım; üreticiden-tüketiciye varan, plan-program-kontrolü içeren bir sistemi gerekli kılar. 

Tarımı kendi işleyişine bırakmak, sistem değildir. Sistemsizliktir. Bu; toprağın boş kalması-tarım dışı kullanımı, ithal girdi payı ve ithalatın artması, üretimde düşüş, verimde azalma, stokçuluk, manipülasyon gibi vahim sonuçları doğurur. 

Tarımda; üretim girdileri ile ürün pazarlaması halkasında; köylünün yatırım-üretimini maliyetli ve ürününü değersiz kılan, sunduğu kredi cazibesiyle köylüyü borç batağına sürükleyen, varı yoka dönüştüren- fiyatı belirleyen-tırmandıran tekelci bir piyasa var. Palyatif tedbirler ile de tarım ve gıda sorunu çözülemez. 

Tarım alanının daralmasına-boş kalmasına, üretim girdilerinde ithal payının artmasına, ciddi yapısal sorunlara rağmen; Türkiye, hububat ve kısmen ayçiçeği dışında, şeker-baklagiller (kuru fasulye-mercimek hariç)-patates-et-süt-sebze-meyvede yeterli bir ülke konumundadır. 

Gıdayı Kontrol Eden Topluma Hükmeder 

Temel gıda ürünleri; küresel güçlerin, para ve enerjiden sonra en çok başvurduğu siyasi bir operasyon aracıdır.

Tohum-gübre-zirai ilaç vb. üretim girdileri ile hububat-yağlı tohumlar-şeker-et-süt gibi temel gıda ürünlerini ithal eden bir ülkede; kıtlık-bolluk-fiyat, küresel ve ülkedeki tekelci şirketlerin insafına kalmıştır. Bu da siyasi iktidarı muktedir olmaktan çıkarır.    

Gıda; aynı zamanda, siyasi iktidarın topluma hükmekte kullandığı önemli bir araç oldu. 

Örneğin; 

Endonezya’da, adı yolsuzluk ve kirli ilişkiler ile anılan Suharto; günde 2 dolar bile geliri olmayanlara yaptığı gıda yardımı sonucu, 32 yıl iktidarda kaldı. 1997 Asya Krizi sonrasında; IMF’nin dayatmasıyla fakir halka yaptığı gıda yardımını kesti, kesmesi ile halk ayaklanması sonucu devrildi, en kötü adam olarak anılmaya başlandı.       

Gıdada Yeterli Olmak  

Gıdada; yeterli olmayan bir ülke, tam bağımsız olamaz.  Siyasi iktidar da varlığını uzun süre sürdüremez. 

Zira böyle bir ülke; gıda operasyonuna açıktır, toplumu provoke etmek ve yönlendirmek kolay bir iştir. Bu da; hububat-yağ-şeker-patates-et-süt gibi temel gıda ürünlerinde yeterli olmayı gerekli kılar.  

1924-1980 Tarım Politikası 

Gıdada; yeterli olmak, cumhuriyetin kurucularının temel hedefi oldu. Bunun için; tarımda, yeni bir sistemin inşasına girişildi.   

Köy Kanunu

1924’te, Köy Kanunu çıkarıldı. 

Köy Kanunu; köye tüzel kişilik kazandırırken, devlete köy ve köylüyü yönlendirme denetleme görevi getirdi. 

Günümüzde; köylerin Büyükşehir’e bağlı bir kasabanın mahallesi haline getirilmesi ise, Köy Kanunu’nun delinerek meraların köylünün tasarrufundan çıkarılmasından başka bir şey değildir. 

Köylüyü Tefeciden ve Feodal Ağadan Kurtarmak

1924’te; TC Ziraat Bankası öncülüğünde, Tarım Kredi Kooperatifleri kuruldu. Kuruluş nedeni ise; köylüyü, batıda; tefeciden, vurguncudan, doğuda da feodal ağadan kurtarmaktı.

Aşar Vergisinin Kaldırılması   

1925’te, Osmanlı’nın bir mirası olan Aşar Vergisi kaldırıldı.

Aşar (öşür), onda bir demek. 

Osmanlı’da; önceleri tarım ürünlerinden % 10 oranında alınan bu vergi, iltizam sistemine geçiş ile mültezimlerin insafına kaldı. 

1800’lerde, ürün-bölgesine göre; % 30, hatta % 50’ye kadar çıktı. Bu da; köylüyü ezen-toprak mülkiyetinden kaçmaya zorlayan, toprak anlaşmazlığı ile gençlerin dağa çıkmasına yol açan bir sonucu doğurdu. 

Aşar Vergisinin kaldırılmasının diğer bir nedeni ise Tütün Reji Şirketi’ni etkisiz kılmaktı. Aşar Vergisinin kaldırılması ile Tütün Reji Şirketi; önemli bir gelir kaybına uğradı, faaliyetini sürdüremez hale geldi.  

Tütün Reji Şirketi’nin Millileştirilmesi

Aşar Vergisinin kaldırılması ile Fransız Tütün Reji Şirketi, tüm hak ve yükümlülükleriyle satın alınarak devletleştirildi. Bu da; TEKEL (Tütün, Tütün Mamulleri, Tuz ve Alkol İşletmeleri) dediğimiz, KİT’in temelini oluşturdu.

Tütün Rejisi nedir?

1881’de, Osmanlı kamu borcunun tahsili amacıyla Düyun-u Umumiye kuruldu.

Düyun-u Umumiye idarecileri; çok geçmeden, Aşar Vergisi gelirinin % 10’unun tütün ile ilgili olduğunu gördü. Bunun için; Girit-Cebel-i Lübnan hariç, ülkedeki tütünle ilgili tüm vergileri toplayacak, ürün ekim-kontrolü-alım-satımı vb faaliyetleri yürütecek bir şirketin kurulmasını kararlaştırdı. Osmanlı yönetimi; bunu, “tütün ziraatına fayda sağlayacağı” düşüncesi ile de kabul etti. 

1883’te; Osmanlı Devleti, Düyun-u Umumiye ve üç bankacılık grubunun (Die Österreichische Kreditanstalt, Banker S.Bleichröder, Osmanlı Bankası) iştiraki ile “Tütün Reji Şirketi”  kuruldu. Osmanlı yönetimi de tütün ile ilgili tüm hak-imtiyazı bu şirkete devretti.

Tütün Reji Şirketi’nin ortakları arasında yer alan banker ve bankalarda,  Rothschild Ailesi’nin ortaklığı bulunması ise; Şirket’in, küresel özellikte olduğunu gösteriyordu.   

Şirket, tütün ekimini izne bağladı. Ürünün saklanmasını-kaçak ekim-satışını önlemek için, “Kolcu” adı verilen kişilerden oluşan özel bir güvenlik teşkilatı kurdu. Kolcuların fevri-agresif davranışları ise köylüler ile kolcular ve zabıta arasında vuku bulan çatışmaları getirdi.   

Ortaya çıkan çatışmalarda, binlerce kişi hayatını kaybetti, çok söylenen çökertme türküsünün hikâyesi de bununla ilgilidir.

Göbek atanlara bakılırsa, hikâyesini bilenin az olduğu görülüyor. Zira bu; Tütün Rejisine tütün satmayan Bodrum çiftçisinin ürününü İstanköy’e götürüp satan Halil Efe’nin, kolcular tarafından acımasızca öldürülmesi üzerine yakılan bir türküdür. 

1911’de; Tütün Reji Şirketi’nin, devletleştirilmesi kararlaştırıldı. Ancak Trablus ve Balkan Savaşları nedeni ile kararın uygulamasına geçilemedi. Alınan 1.500.000 Osmanlı Lirası karşılığında da; imtiyaz süresi, 1914’ten başlamak kaydıyla 15 yıl uzatıldı.

Şeker Pancarı Ekiminin Teşvik Edilmesi

1926’da, Alpullu Şeker Fabrikası ile Uşak Şeker Fabrikası faaliyete geçti.

Alpullu Şeker Fabrikası yatırımına, şeker kralı Hayri İpar ve Kazım Taşkent öncülük etmiş ise de; T. İş Bankası’nın % 68, TC Ziraat Bankası’nın da % 10 oranında iştirak ettiği bir yatırım oldu. 

Uşak Şeker Fabrikası yatırımı ise müteşebbis Nuri Şeker tarafından gerçekleştirildi. Bunda Mustafa Kemal Atatürk ve Latife Hanımın desteğini de göz ardı etmemek gerekir. 

Amaç, şeker pancarı ekimini teşvik etmekti. Nedeni ise şekerin çok pahalı oluşu idi. Öyle ki 1927’de, bir kilo şeker; 3,75 kg buğday, 6,61 kg mısıra eş değerdeydi.    

Modern Tarım İşletmesi Deneyimi 

Köylüye, modern tarım ve hayvancılıkta örnek olmak amacıyla Atatürk Orman Çiftliği yatırımına girişildi.

Bireysel Teşvik Fayda Sağlamadı 

1927’ye gelindiğinde; Tarım Kredi Kooperatiflerinin kurulmasına, Aşar Vergisinin kaldırılmasına, Fransız Tütün Reji Şirketi’nin millileştirilmesine rağmen, tarım sektöründe fazlaca değişen bir şey olmadı.    

13.6 milyon nüfusun % 75.6’sının kırsal kesimde yaşamasına, % 80.9’un geçinimini tarımda sağlamasına karşılık; ekilen alan 4.3 milyon hektar, kullanılan değişik tarım makine sayısı da 15.700 oldu.   

Köylü nüfusun % 22’sinin iş hayvanı yoktu, aile başına bir karasaban bile düşmüyordu. Tahıl üretimi, küçükbaş-büyükbaş hayvan sayısı da 1914’ün epey gerisindeydi.    

Gerçi şeker pancarı ekiminde bir artış sağlanmış, dağlık-ormanlık bir bölge olan Rize ve çevresinde çay yetiştiriciliği denemesi olumlu sonuçlar vermiş ise de, tarımda düşünülen hedeflerin çok gerisinde kalındı. 

Kısaca; köylünün, bireysel girişim ile kalkınmasını beklemek bir netice vermedi.  Topraksız köylüye toprak dağıtmak, köylüyü kooperatifler ile üretim-tüketim zincirinin her halkasında organize etmek, desteklemek, ürününü değerli kılmak, devletin de KİT’ler ile aktif bir rol alması gerekli oldu.  

Toprak Reformu

Üç aşamalı, bir tarım programı ortaya kondu. Bunun; birinci aşaması, toprak reformuydu. 

Kırsal kesimdeki nüfusun % 17’sinin toprağı yoktu; ekili toprakların % 35’i 33 bin civarındaki ailenin mülkiyetindeydi, kontrol ettiği toprak büyüklüğü ise sekiz milyon hektarı buluyordu. Bu; toprak reformunun, ne kadar zor olacağını gösteriyordu.   

1925’te; 200 dönüme kadar hazineye ait arazilerin, topraksız köylüye taksitle satışı kararlaştırıldı. Ancak o günün gerçekleri ile uyuşmayan bu karar bir sonuç vermedi.            

1926’da topraksız köylüye toprak dağıtımını içeren İskân Kanunu çıkarıldı, ancak teknik nedenler ile uygulamaya gidilemedi. 

Kanun’da 1927 ve 1929’da yapılan değişiklikler ile uygulamaya geçilebildi; hazineye ait 1,5 milyon hektar arazi, yerleşik-göçmen-göçer çiftçi ailesine dağıtıldı.

1934’te çıkarılan yeni İskân Kanunu ile feodal beylere ait ya da onların toprak tahsis ettiği ağa-şeyhlerin bazı gayrimenkullerine el kondu. 

Mustafa Kemal Atatürk; 1937’de TBMM’nde yaptığı bir konuşmada, “topraksız köylü bırakılmayacaktır” dedi ve “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun” çıkarılmasını istedi.

Kanun, büyük toprak sahipleri ve feodal beylere ait toprakların bir kısmının kamulaştırılmasını içeriyordu. Bu nedenle büyük toprak sahipleri ve doğuda feodal beylerin isyana varan bir direniş ile karşılaşıldı.

1938’e kadar; 48.411’i yerleşik, 7.886’sı göçer, 32.398’i de göçmen olmak üzere 88.695 topraksız çiftçi aileye toprak dağıtıldı.

Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu 1945’te çıktı, ancak askıda kaldı. 1950’de yapılan değişiklik ile de toprak reformu olmaktan çıktı.

Kısaca; düşünülen anlamda, bir toprak reformu yapılamadı. Bu da bey-ağaların direnişi ile liberal düşüncenin siyasette tekrar öne çıkmasından kaynaklandı.

Kooperatif Sistemden İstifade Edilmesi 

İkinci aşamada, kooperatif sistemin inşa ve uygulamasına geçildi.

1924’te kurulan Tarım Kredi Kooperatifleri, başarılı bir sonuç vermedi. Zira sistem; köylünün birlikler kanalıyla şahsi güvenirliği-ticari faaliyet hacmine göre, TC Ziraat Bankası’ndan kredi kullanmasına dayanıyordu. Kullanacağı kredinin teminat bacağı yoktu,  bu da kredi kullanımını zorlaştırıyordu.

Köylünün sorunu, sadece kredi bulmak ile sınırlı değildi. Ürünü, değeri üzerinden satmakta da önemli bir problem ile karşılaşmaktaydı. 

Ürünü değeri üzerinden satmasını mümkün kılmak,  değerlendirmek, ek kazanç sağlamak, tefeci-vurguncu-feodal beyden kurtarmak için de bir sistemim inşası gerekli oldu. 

1929’da, Tarım Kredi Kooperatifleri yeniden yapılandırıldı.

1932’den itibaren TC Ziraat Bankası; hükümetin tespit ettiği taban fiyatı ile piyasa fiyatı üzerinden, peşin ödeme yaparak, buğday alımı yapmaya başladı.

1935’te, Tarım Satış Kooperatifleri ve Tarım Birliklerinin kurulması kararlaştırıldı

1938’de; buğday piyasasını düzenlemek, alım-satım yapmak, gerekli halde un-ekmek fabrikaları kurmak amacı ile Toprak Mahsulleri Ofisi kuruldu.

Yine 1938’de; başta FİSKOBİRLİK olmak üzere, sayısı 17’i bulan, ürün-bölge bazında alım-satım yapan, işletme kuran ve işleten birliklerin kurulmasına gidildi.

1938 Tahıl Üretimi ve Hayvan Sayısı

Radikal kararlar; tarımda, bir toparlanma ve gelişim sürecini başlattı. Nitekim 1938’de, tahıl üretimi; 7.3 milyon tona, inek-manda sayısı; 2.8 milyona, koyun-keçi sayısı da 19.1 milyona çıktı.  

Devletin KİT’ler İle Aktif Rol Alması

Üçüncü aşamada ise devlet, KİT’ler ile tarım sektöründe aktif rol aldı.

Amaç; çiftçiye modern tarımda örnek teşkil edecek çiftlikler kurmak,     tohum-gübre-zirai ilaç-yem-makine üretimini gerçekleştirmek ve çiftçiye bu konuda da bir destek sağlamaktı.      

1937’de Zirai Kombinaların, 1938’de Devlet Ziraat İşletmeleri’nin, 1940’ta da Köy Enstitüleri’nin kurulması kararlaştırıldı.

Ankara’da; Polatlı, Bala, Yalova, Konya’da; Altınova, Gözlü, Konuklar, Kırklareli’nde; Türkgeldi, Muğla’da; Dalaman, Hatay’da; Turunçgiller, Reyhanlı,  Kırşehir’de; Çiçekdağı, Malya, Muş’ta; Alparslan, Niğde’de; Koçaş, Çankırı’da; Çerkeş, Iğdır, Amasya’da; Gönhöyük, Samsun’da; Gelemen, Şanlıurfa’da; Ceylanpınar, Sivas’ta da; Ulaş devlet üretme çiftlikleri kuruldu

1934’te Türkiye Şeker Fabrikaları TAŞ, 1938’de Orüs Orman Ürünleri Sanayi AŞ, 1943’te Türkiye Zirai Donatım Kurumu, 1946’da TEKEL, 1952’de Et Balık Kurumu, 1953’te Türkiye Gübre Fabrikaları TAŞ, 1956’da YEMSAN, 1963’te Süt Endüstrisi Kurumu, 1976’da da Türk Motor Sanayi ve Ticaret A.Ş. vb kamu iktisadi teşebbüslerinin kuruluşu gerçekleştirildi.

Sistem İle İlgili Eleştiriler

Sistem; köylüyü a’dan z’ye örgütleyen-koruyan-destekleyen, artı değer kazandıran ve tarımsal kalkınmayı hızlandıran bir özelliğe sahipti. 

Bununla birlikte; sistemin, bazı sıkıntılar ile haksızlıklara yol açtığını da söyleyebiliriz. Bunun nedeni ise; sistemin, siyasi iktidarın hükmettiği bir araca dönüşmesiydi. Köylünün kurumsal aidiyet kültürüne sahip olmayışı da bunu kolaylaştırdı. 

Sistemin Yozlaştırılması        

1950’den itibaren özel teşebbüsü öne çıkaran karma ekonomik modelin uygulanmaya başlanması, sistemle ilgili eleştiri dozunun artmasına neden oldu. 

Eleştirenlerin başında, liberal siyasetçiler ile öteden beri toprak reformuna karşı çıkan büyük toprak sahibi bey ve ağalar bulunuyordu. 

Liberal siyasetçiler ile büyük toprak sahibi bey ve ağalara göre; “sistem, komünist bir sistemdi, bunun için mutlaka değiştirilmeliydi”. Bunlar; önce sistemin değişmesini arzuladılar, başarılı olamayınca da bunu kendi lehine işleyen bir mekanizmaya dönüştürdüler. Bu da sistemin yozlaşmasına yol açtı. 

Tarımın 1980’deki Görünümü

Toplam nüfus, 44.7 milyon. Bunun, % 56.1’i kırsal kesimde yaşıyor. % 55’i’  tarım ile iştigal ediyor. 

Tarım alanı; 28.2 milyon hektar, çayır-mera alanı; 21.4 milyon hektar, orman alanı 20.2 milyon hektar. 

Ekili alanın  % 12’sinde sulu tarım yapılıyor, kırsal kesimin büyük kısmına ise yol-su-elektrik götürülmüş.

1977’de temeli atılan GAP’den (Güneydoğu Anadolu Projesi), enerjinin yanı sıra tarım-hayvancılık alanında da büyük beklentiler var.

Tohum, gübre, zirai ilaç, yem ve makine aksamındaki ithal payı; en aza inmiş, makine kullanımı yaygınlaşmış.

16.7 milyon ton buğday, 4.9 milyon ton arpa üretimi var.    

Küçükbaş hayvan sayısı; 48.6 milyonu koyun, 19 milyonu keçi olmak üzere 67.6 milyon baş.  

Büyükbaş hayvan sayısı;  15.9 milyonu sığır, 1 milyonu manda olmak üzere 16.9 milyon baş.

Sektörün, milli gelirdeki payı; % 25, ihracattaki payı ise; % 57. 4.

Nereden, Nereye! 

Gıdada küresel operasyonlara kapalı, tohum-gübre-zirai ilaç-yem-makine ve yedek parça ihtiyacını büyük ölçüde iç kaynaklardan sağlayan, un-yağ-şeker-ette ise ihtiyacını karşılamaktan öte ihraç eden bir ülke konumuna geldik. 

Tarımda Yeniden Yapılanma 

24 Ocak 1980 Kararları, tarımda var olan sistemin sonunun habercisi oldu.  

1983’te; tarımda, yeniden yapılanma kararı alındı.  

Yeni tarım programında; tarım sektörü ile ilgili birçok müdürlüğün feshi ya da birleştirilmesi, KİT’lerin kapatılması veya özelleştirilmesi, ortaya çıkan boşluğun özel teşebbüs tarafından doldurulması, özel büyük çiftliklerin teşviki, kurumsal destekten mahrum kalan köylüye istismara açık nakdi bir teşvikin ödenmesi vardı.  

Ekonomik-Sosyal-Kültürel Değişim    

Köylü, kurumsal destekten mahrum kaldı. 

Toprak, rant alanı haline geldi. Nakdi teşvikten; toprağı işleyen değil, şehirde oturan toprak sahibi istifade etti.

Tarım sektörü ile ilgili birçok müdürlüğün işlevsiz kılınması, KİT’lerin kapatılması veya özelleştirilmesi; ekonomisi tarıma dayalı yerleşim yerlerindeki KİT-organize sanayi-esnaf üçlüsünden oluşan ekonomik yapıyı bozdu, işsizliği doğurdu. Bu da; köyden-kasabaya, kasabadan şehre, şehirden metropollere varan büyük bir göç dalgasını başlattı.  1980’de; nüfusun % 56.1’i kırsal kesimde yaşarken, bugün; bu, % 7’ye kadar düştü.

Nüfusun ülke içindeki dağılımı bozuldu. Başta İstanbul-Kocaeli-Bursa üçgeni olmak üzere, büyük şehirler; kırsal kesimden gelenlerin akınına uğradı, Marmara-Ege-Akdeniz Bölgesi’nde bir nüfus yığılması oldu.       

Köyler; genç nüfusu kaybetti, yaşlı nüfusu ile üretici olmaktan çıktı.  

Kasaba-küçük şehirler, toprağa uzaktan hükmeden köylüler ile emekli aylığı veya sosyal yardımla geçimini sürdürenlerin yerleşim yeri haline geldi.

Büyük şehirler; bir savaş ya da felakette toplu imha alanı haline geldi, sanayiden uzaklaştı, rant-vurgun alanına dönüştü. 

Sahiller; turizmciler ile yazlıkçıların gelişigüzel yatırımına sahne oldu, zeytin-narenciye bahçelerinin yok olmasıyla doğal dokusunu kaybetti, betonlaşmış şehirlere dönüştü. Halk, denize uzaktan bakmak zorunda kaldı. 

1980’den bugüne turizm-sanayi-madencilik yatırımları ve gelişigüzel yerleşim sonucu, 5.1 milyon hektarlık alan tarım alanı olmaktan çıktı.  

Kasaba ve şehir kültürü yok oldu, ahlaki yozlaşma-kültürel gerileme- kültürsüzlük baş gösterdi. 

Bir Bu Eksikti! 

Büyükşehir Kanunu ile Köy Kanunu delindi, köylünün ortak kullanım alanı olan meralar Büyükşehir’in tasarrufuna bırakıldı, köy ve merada hayvancılık yapılması zorlaştı. 

Rekabetçi Değil Tekelci Piyasa        

Tohum piyasası; küresel tohum kartellerine bağımlı yerli, yabancı, yerli-yabancı ortaklı sermaye şirketleri ağırlıklı bir yapıya dönüştü.   

Verimli, ekolojiye uyumlu, hastalığa karşı dayanıklı tohum üretmek gibi hedefi olmayan bu şirketler; hibrit mısır, hibrit ayçiçeği,  patates, sebze tohum piyasasında % 100’lük bir paya sahiptir.

TİGEM’e (Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü) bağlı tarım işletmeleri, bunların tek rakibi. Bunun, şirketleşmeyle başlayan özelleştirilmesinin devamını istemeleri de bu nedene dayanır.

Gübre fabrikalarının özelleştirilmesi, tekelci piyasa ve fiyat-ithalat artışını getirdi.     

TÜGSAŞ (Türkiye Gübre Sanayi AŞ) ve İGSAŞ (İstanbul Gübre Sanayi AŞ) özelleştirilmesi ile kimyasal gübre üretimindeki ithal girdi payının azalması, üretim artışı, rekabetçi piyasa hedeflendi. Ancak düşünülen olmadı. Üretimde ithal girdi payı ve ithalat arttı, tekelci piyasa ve aşırı fiyat artışı ortaya çıktı.     

Tarım ilaçları piyasasının % 50’sinden fazlasını Hektaş, Bayer ve Syngenta gibi üç şirket kontrol ediyor.                             

Tarımla ilgili her türlü makine-araç-gereç-ilaç-gübre girdisi sağlamak- dağıtmak ile görevli TZDK’nın (Türkiye Zirai Donatım Kurumu) işlevsiz kılınması; köylüyü koruma-kollamadan yoksun bıraktı, yatırım-üretim maliyetini artırdı.  

Köylü; yatırım malı ve üretim girdisi tedarikinde, sektöründe kartel oluşturan şirketlerin belirlediği bir fiyat ile karşılaştı. Bu da; yatırım- üretimini maliyetli kılarken, faaliyetini zararla sonuçlandırdı. Sunulan kredi cazibesi ise köylüyü borç batağına sürükledi.

Kooperatif-Birliklerin etkinliğini kaybetmesi; köylüyü aracı-tüccar-zincir market-spekülatörlerin insafına bıraktı, ürününü değersiz kıldı.  

SEK (Süt Endüstrisi Kurumu), EBK (Et Balık Kurumu), YEMSAN’a ait fabrikaların kapatılması ve özelleştirilmesi; et-süt besiciliğine darbe vurdu, yemde ithal girdi payı arttı, et-süt fiyatlarında istikrarsızlık baş gösterdi.     

Şekerde kota uygulamasına gidilmesi; şeker pancarı ekimi yapanlar ile Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ (TŞFAŞ) ve besicileri sıkıntıya soktu, özelleştirmenin yolunu açtı. Sakaroz-nişasta bazlı şeker, gıda imalat sanayinde pancar şekerinin yerini aldı. 

Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ (TÜRKŞEKER); 15 şeker, 2 alkol, 2 makina, 1 elektromekanik aygıt, 1 tohum işleme fabrikası ve 1 şeker enstitüsü ile halen ülkemizin önde gelen kuruluşlarından biridir.  

TÜRKŞEKER’in pancar şekeri üretimindeki payı; 2002’de % 74 iken, kota uygulaması-özelleştirme ile  % 36’a düştü. Buna rağmen; fiyat istikrarının sağlanmasında kullanılan araç olan, konu-yapısı itibariyle stratejik önem taşıyan, şeker kartellerine engel teşkil eden bir özelliğe sahiptir. Özelleştirme ısrarı da, bu nedene dayanır. 

TEKEL’in özelleştirilmesiyle; içki-sigara piyasası, küresel şirketlerin kontrolüne girdi. 

TEKEL’in özelleştirilmesi, IMF ve IMF üzerinde etkin küresel şirketlerin dayatması ile oldu.     

Dünyanın 7. büyük tütün-sigara pazarı olan Türkiye’de; devlet, karlı bir iktisadi faaliyeti terk etti. 

Alkollü içecekte; İngiliz DİAGEO, tütün-sigarada; Philip Morris, British American Tobacco (BAT) ve Japan Tobacco İnt (R. J. Reynolds) hâkim konuma geldi.     

Tütün ekici sayısı ve üretimi hızla düştü; tütün ihraç eder iken, ithal eder hale geldik. 

Sigara tüketimi arttı, dar gelirli kaçak ve sarma sigaraya yöneldi, kaçak içkiden zehirlenenler gündem konusu oldu. 

Çayda devlet tekelinin kaldırılması, kalite ve ihracatı getirmedi.     Aksine mağduriyet yarattı, ithal çayın önü açıldı.       

1984’te; çayda, devlet tekeli kaldırıldı. Çay alım-işleme ve satışı; yerli- yabancı sermayeye açıldı, yatırımı teşvik edildi. 

263 adet küçük ölçekli çay işletmesi kuruldu, özel sektörün kurulu kapasitedeki payı % 60’a ulaştı.

Özel teşebbüs; kaliteye özen göstermedi, bazıları satın aldığı çayın bedelini yıllarca ödemeyerek üreticiyi perişan etti. 

Bugün; özel teşebbüse ait çay işletmelerinin ancak yarısı üretimini sürdürüyor, yerini büyük sermayeye bırakıyor. 

Ünilever; Lipton,  Teekane; Sir Winston Tea markasıyla yerli-yabancı çayı harmanlayarak piyasaya sunan küresel şirketler. Bu yöntem ile piyasaya çay arz eden şirketlerin piyasadaki payı, % 30’a ulaştı, Haliyle çay ihracatı değil, çay ithalatı gibi bir durum ortaya çıktı. 

Türkiye; 150.000-160.000 ton (yıllık) tüketimle, dünyanın en çok çay tüketen 5. ülkesi. Bu da küresel şirketlerin dikkatini çekiyor. Ayrıca bölge ile ilgili stratejik hesaplar var. Bunların önünde duran en önemli engel ise bir kamu kuruluşu olan ÇAYKUR. 

FİSKOBİRLİK’in işlevsiz kılınması, TMO’nun (Toprak Mahsulleri Ofisi) güç kaybetmesi; fındık üreticisini, fındık karteli ile baş başa bıraktı.

Türkiye; dünya fındık üretiminde % 70’lik bir paya sahip, ancak ihracatın % 46’sını başta Ferrero’nun yer aldığı Progıda ve Stelliferi gibi üç yabancı sermaye şirketi yapıyor. 

FİSKOBİRLİK’in işlevini yitirmesi, TMO’nun pasif kalması ise fındık üreticisini yalnız bıraktı. 

Özel Büyük Çiftlikler Projesi 

Özel büyük çiftliklerin teşviki, çok sayıda et-süt besi çiftliği yatırımını getirdi. Küçükbaş ve büyükbaş hayvan sayısının artışını getirdi ise de TİGEM’in bıraktığı boşluğu dolduramadı. Üretim girdilerinin maliyetli oluşu birçoğunu mali sıkıntıya soktu. Türkiye’nin coğrafi yapısı, toprak büyüklükleri de bunun nedenidir. 

Tarımın 2021’deki Görünümü  

Nüfus, 84.7 milyon. Bunun; % 6.8’i kırsal kesimde yaşıyor, 4.9 milyon kişi tarım ile iştigal ediyor.  

Tarım alanı; 23.1 milyon hektar, çayır-mera alanı; 14.6 milyon hektar, orman alanı 23.3 milyon hektar. 

1980 ile karşılaştırıldığında tarımda 5.1 milyon hektar, çayır-merada 6.8 milyon hektar büyüklüğünde bir toprak kaybı var. Orman alanında ise 3.1 milyon hektarlık artış görülüyor. Ancak İstanbul, Muğla, Adana, Antalya ve Mersin’deki orman kaybı dikkati çekiyor.

Hububatta 2 milyon hektar, baklagillerde 1.2 milyon hektar alan tarım alanı olmaktan çıktı.  

4 Milyon hektarlık tarım alanı, bankalara ipotekli.  

1980’de tarım alanının % 12’sinde sulu tarım yapılır iken, bugün bu % 28. Bu da daha ziyade GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) yatırımından kaynaklandı.         

17.7 milyon ton buğday, 5.8 milyon ton arpa, 276 bin ton yulaf, 200 bin ton çavdar,  6.8 milyon ton mısır, 1 milyon ton çeltik üretimi oldu. Mısır-çeltikte bir başarı var ise de; buğday-arpa-yulaf-çavdar üretimi,  1980’in dengine, hatta gerisine düştü. 

8.1 Milyon ton buğday, 2,1 milyon ton arpa, yıllar itibariyle en yüksek üretime ulaşmamıza rağmen 1.8 milyon ton mısır ithal ettik. Hububat ithalatının bir kısmı, un-makarna-bisküvi ve nişasta bazlı şeker ihracatı ile ilgili olsa da buğday-arpa üretimi yetersiz seviyededir.

Baklagillerden 475 bin ton nohut, 305 bin ton kuru fasulye, 228 bin ton kırmızı mercimek üretimi oldu. Yumru bitkilerden 5.1 ton patates üretimi gerçekleştirildi. Patates üretimi yeterli oldu, kuru fasulye ve mercimekte ise ithalata başvurduk.   

Yağlı tohumlardan 2.4 milyon ton ayçiçeği, 1.7 milyon ton zeytin, 2.4 milyon ton pamuk, 684 bin ton fındık ve 234 bin ton yerfıstığı üretimi oldu. Buna karşılık; 1 milyon ton ayçiçeği yağı, 190 bin ton zeytinyağı, 170 bin ton pamuk yağı, 7 bin ton yerfıstığı yağı, 5 bin ton fındık yağı üretimi gerçekleştirildi. 

668 bin ton ayçiçeği tohumu ve 820 bin ton ayçiçeği ham yağı ithal ederken,  461 bin ton rafine ayçiçeği yağı ihraç edildi. 

Yağlı tohum üretimimiz yeterli, ancak 200 bin tonluk ayçiçeği yağı açığımız var. Bu da ayçiçeği yağı tüketiminin yaygınlığı ve diğer yağlı tohumlardan sağlanan yağ üretimine önem vermememiz ile ilgilidir. 

2.5 milyon ton pancar şekeri, ithal mısır girdisine dayalı 591 bin ton nişasta bazlı şeker üretimi gerçekleştirildi. Nişasta bazlı şekerin 524 bin tonu ihraç edildi. 

Pancar şekeri üretimimiz ihtiyacı karşılayacak seviyede, ancak pancar ekiminin düşmesi, nişasta bazlı şekerin payını sürekli artırması gibi bir sorun var.  

Türkiye; meyve-sebzede yeterli, ihracatçı konumundadır. 

Üretim ile tüketim merkezleri arasındaki uzaklık, pahalı kara nakliyatı,  dağıtım-pazarlama mekanizmasındaki ahbap çavuş ilişkisi ise; bolluğu kıtlığa dönüştüren, fiyatı tırmandıran nedenlerdir. 

Küçükbaş hayvan sayısı; 45.2 milyonu koyun, 12.3 milyonu keçi olmak üzere 57.5 milyon baştır. 

Büyükbaş hayvan sayısı 18.1 milyonu sığır, 194 bini manda olmak üzere 18.3 milyon baştır. 

Kırmızı et üretimi, 1.9 milyon tondur.  

1980 ile mukayese edildiğinde; küçükbaşta 10.1 milyon başlık azalış, büyükbaşta ise 1.4 milyon başlık artış vardır.  

Kırmızı etteki artış,  hayvan ıslahı-büyükbaştaki artıştan kaynaklandı. 

Beyaz et üretimi, 632 bin tondur. İhracatçı konumda olsak da, mısır-soya vb yem girdisinde dışa bağımlılık oranı yüksektir. 

Süt üretimi, 23.2 milyon tondur.  

Sonuç olarak; tarım alanının daralmasına-boş kalmasına, üretim girdilerinde ithal payının artmasına, ciddi yapısal sorunlara rağmen; Türkiye, hububat ve kısmen ayçiçeği dışında, şeker-baklagiller (kuru fasulye-mercimek hariç)-patates-et-süt-sebze-meyvede yeterli bir ülke konumundadır. 

Devamı, “Gıda Yönetimi” -2-‘de. 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

bettilt giriş