DOLAR32,2396% 0.03
EURO35,0024% -0.07
STERLIN41,1657% 0.06
FRANG35,3345% 0.03
ALTIN2.428,01% -0,77
BITCOIN67.720,83-0.635

UTANÇ İMPARATORLUĞU

Yayınlanma Tarihi :
UTANÇ İMPARATORLUĞU

UTANÇ İMPARATORLUĞU

İngilizler Hindistan’da Ne Yaptı?

Halim KAYA 

Taha İ. Özel’in “İngiliz Doğu Hindistan Şirket” adlı kitabı okuyup, İngiltere’nin 14. yüzyıllarda başlayan 16. Yüzyılda Hindistan’a yerleşmesiyle devam eden daha sonra Hollanda’nın da ortak olduğu sömürgecilik faaliyetleri ve Hindistan’da Çin’de ve Güney Doğu Asya’nın diğer ülkelerinde kapitalizmin en vahşisini uygulayıp, öldürdükleri, sakat bıraktıkları, uyuşturucu müptelası yaptıkları insanların sırtından kazanılan gemiler dolusu altını İngiltere’ye getirerek nasıl sanayi devrimini gerçekleştirdiklerinin hikayesini okuyunca bu “Utanç İmparatorluğu İngilizler Hindistan’da Ne Yaptı? kitabını da okuma üzerimize farz oldu.

Shashı Tharoor’un yazdığı ve Türkçeye “Utanç İmparatorluğu İngilizler Hindistan’da Ne Yaptı?olarak çevrilmiş olan kitabın orijinal adı “Inglorious Empire: What the British did to İndia?”dır. Kitap ilk 2017 yayınlanmış ve Ocak 2023’de Türkçe tercümesinin ilk baskısı Kronik yayınları tarafından yapılmış. Elimizdeki kitap Mart 2023’de yapılan ikinci baskı olup üç yüz sayfadan ibarettir. “Kısaltmalar”, “Kronoloji”, “Takdim”, “Ön Söz”den sonra birinci bölüm “Hindistan’ın Yağmalanması”, ikinci bölüm “Hindistan’ın Siyasi Birliğini İngilizler mi Sağladı?”, üçüncü bölüm “Demokrasi, Basın, Parlamenter Sistem ve Hukuk Üstünlüğü”, dördüncü bölüm “Böl ve Yönet”, beşinci bölüm “Aydınlanmacı Despotizm Miti”, altıncı bölüm “İmparatorluğun Bıraktıkları”, yedinci bölüm “Bilanço Tablosu”, sekizinci bölüm “Sömürgecilik Sonrası Düzensizlik”, “Kaynakça”, “Dizin”den oluşmaktadır.

Utanç İmparatorluğu İngilizler Hindistan’da Ne Yaptı?” kitabının yazarı Shashı Tharoor’un 2015 Mayıs ayında Oxford Birliği tarafından ‘İngiltere Eski Sömürgelerine Tazminat Borçlu’ başlıklı (S:19) bir konferans programında konuşması için çağrılır. Yaptığı konuşmada İngilizlerin sömürdükleri ülkenin tebaasını maruz bıraktıkları haksızlıkları ele almış sonunda da Hindistan’a 200 yıl boyunca sömürmüş olmasına mukabil 200 yıl boyunca her sene sembolik olarak bir sterlin ödeme yapmasını, asıl olanın hatanın kabul edilmiş olması olduğunu söylemiştir(S:20). Asıl ödenmesi gerek tazminat konusunun da “Mihnaz Merchant’ın hesaplamalarına göre ödenmesi gereken tazminat, üç trilyon sterlin gibi astronomik bir rakamdı. Elbette kimse böyle bir meblağın ödenmesini talep edemezdi (kaldı ki bu meblağ İngiltere’nin 2015’teki milli hasılasından daha fazlaydı.” (S:20) şeklinde hesaplandığını ifade ederek İngiltere’nin ne kadar büyük bir menfaat sağladığını göstermiştir. Ayrıca kitap sadece Hindistan sömürüsünü konu almış, diğer ülkeler ile bütüncül bir İngiliz sömürücülüğü yazılmış olsa devasa bir kitap çıkacağını da ifade etmiştir (S:21). O zaman ödenmesi gerekecek tazminat da devasa olacaktır ve İngiltere’nin belki de on hata yirmi yıllık milli hasılasına denk gelecek bir tazminat miktarına ulaşacaktır.

Her ne kadar biz önce Taha İ. Özel’in “İngiliz Doğu Hindistan Şirket” adlı kitabından bahsederek İngilizlerin Hindistan’ı sömürmeleriyle ilgili konuya ilgi duyduğumuz söylesek de ilk kitap 1930 yılında bir Amerikalı tarihçi ve felsefeci olan Will Durant tarafından “The Case for India” İngilizce olarak yazılmış “Hindistan Örneği ya da Hindistan’ın Durumu” olarak çevrilebilen kitabında kendi deyimi ile İngiltere’nin “Hindistan’ı bilinçli ve kasti bir şekilde mahvetmesi”ni ortaya koymaya çalışmıştır. Bu konuda da düşüncelerini “İngilizlerin Hindistan’ı fethetmesi, yüksek bir medeniyetin bir ticari şirket [İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası] tarafından hiçbir vicdan ya da hukuka sığmayacak şekilde işgal ve yok edilmesi demektir. Sanata karşı kayıtsız olan ve sürekli kazanmak isteyen bu şirket ateş ve kılıçla mahvetmiştir. Düzensizlik, çaresizlik, rüşvet, katliam, ilhak, hırsızlık ve gayr-ı kanuni ve ‘kanuni’ yağma bugün itibarıyla [1930] 173 senedir acımasızca devam etmektedir.” (S:27) şeklinde ifade etmiştir. Ancak 1930 kadar ki zaman aralığı 173 değil 330 yıldır. Her ne kadar yazarlar kesin bir süre belirlemekte ortak bir kanaate sahip olmasalar da İngiltere sömürgeciliği 1600 yılı başlarında başlamıştır. “Babür Devleti’nin çöküşünden ve 18. Asır boyunca Hindistan’da iktidar için mücadele veren çok sayıda beyliğin ortaya çıkışından yararlanan İngiltere, ağır silahlarının gücü ve ahlaksızlığının getirdiği kötücül tavırlarıyla geniş toprakların kontrolünü ele geçirmişti.” (S:28) Demek ki İngiltere’nin Hindistan topraklarına yönetim olarak yerleşmesi ancak 173 yıl yapıyor, sömürü olarak bulunduğu yıl değil. 1600 yılında Kraliçe II. Elizabeth tarafından kurulan “İngiltere Doğu Hindistan Kumpanyası” ticaret yapma amacından askeri tedbirlerle fabrikalarını koruyan askeri güce dönüşmüştü (S:29).  

Amerikalı John T. Sullivan Hindistan’ın Avrupa ve Asya’daki ülkelere göre çok daha sanayileşmiş ve üretim yapan bir ülke olduğunu, pamuk, yün, keten, ipek dokuma ürünleri nazik mücevherler, kıymetli taşlar, çömlekler, porselenler, seramikler, ince işçilikli demir, çelik, gümüş, altın işçilikleri medeni denen batı dünyasında meşhurdu olduğunu yazıyordu (S:28-29). Hatta “Bulunmaz Hint Kumaşı” tabir kullanılır olmuştu. İngiliz tarihçi Angus Maddison’na göre 18. Asırda Hindistan dünya ticaretinin yüzde 23’ünü oluşturuyordu ki bu haliyle Avrupa’nın tamamına eşitti. Hatta Babür İmparatoru Evrengzib zamanında sadece vergilerden 100 milyon sterlin elde ettiği 1700 senesinde bu rakam yüzde 27’ydi (S:29). 

1739’da Babürlülerin elindeki Delhi’yi yağmalayan İran Şahı Nadir Şah “Başkent sekiz hafta boyunca yağmalanmış ve yakılmıştı. Altınlara, gümüşlere, mücevherlere, 500 milyon rupiden fazlasına, İmparatorluğun bütün hazinelerine, masallara konu olmuş ‘tavus kuşu tahtına’, atlara ve fillere el konmuştu. Sokaklarda 50.000 ceset vardı. Anlatılana göre Nadir Şah ve askerleri İran’a döndüklerinde Hindistan’dan [Babürlülerden] o kadar çok mal çalmışlardı ki üç sene boyunca İran’da kimseden vergi alınmamıştı.” (S:30) bir hazineye konmuştu.

Ağustos 1765’te II. Şah Alem zorla bir ferman imzalamış, bu fermana göre “Bengal, Bihar ve Orissa’daki gelir memurlarının görevini artık Kumpanya’nın çalışanları yapacaktı. Özel ordusu olan ve prenslerden pay alan bir uluslararası şirket, artık resmen gelir toplayan bir teşebbüse dönmüştü.” (S:30-31) 1757’de Robert Clive’in idaresindeki “İngiltere Doğu Hindistan Kumpanyası” Bengal Naibi Siracüddevle’ye karşı Palaşi’de üstün silah ve hileler sayesinde zafer kazanmıştı(S:30). “Palaşi’den sonraki yüz sene içinde, 19.asırbaşında 260.000 askerden müteşekkil ordusu ve mensuplarının çoğu şirketin hissedarı olan İngiliz parlamentosunun desteği ile Doğu Hindistan Kumpanyası Hindistan’ın büyük bir bölümünün kontrolünü ele geçirmişti.” (S:31) Bir ticaret şirketinin asker ve silah bulundurmasının izahı mümkün değildir. “İngiltere’nin Sanayi devrimi, Hindistan’ın göz kamaştırıcı üretim sanayiinin mahvedilmesiyle mümkün olmuştu. (…) İngilizler sistemli bir şekilde Hindistan’ın tekstil üretimini ve ithalatını yok ederek İngiltere’de üretilen tekstil mallarını Hindistan’dakilerle ikame etmiştir.” (S:32)

İngilizlerin sadece tüccar olup henüz idareci [işgalci] olmadıkları 1757’ye kadar Bengal kumaşlarına ve ipeğine olan taleplerinin yüzde 33 arttığı tahmin edilmektedir.” (S:33) Bu cümle aslında yukarıdan beri savuna geldiğimiz İngiliz sömürüsünün 1600 yıllarında başladığı işgalin ise daha sonra geldiği fikrimizin teyididir. Ticari yollarla sömürmekten tatmin olmayan İngilizler Hindistan’ın iliklerini emmek için işgale başlamışlardır. Ancak bu işgalden sonra demek ki “Hint Kumaşı” tabirinin yerini “İngiliz Kumaşı” ifadesi almıştır. Bu da normal ticari yollardan değil de tamamen askeri usullerle sağlanmıştır. “Kumpanya askerleri sistemli bir şekilde bazı Bengalli dokumacıların tezgahlarını dağıtmış, her ne kadar doğrulanması zor olsa da yaygın bir kabulle ve o dönemde yazılan bir metne göre zanaatlarını icra edememeleri için başparmakları kırdırmıştı.” (S:33) 18. Asır başında yüzde 25 olan Hindistan’ın dünya çapındaki tekstil ticaretinin elinden alınmasını sağlayan Kumpanya’nın gözü pek idarecisi Lord William Bentinck “Hindistan ovaları pamuk dokumacılarının mezarlığı haline geldi.” (S:34) diyerek “merdi Kıpti şecaat arz edeyim derken sirkatini söyler” deyiminde olduğu gibi   istemeden İngiliz vahşetinin ve canavarlığının başka bir boyutuna dikkat çekmiştir. “İngilizlerin Hindistan’a yaptığı ihracat hızla artmıştı. 1830’da yıllık pamuk ihracatı 60milyon yarda iken bu rakam 1858’de 968 milyon yardaya çıkmıştır. Milyar sınırı ise 1870’te aşılmış olup her sene her bir Hindistanlı kadına, erkeğe ve çocuğa üç yardadan fazla pamuk düşmektedir.” (S:34

Bütün bu olanlarda İngiliz İmparatorluğunu haklı görenler “Hindistan’daki tekstilin İngiltere’nin kasıtlı politikaları sonucu değil İngiliz Sanayi Devrimi’nin makinaları yüzünden yok olduğunu savunmaktadırlar.” (S:35) Ancak bu savunmayı makul olarak görse de “Utanç İmparatorluğu İngilizler Hindistan’da Ne Yaptı? kitabının Shashı Tharoor’un buı hususa “… el dokuma tezgahlarının… kendilerine uygun bir pazar bulmayı başarabilirlerdi. Kaldı ki bir kısmı bugün bile mevcuttur. En azından bu süreç hür bir Hindistan’da doğal akışında ve tedricen oluşurdu. İngilizlerin buyruklarıyla gaddarca yok edilmek yerine İngiliz fabrikalarından gelen mallara konulacak koruyucu gümrük vergileriyle ertelenebilirdi.” Gibi bir karşı görüş ileri sürmektedir ki tamamen doğru ve bizim de onayladığımız bir görüştür. Hiç kimse, hiçbir ülke başka ülkenin kaderine müdahil olamaz, olamamalıdır. “Üretimin çökmesi ve üretilen malların da ihraç edilememesi sonucu Hindistan’ın dünyadaki üretim payı, İngiliz idaresi altındayken yüzde 27’den yüzde ikiye düşmüştü. İngiltere’den Hindistan’a yapılan ihracatta elbette artmıştı.” (S:36) Ancak İngiltere’nin Hindistan tekstiline müdahil olma kabiliyeti ve gücü farklı nedenlerle azaldıkça Hindistan tekstili yeniden canlanmaya başlamıştır. “1896’da Hindistan’daki kıyafet ihtiyacının sadece yüzde sekizi ülkedeki fabrikalardan karşılanıyordu. 1913’te bu oran yüzde 20 olmuştu ve İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan ötürü karşılaştığı güçlükler Hindistanlı tekstil üreticilerinin iç pazarda yeniden hâkim olmalarının önünü açmıştı. 1936’da Hindistan’da satılan kıyafetlerin yüzde 62’si ülkede üretiliyordu. İngilizler ülkeyi terk ettiklerinde (1945) ise bu oran yüzde 76’ya çıkmıştı.” (S:36

İngilizler Hindistan’dan, 1765 ila 1815 arasında her sene, yaklaşık 18 milyon sterlin almışlardı.” (S:37) bu alış normal bir alış değildi İngiliz kurnazlığının yanında askeri güç de kullanarak zoraki bir alınıştı ki buna ancak “çalmışlardı” diyebiliriz. Bu durumun doğurduğu bir sonuç olarak o yıllarda Fransa’nın Londra büyükelçisi Comte de Chatelet “Avrupa’da Doğu Hindistan Kumpanyası’nın İngiliz müdürlerinden daha zengin olan birkaç kral ancak vardır.” (S:37) diyerek durum tespiti yapmıştır. “Genelde gelirin en az yüzde 50’si olan Kumpanya’nın aldığı vergi öyle büyük bir külfet getirmişti ki 18. asrın sonlarında İngiliz idaresinde olan [Hindistan] nüfusun üçte ikisi toprağından ayrılmıştı.” (S:37) en az %50 vergi hiç üreticiye bir şey bırakmamak, hatta üretim maliyetine bile katlanmamak demektir. 

Baron John Shore 1789 tarihinde [İngiliz Doğu Hindistan] Kumpanyası için “İlk etapta ticaretler meşgul olurken sonrasında ise kazançları kendilerine tahsis etmişlerdi.” (S:43) diyerek sömürünün hileli ticaretle başlayıp her şeye el koyma ile devam ettiğini ifşa ederken Shashı Tharoor ise yazmış olduğu bu kitabında “Kumpanya’nın yerli prenslerin zenginliklerini ellerinden alırken yaptığı kalleşliğin, hilenin ve açgözlülüğün haddi hesabı yoktu. Hepsini tahtlarından etmiş ve topraklarına el koymuştu. İngiliz Parlamentosu’nun, Kumpanya’nın çok sayıdaki rüşvetçi valilerinin arasında en arsızı olan Warren Hastings’e söz geçiremediği, 18.asrın sonlarından itibaren aktarılan bu mide bulandırıcı hikayelerin tamamını anlatmak çok can sıkıcı olacaktır.” (S:44) dedikten sonra bahsettiği örneklerden birisi bizce en utan verici olanını da biz buraya alalım. Hastings’in görevden alınması için yapılan soruşturmada konuşan Burke, Bengalli kadınların İngiliz vergi memurları tarafından nasıl istismar edildiğini açık seçik anlatıyor. “Kadınlar çırılçıplak soyulmuş [soyunmuş] vaziyette sokaklarda gezdiriliyor, herkesin gözü önünde kırbaçlanıyorlar… bir tarafı sivriltilmiş bambularla göğüs uçlarını koparıyorlar.” (S:44) ancak bu ve diğer örneklere rağmen Warren Hastings’i İngiliz Parlamentosu aklamıştı. İngilizler işgal ettikleri yerlerde daha iyi sömürmek için oluşturdukları Prenslikleri düşmanlarından korumak iddiasıyla koruma parası olarak adına “Tamamlayıcı İttifak” dedikleri bir para alıyorlardı (S:46).

1826’larda İngilizler yok ettikleri tarım dolayısıyla mahsul üzerinden aldıkları vergilerinde azalma olunca gelirlerini garantiye almak için kiraların yüzde 80-90’nına denk gelen toprak vergisi almaya başlamışlar. “30 sene içersinde sadece Bengal’de toplanan toprak vergisi 817,553 sterlinden 2,680,000’e çıkmıştı.” (S:48) Bu toplanan toprak vergilerinin tamamı İngiliz hükümetine gidiyordu. “Tabir caizse, Hindistanlılar kendilerine yapılan zulmün parasını ödüyorlardı.” (S:50) “Dört senesi memlekette [İngiltere’de] geçirilecek [senelik] izin olmak üzere Hindistan’da 24 sene çalışan bir İngiliz memur, Hindistanlı vergi mükelleflerinin ödedikleriyle yüklü miktarda emeklilik ücreti alıyordu. Ramsay MacDonald’ın hesaplamalarına göre 192’lerin sonunda yaklaşık 7,500 İngiliz, her sene Hindistan’dan 20 milyon sterlin civarında emeklilik maaşı alıyordu.” (S:51) “William Digby[’e göre] 1901 senesinde, 19.asırdaki iktisadi çöküntünün net karşılığı tamı tamına 4,187,922,732 sterlindi.” (S:53) Bu rakam Minhaz Merchant’ın bugün yaptığı hesaplamalarla elde ettiği rakamın sadece dokuz da biri kadardı. Yani doğrusu 37,691,304,588 sterlin olması gerekmektedir. 

İngilizler eleştirildiklerinde Hindistan’ın siyasi birliğini sağladıklarını ileri sürerek günahlarının azaltılacağı düşüncesini taşımaktadır. Ancak kitabın yazarı Shashı Tharoor bunların aksine Hindistan’ın hüküm sürmüş imparatorlukların hindistanın tamamına sahip olama isteğinin olduğunu eğer İngiliz işgali olmasa bunlardan birisinin hakimiyeti sağlayacağını, ayrıca Hindistan tarihi metinleri olan “Mahabharata” ve “Ramanyana” gibi kadim destanlarında yekpare bir Hindistan vurgusunun işlendiğini, dolayısıyla birlik ve tek Hindistan düşüncesine sahip olduklarını (S:67),  hatta dış ülkelerin özellikle Arapların alt kıtaya tamamına el-Hind dediklerini ve Hintlilere Pencablı, Bengalli, Karallı olmasına bakmadan hepsine sadece Hindu dediklerini ifade ederek (S:68) yekpare bir Hindistan birliğinin diğer ülkelerce de kabul edildiği ifade ederek İngilizlerin iddialarını “absürt ve mesnetsiz bir iddia” (S:69) olduğunu söyleyerek cevaplandırır.      

1757’den sonra İngilizler kurnaz bir şekilde Hint prenslikleri arasına nifak tohumları ekmiş ve 1858’den sonra ‘divide et impera’ denilecek olan böl ve yönet politikasını tedricen uygulamaya başlamışlardı.” (S:70) ayrıca Hint prenslerinden rüşvet alarak tahta çıkarıp tahtan indirmişlerdir. 1757’de Clive, Mir Cafer’i Palaşi’deki, ihanetinden dolayı Siracüddevle’nin yerine Bengal tahtına geçirmiş, daha sonra Clive’in halefi Mir Caferi rüşvet karşılığında Mir Kasım tahta geçirmiş, ancak Mir Cafer’in 2,5 kat daha fazla rüşvet vermesi üzerine tekrar Mir Cafer’i tahta çıkarmıştır (S:71).  

Yıllar sonra Avrupa ve Amerika’da en iyi üniversitelerden mezun olup ülkelerine dönen Hindistanlılar devlette sadece en düşük seviyeli memuriyetlere alınabileceklerini fark etmişlerdi. 1930 gibi geç bir tarihte bile Will Durant’ın verdiği rakamlara göre ‘sözleşmeli’ memur sayısının, sadece yüzde dördü Hindistanlılardan oluşuyordu.” (S:81) İngilizlerin en düşük seviyelisi bütün Hindistanlı memurlardan daha üstün tutuluyordu. Maaşları Hindistanlılardan yüksekti. 

İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası ve İngiliz kamuoyu “Kumpanya’nın bürolarında, gayet düzenli bir şekilde yer alan evraklar İngiliz yetkililerin, Hindistan’da etkili bir sistem kurdukları zannına kapılmalarına sebep olmaktadır. Halbuki, gücün verdiği sarhoşluktan ayılamadılar.” (S:85) ve “Belki de [düzenlemiş oldukları evrakların] her bir kağıdının en az dört nüshasının olması sayesinde hiçbir adaletsizliğin meydana gelmeyeceği kanaati vardı. Veya her bir kâğıda damga basılması her şeyin kontrol altında olduğu hissini yaratıyordu. Sürekli kuralları anlatan kitaplar ortaya çıkıyordu.” (S:86) bu şeklide tatmin ediliyor ama diğer tarafta zulüm devam ediyordu.

Hintlilerden memur alamayan İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası daha çok asker ve polis alıyordu. Ancak zamanla I. Dünya savaşı sırasında İngilizleri askere alması dolayısıyla Hindili memur alamaya mecbur kalmıştı. “20. yüzyılın ilk on senesinde J.T. Sunderland’ın gözlemlerine göre [İngiliz memurlar ile Hintli memurların aldığı] maaşlar arasındaki fark fahişti. 8.000 İngiliz memur toplamda 13.930.554 sterlin kazanırken, 130.000 Hindistanlı memur ise toplamda 3.284.163 sterlin kazanıyordu.” (S:92)

William Dalrymple, Kumpanya’nın 1600 ila 1800 seneleri arasındaki yönetimini sömürgeleştiren ile sömürgeleştirilen arasındaki ilişki olarak tarif etmiştir.” (S:93) Bu demektir ki İngiltere 1600 yılında ticaret yoluyla sömürmeye başladığı Hindistan da ırkçılık pek görünmez iken 1800 yılından sonra İngilizler her şeyi ile ülkeye el koymuş, bütün idarecileri İngiliz yapmış, İngilizlere 30 yaşa kadar evlenmeme yasağı getirilmiş, halkın işçi pozisyonunda düşük ücretle iliklerini emmiş ancak gücü ele geçirdiği için de halka artık insanca muamele etmekten uzaklaşmış ve tamamen ırkçı bir tutum almıştır. Mahatma Gandi 1942 senesinde gazetedeki köşesinde “Burma’dan gelen on binlerce kişi aç, susuz ve perişan haldeler. Uğradıkları ayrımcılığın korkusu, bu garibanların yüzünden okunuyor. Beyazlar ile siyahların yolları bile ayrı! Beyazlara yemek ve konaklama hizmeti var ama siyahlara yok!” (S:94) İngilizler sergilemiş oldukları ırkçılığı ve adaletsizliği gizlemek için yazdıkları romanlarda kraliçeyi Hintlilere verdikleri eğitim ve şefkat yoluyla medeniyet öğreten yönetici pozisyonlarında gösteriyorlardı (S:95).

Tamamen İngiltere’ye sadak koşuluyla hareket ettikleri ve bu halde İngilizlerle görüşme talep ettikleri halde Hindistanlıların 1908’de Madras’ta düzenlediği bir siyasi toplantıya katılan İngiliz gazeteci Henry Nevinson gözlemlerini şöyle not almıştı. “Onlara [İngilizlere] göre [Hindistan’da bulunan İngiliz] hükümet[in]e yöneltilen her türlü eleştiri, her türlü özgürlük talebi isyana teşvikti. (…) Halbuki, konuşmalarda söz konusu olan talepler, diğer halklar gibi kendi meseleleri için seslerini yükseltme ya da paralarını istedikleri gibi harcayabilme şeklindeki basit insani haklardı.” (S:101) Parasını istediği gibi harcama isteği insanın ihtiyaçlarını karşılama talebidir ki bunun içinde zaruri insani ihtiyaçlar daha çok vardır. Mohandas Karamçand Gandi’nin Güney Afrika’da bulunan bir Hintliye yardım etmek istemesiyle başlayan mücadelesi İngilizlerin adaletsiz davranışlarıyla daha da netleşmiş olarak 1915’te Hindistan’a dönerek başlattığı mücadele sonucu Mahatma (Büyük Ruh) lakabını alarak  Mahatma Gandi  olarak anılmaya başlayan (S:101) Gandi’nin çabalarıyla “1930’da Hindistan Milli Heyeti, 1918’deki hedeflerini gerçekleştirme kararı almıştı. 26 Ocak 1930’da Bağımsızlık Beyannamesi ilan edilmişti.” (S:103)  

Birinci Dünya savaşında Hindistan İngiltere’ye yardım önermiş ve majesteleri de “lütfen” yardımı kabul etmişti. “Kabul edilen yardımın içinde doğrudan 100 milyon sterlin de vardı. Birinci Dünya savaşında Hindistan’dan gönderilen asker desteği çok büyüktü: 588.717 asker Mezopotamya’ya, 116.159 Mısır’a, 131.496 Fransa’ya, 46.936 Doğu Afrika’ya, 4.428 Galiçya’ya,4.938 Selanik’e, 20.243 Aden’e ve 29.457 Hürmüz Körfezi’ne. Bu askerlerden 29.762’si öldürülmüş, 59.296’sı yaralanmış, 3.289’u kaybolmuş ve 3.289’u da esir düşmüştür. Toplam 1.215.318 asker Hindistan dışına gitmişti. Zayiat 101.439’du.” (S:105) Eğer bu Hindistanlı askerler olmasa Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere Osmanlı karşısında kesinlikle savaşamazdı. “Yaklaşık 700.00 kadar Hindistanlı asker Mezopotamya’da [ve diğer yerlerde], Almanya’nın müttefiki olan Osmanlı imparatorluğuna karşı savaşmıştı. Bu askerlerin çoğu Müslümandı. İngiliz İmparatorluğu’nu savunmak için dindaşlarına silah çekmişlerdi.” (S:105)   Emperyalizmin verdiği zarar sadece sömürdüğü ülke olan Hindistan’la sınırlı kalmamış sömürgesinden elde ettiği maddi ve insan kaynaklarıyla başka ülkeleri sömürmeye kalkmıştır. “Dahası, Hindistan’daki İngiliz subaylara ikramiye olarak dağıtılmak üzere 3.5 milyon sterlin toplanmıştı. Toplanan vergilerden 13.1 milyon sterlin savaş giderlerine tahsis edilmişti. Hindistan’ın yaptığı toplam nakdi katkının 146.2 milyon sterlin olduğu tahmin edilmektedir ve bugünkü parayla 50 milyar sterline denk gelmektedir. (Bazıları bu rakamın daha yüksek olduğu kanaatindedir.)” (S:105)

Yazarımızın Hindistan’da uygulanan hukuk sistemi hakkındaki kanaati “Sömürgeci hukuk sistemi yabancı bir ırk tarafından oluşturulmuştur ve oluşum sürecine hiçbir şekilde dahil edilmeyen, ele geçirilmiş bir millete dayatılmıştır. Çok net bir şekilde ifade etmek gerekir ki bu hukuk sömürgelerin kontrol aracı olmuştur.” (S:123) şeklindeydi ki bu durumda kesinlikle bir hukukun üstünlüğü anlayışı hâkim değildir. Tamamen Hintlilere ayrı İngilizlere ayrı davranan bir adalet sitemiyle uygulanmıştır. “Sömürgecilik dönemindeki ‘hukukun üstünlüğü’ kaidesi genellikle beyazların ve seçkinlerin lehine işlemekteydi. Irk üzerinden ayrımcılık yapmak kanuna aykırı değildi.” (S:123)

İngilizlerin Sömürdüğü Hindistan’daki amaçlarını “İngilizler ne İspanyollar gibi Hristiyanlığı yamak ne de Fransızlar gibi kültürünü kabul ettirmek arzusundaydı. Bütün mesele maddiydi. Dolayısıyla Hindistan toplumunu dönüştürmek ya da yeniden şekillendirmek pek de umurlarında değildi.” (S:125) şeklinde açıklıyor ancak İngilizler o kadar uzun süre 1500 yıllarından başlayarak 1942’lere kadar Hindistan’da kaldılar. Bu uzun kalış Hint kültüründe sömürüyle birlikte bir yok edişe sahne oldu. Milyonları aşan insan sırf iş alanlarını kontrol için öldürüldü. Böyle olunca da bugün hala İngiliz Milletler Cemiyetine üye bir Hindistan ve İngilizce konuşan bir millet, İngiltere’de eğitim görmüş ve görmeye devam eden bir aydın kesim günümüze intikal etmiş. 

Shashı Tharoor, “Hind ve Müslüman askerlerin 1857’de birlikte isyan etmeleri, omuz omuza çarpışmaları, birbirlerinin emri altına girmekten kaçınmamaları ve zayıf düşürülmüş Babürlü imparatorluğuna biat etmek istemeleri İngilizleri harekete geçirmişti. İmparatorluğun devamını sağlamak için yapmaları gereken şeyin Müslümanları ve Hinduları birbirine düşürmek olduğunu fark etmişlerdi.” (S:131) dedikten sonra bu konuda söz söylemiş olan İngiliz Sör John Strachey, “Hindistan halkları arasında birbirini düşman bellemiş inançların varlığı, Hindistan’daki siyasi konumumuz açısından hayati ehemmiyet arz etmektedir.” (S:131) diyerek İngilizlerin Hindistan’da dinleri birbirine düşman ederek kalabildiklerini göstermektedir. Dini ayrılık ve düşmanlıkların yanında kast sisteminin de kullanıldığını ve Hindistan’da zamana ve mekana göre ihtiyaç olduğu zamanlarda esnek değişebilen kast sisteminden İngilizlerin etkisiyle katı bir yapıya dönüşmüş kast sistemine geçildiğin ve bunun da halkı böldüğünü ifade eden Shashı Tharoor  Nicholas B. Dirks’in yazmış olduğu “Castes of Mınd” adlı kitabından “Kast terimi sanki, tek başına, Hindistan’ın farklı toplumsal kimliklerini, topluluklarını ve örgütlenmesini açıklamaya ve her şey bir yana sistemli kılmaya yetecekmiş gibi kullanılmaya başlanmıştır. Bugünkü kast sistemi, İngilizlerin 200 senelik sömürgeciliğinin bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır.” (S:134-135) şeklinde yaptığı aktarımla Kast sisteminin son halinin mucidi ve banisinin İngiltere olduğunu bir İngiliz’in kaleminden göstermiştir.

İngilizlerin kast, din, dil, kültür, ırk, kabile halinde böldükleri Hindistanlıların en sevdikleri İngiliz yazar E.M. Forster bile yazdığı “Hindistan’a Bir Geçit” adlı kitabında “Hiçbir şey Hindistan’ı birleştiremez, hiçbir şey ama hiçbir şey” (S:140) diyerek onları parçalanmışlığa mahkûm edecek, psikolojik bir duvar örecektir. “… zira İngilizler tasnif ederek, sayarak ve kategorize ederek Hindistan’ı kontrol altında tutmaya çalışıyorlardı.” (S:140) İngilizler önce farklılıklar üzerinden ülkede birbirine yabancı, bir arada yaşamak istemeyen gruplar oluşturmuş daha sonra da Müslüman Pakistan ve Bengal’i Hindistan’dan ayırmışlardır. Bu durumu en iyi dile getiren Planın da mimarı olan Herbert Risley asıl amaçlarından birisinin “bölmek ve böylece İngiliz hâkimiyetine karşı yekvücut bir muhalefetin oluşmasını engellemek” (S:148) olduğunu itiraf etmiştir.

Her ne kadar Hindistan’ın bölünmesinden Nehru’nun yanlış tutum ve kararlarının etkili olduğu söylense de aslında Pakistan ve daha sonra Pakistan’dan ayrılan Bangladeş’in bağımsızlığını kazanmasında Cinnah’ın etkisi olduğunu Nehru’nun biyografisini kaleme alan M.J.Ekber “Pakistan Cinnah’ın iradesi ve İngilizlerin arzusu ile kuruldu.” (S:170) diyerek Hindistan’ı İngilizler tarafından Cinnah’ı ayartarak böldüğünü ortaya koymuştur.

Hindistan’ı işgal ederek birleştirdiğini iddia eden İngiltere Hindistan’a tayin ettiği Kraliçe Victoria’nın torunu Burma Vikontu Tuğamiral Lord Lois Mountbatten”in (S:173) danışmanları tarafından hazırlanan iktidarı merkezi hükümet yerine mahalli idarelere veren ve eyaletlere geniş çaplı birliğe katılıp katılmama hakkı tanıyan bir ‘Balkan Planı’ devreye sokmuştu. “Ülkenin Balkanlaştırılması iç savaşı ve düzensizliği beraberinde getirebilirdi. Kaldı ki eyaletler, prenslikler ve farklı siyasi güçlerin İngilizlerin ayrılmasının hemen ardından iktidar mücadelesine girecekleri kesindi.” (S:174) Nitekim “İngiltere en geç Haziran 1948 itibarıyla Hindistan’dan çekileceğini ilan etmişti. Böylece iktidar da devredilecekti.” (S:172

Bazı insanlar İngiltere’nin Hindistan’da uyguladığı sömürge idaresini yararlı bulmakta “aydınlanmacı despotizm”in bir türü görmektedirler. Aydınlanmacı despotizmin gereği halka rağmen halk için anlayışıyla Hindistan için ellerinden geleni yaptıklarını iddia ediyorlardı (S:181). Yapılanlar güya yönetilenlerin iyiliği için yapılıyordu. (S:199) Halbuki “İngiltere’nin acımasız ekonomi politikalarından ötürü İngiliz Sömürgeciliği Holocaust’u [Soykırım] diye tabir edilebilecek olan bu durumun sonucu olarak 30 ila 35 milyon Hindistanlı açlıktan can vermişti.” (S:182) Bu ölümler olurken milyonlarca ton buğday İngiltere’ye götürülmüş, kaplarda topladıkları Hintlilere yeterli yiyecek vermedikleri için öldürmüşlerdi. Hindistan’daki bütün kıtlıklar İngiliz sömürüsü sırasında yaşanmıştı. “İngiliz idaresi sırasında yaşanmış en büyük kıtlıklar şunlardı: Büyük Bengal Kıtlığı (1770), Madras (1782-83), Delhi’deki Chalisa Kıtlığı (1783-84), Haydarabat civarındaki Doji Bara Kıtlığı (1791-92), Agra Kıtlığı (1837-38), Orissa Kıtlığı (1866), Bihar Kıtlığı (1783-84), Güney Hindistan Kıtlığı (1876-77), Hindistan Kıtlığı (1896-1900), Bombay Kıtlığı (1905-06) ve en kötüsü Bengal Kıtlığı (1943-44). Ölü sayısı korkunçtur:1770’ten 1900’e kadar 25 milyon kişi ölmüştür. 19.yüzyılın sadece ikinci yarısında ortaya çıkan beş kıtlıkta ölen insan sayısı 15 milyondur. 20.yüzyıldaki kıtlıklar4da ise yaklaşık 35 milyon insan hayatını kaybetmiştir. William Digby’ye göre 1793’ten 1900’e kadar geçen 107 sene içersinde yaşanan tüm savaşlarda, bütün dünyada sadece beş milyon insan ölmüştür. Oysa, 1891’den 1900’e kadar, sadece dokuz sene içersinde Hindistan’da 19 milyon kişi açlığa yenik düşmüştür. Ölüm oranlartını mukayese etmek elbette doğru değildir; ancak İngiliz idaresi altındayken 35 milyon insanın kıtlıktan ve hastalıktan ölmesi Stalin’in kolektivizasyon politikası sebebiyle 25, Mao’nun kültür devrimi sebebiyle 45 ve İkinci Dünya Savaşı sebebiyle 55 milyon (70 ila 85 milyon ölüm ile sonuçlanan II. Dünya Savaşı. Bilgi kaynağı Vikipedi Erişim 01.04.2024) insanın ölmesi ile aynı kategoride sayılabilir.” (S:182-183) diyerek emperyalist İngiltere, Rusya, Çin ve İkinci Dünya savaşını yapan [30 ülkenin elebaşları ABD, Rusya, İngiltere, Çin ve karşılarındaki Almanya, İtalya, Japonya] ülkelerin aslında insan kanı emen sülük misali kana doymadıklarını da ortaya koymaktadır. Aslında bu doğal bir kıtlık değil tamamen İngiltere’nin sömürüsü sonucu her şeyi İngiltere’ye nakletmesi sebebiyle yerli Hintlilerin yiyecek bir şey bulamamaları olarak da okunabilir. Hindistan’daki kıtlıkların sebebini Will Durant “Hindistan’ı mahveden bu kıtlıkların temelinde şunlar yatmaktadır; acımasız sömürü, dengesiz mal ihracatı ve kıtlık devam ederken bile toplanan yüksek vergiler. Açlıktan kırılan köylülerin istenen vergileri ödeyecek hali yoktur…” (S:185) şeklinde açıklamıştır. Amerika kıtlıkla mücadele için Hindistan’a buğday gönderirken görmüştür ki Hindistan’da buğday vardır ancak halkın alacak parası yoktur. Orissa Kıtlığı sırasında İngilizler İngiltere’ye 90 milyon ton pirinç göndermişlerdir (S:184). İngilizler “Asırlardır sömürdükleri Hindistan’a tek bir ağaç bile dikmemişlerdi.” (S:187)

Hindistan’da salgın hastalıklar da çok cam alıyordu. “1901’de 272.000, 1902’de500.000, 1903’te 800.000, 1904’te ise bir milyon kişi vebadan hayatını kaybetti.” Ancak üç defa Demokrat Parti’den başkan adayı olmuş olan Amerikalı devlet adamı William Jennigs Bryan salgın hastalıklar meselesine “İngilizlerin veba kaynaklı ölümler için fazla nüfusun ilahi bir müdahale ile temizlenmesi” (S:194) gözüyle baktıklarını ifade etmektedir.

İngilizler Hindistan dışındaki sömürge ülkelerine iş gücü olarak köle ticareti yapmayı da ihmal etmiyorlardı. “1519’dan 1939’a kadar tahminlere göre 5.300.000 insan İngiliz gemilerinde dünyanın farklı yerlerine taşınmıştır. Araştırmacıların ‘hürriyet yoksunu göçmenler’ dedikleri bu insanların %58 kadarı Afrikalı köleydi. Çoğu Hindistanlı olmak üzere %36’sı sözleşmeli köleydi. Yüzde 6’sı ise Hindistan’dan ve diğer sömürgelerden toplanmış mahkumlardı.” (S:198

İngilizlerin her fırsatta Hintlileri aşağılayıcı hakaretlerde bulunması 1721 yılındaki Anjengo isyanına sebep olmuş isyanı bastırmaya çalışan İngilizler de katliam yapmışlardı. 1790’larda Tanjoreli Raja’ya başlatılan bir askeri akında bir İngiliz yetkili Doğu Hindistan Kumpanyası heyetine “[Bu direnişi] bastırmanın yegâne yolu misliyle mukabele etmektir. Hal böyle olunca köyleri dümdüz etmem, içinde tek bir erkek bile bırakmamam ve kadınlar ile çocukları esir almam gerekecektir. Savaşın tabiatı bunları yapmamı gerektirir.” (S:200) Hiç İngilizlerin sahip olduğu modern silahlara sahip askeri güç ile Hintlilerin askeri gücü eşit olur mu ki misli, denilince biraz daha fazlası anlaşılsın aksine İngiliz askeri gücü demek kat be kat üstün yok edici güç demektir. Ayrıca hiç Hintlilerin gaddarlığı İngilizlerinki kadar acımasız olabilir mi, İngilizler gelmiş geçmiş en gaddar ve zalim milletler sıralamasında kendinden sonraki ilk milletten bile fersah fersah yukarılardadır. Çünkü Dünya İngiltere’den Hindistan ve Güney Asya’daki devletler ile Büyük Okyanus ile Hint Okyanusu’ndaki ada devletlerinde yaptığı sömürü ve katliamlarla kurtulmuş değildir, o, Amerika kıtasının keşfi ile Hindistan’daki yaptığı sömür ve katliamların en şiddetlisi ve acımasızını yerli Kızılderililere yaparak bir soyun yok edilmesi bahasına yaparak katliam, soykırım ve sömürüyü Dünyaya yaymıştır. 

İngilizlerin 1806 yılında giydirmek istediği askeri üniformaları giymeyi kabul etmeyen Hintli ve Müslüman askerlerden 350 tane isyancıyı bağlayarak soktukları dar bir alanda yargılamadan 30 metreden ateş ederek öldürmesinin yanında diğer vahşetleri “Zafer merasimi yapıldıktan sonra altı isyancı ise topların ağzına yerleştirilerek paramparça edilmiş, beş tanesi infaz mangası tarafından vurulmuş, sekiz tanesi asılmış ve beş tanesi ise sözleşmeli köle olarak [başka sömürgelere] gönderilmişti.” (S:200) sanki vahşetin akla hayale gelmez metotlarını icat ederek uygulamakla görevliymiş gibi en acımasız yöntemleri kullanmayı marifet görmüşlerdir. 

Hindistan’ın bağımsızlığına giden yolda İngilizlerin İngiltere’de eğittikleri Gandi gibi aydınların ve İngiliz dili İngilizceni resmi dil olmasının etkili olduğunu savunanlara karşı Will Durant’ın “İngilizler geldiğinde Hindistan’ın tamamında köyler tarafından yönetilen müşterek okul sistemi vardı. Doğu Hindistan Kumpanyası’nın temsilcileri köy topluluklarını yok ettiler ve okulların yerine hiçbir şey koymadılar. Bugün bile {1930] … yüz sene önceki okul sayısının sadece yüzde 66’sı mevcut. 730.000 köy var. Ama ilkokul sayısı 162.015. Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kızların ise ancak yüzde biri okula gidiyor. Toplamdaki oran yüzde dört. Hükümetin açtığı okullar ise ücretli. İstenilen ücretin ödenmesi açlık sınırında gezen bir aile için mümkün değil.” (S:218) şeklindeki ifadeleriyle cevap vermektedir. 

Hintlilerin eğitilmesi konusunda İngilizler ikiye bölünmüştür. Misyonerler, Anglisistler İngilizce eğitimi ile birlikte Batı ve İngiliz kültür eğitimi verilmesi savunurken filozof James Mill gibi karşı taraftakiler ise Sanskritçe ya da Arapça eğitimi verilmesini, hatta İngilizce eğitimin şart olmadığını hatta mevcut metinlerin mahalli dillere çevrilmesini istiyorlardı (S:221-222). Lord Macaulay’ın Kamu İdaresi Heyeti başına geldikten sonra desteklediği Misyonerler, Anglisistler kazanmış ve başlamış olan İngilizce eğitimi sistemli bir şekilde yaygınlaştırılmıştı. “Bugün bile [hala] İngilizce konuşan Hindistanlılar, İngilizce konuşmayan yurttaşları tarafından ‘Macaulay çocukları’ şeklinde, elbette İngilizce ifade ile, aşağılanırlar.” (S:222)

Kitabın yazarı Shashi Tharoor kendi kendine bir eleştiri getirerek “Benim gibi İngiliz eğitimi almış İngilizce konuşan Hindistanlıların, İngiliz eğitim sistemini uyguladıkları için İngiltere’ye saldırmalarının tuhaf göründüğünü biliyorum.” (S:236) kendi durumu ile eleştirdiği durum artasındaki çelişkiye dikkat çekmiş ve “Hem İngiliz sömürgeciliğini eleştirip hem de İngiliz edebiyatının duayen isimlerinden birine hayran olmak tutarsızlıktır.” (S:236) diyerek çelişkinin gerekçesini ifadeye çalışmış ancak her ne kadar İngilizce öğrenmek ve İngiliz kültürüne göre eğitim almak dünyada yaygın bir şeye sahip kılmışsa da onu belki de asıl kimliğinde olması gerekenden mahrum etmiştir. Bu mahrumiyeti bir milletin yaşadığını düşünürsek bu mahrumiyet önce kendisine, sonra milletine, daha sonra bütün dünya kültürlerine kaybettirdiği asıl zararın hesaplanmasının mümkün olmadığı görülecektir. Çünkü Dünya çeşitli kültürlerin temasıyla inkişaf eder. Eğer bir kültüre engel olunursa onun sağlayacağı fayda sade engellenenlerin kayıpları olmaz. 

İngiltere sömürüsü süresince çay yetiştirmek için araziler talan edilmiş Hindistan’ın ormanları yok edilmiş, sulak arızisi Okaliptüs yetiştirilmesi dolayısıyla kurumuş, hatta haşhaş gölgede yetiştirilmediği için tarlalara yakın ormanlar kesilerek haşhaş tarlaları genişletilmiş, ormanın yok olması ve aşırı avcılık dolayısıyla kaplan, aslan, leopar gibi hayvanların nesli azalmış, Aslan yok olmaktan Gujarat nüvvabı Junagadh’ın oluşturduğu aslan korulukları sayesinde neslini koruyabilmişti (S:241). 

Sömürgeciliğin de eleştirilemeyecek iyi taraflarının da olduğunu söyleyen Shashi Tharoor bu düşüncesin “Hindistan’daki bütün İngiliz yetkililer Clive gibi aç gözlü, Macaulay gibi cahilce kibirli, Cuzon gibi küstahça ayrıştırıcı, Dyer gibi gaddar ya da Churchill gibi ırkçı değildi.” (S:247) diyerek sanki İngiliz sömürüsünün sıfatlarını kişiler üzerinden saymaktadır. Shashi Tharoor’un bu isimlerini saydığı kişiler Hindistan’da mali yönden sömüren, sömürü eğitimi uygulanmasını sağlayan, gaddarca milyonlarca cana kıyan, sömürüyü sahte sözler ile pedeleyen ve Hintlileri ırk yönünden aşağılayarak sömürüyü gerçekleştirenleri, İngilizlerin başlıca isim yapmış sömürge elemanları olarak zikretmektedir. Hintliler bağımsızlıktan yıllar sonra 2014 gibi bir zamanda bile İngiliz sömürüsüne hayranlığını dile getirecek kadar benliklerinden koparılmışlardır. “2014’te YouGov’un yaptığı bir ankete göre katılımcıların yüzde 59’u İngiliz İmparatorluğu’nu ‘gurur duyulası’ bulurken sadece yüzde 19’u hatalarından ‘utanılması’ gerektiğini söylemiştir.” (S:248) Ulusal kimliğin kaybedilmesi göstermiştir ki milyonlarca ırkdaşını öldüren ve 1600 yılından beri sayısız milyar dolarlarca sömüren bir ülkeye alkış tutar duruma gelmeye sebep oluyor. Aslında İngilizler “Hindistan’daki sömürge yönetimi milyonlarca insanı ekonomik açıdan sömürüp mahvetmiş, yükselen endüstrileri alaşağı etmiş, rekabet fırsatlarını yok etmiş, yönetimde mahalli kurumları saf dışı bırakmış, kökeni hatırlanmayacak kadar eski dönemlerden beri süregelen yaşam tarzlarını dönüştürmüş, sömürdüklerinin ellerinden en kıymetli varlıkları olan kimlik ve izzetinefislerini almıştır.” (S:249)

Sömürünün neticesini bu kadar kısa ve bu kadar vurgulayıcı izah etmek belki mümkün değildir. “1600’de Doğu Hindistan Kumpanyası kurulduğunda İngiltere dünyadaki milli hasılanın sadece yüzde 1,8’ini Hindistan ise yüzde 23’ünü üretiyordu. Sömürge idaresinin yerleşmesinden yaklaşık 200 sene sonra, 1940’ta İngiltere’nin bu oranı yüzde 10’a çıkmış, Hindistan ise fakirliğin ve kıtlığın kol gezdiği, açlıktan kırılan zavallı bir ‘üçüncü dünya’ ülkesine dönüşmüştü.” (S:250) Dört yüz yıl süren sömürü boyunca büyümeyen Hindistan bağımsızlığından sonra 1947’den 1991’e kadar geçen 50 yılda elektrik gitmiş köy sayısı 1500’den 320 kat daha artarak 480.000 çıkacak şekilde büyümüştür.

Hindistan’ı işgal eden ve sömürülmesindeki en güçlü etken olan İngiliz ordusunun birkaç bin kişilik –bu gücün bilinen 8000 bin sivil memur 60 bin asker olduğu daha önce verilmişti- gücüyle 200 milyonluk Hindistan’ı nasıl sömürmeyi becerdiğini soran Shashi Tharoor bunun cevabını Philip Mason’ın bir Victoria dönemi bürokratından alarak aktardığı “Ordumuzun uyandırdığı güçlülük intibaı, gerçekteki gücünden daha fazladır.” (S:259) cümlesindeki manada gizlidir. Bir kere Hintliler İngilizlerin güçlü olduğuna inandırılmışlardı. Hatta “Biz Atatürk’ün mücadele edip yenmesine kadar İngilizleri Tanrı bilirdik” gibi bir sözün söylendiği psikolojik teslimiyet ortamıdır ki bunu da yine 1921 yılında Galler Prensi olarak Hindistan’a yaptığı seyahat sırsında bir Hintliye birkaç büyük binayı, arabaları ve elektrik direklerini kastederek “Bak, size her şeyi vermişiz! Daha ne istiyorsunuz,”  diyen VIII. Edvard’a sadece “Özsaygı, Efendim” (S:259) diyerek verdiği cevabın içinde saklıdır.

Shashi Tharoor bence en iyi kıyaslamayı İngiliz Sömürüsünden önce Hindistan’ı fetheden Gazneli Mahmut, Nadir Şah, ve Timur haricindeki fatihlerin İngilizlerin aksine Hindistan’da kalmak ve toprakla bütünleşmek gibi bir tutum içinde olduklarını, yerli kadınlarla evlendiklerini, Hindistan’dan kazandıklarını yine Hindistan’a harcadıkları söyleyerek farklılıklarını ortaya koymaktadır. İngilizler ise hiçbir zaman Hindistan’a yerleşmeyi düşünmediklerini, Hindistan’dan kazandıklarını hemen İngiltere’ye gönderdiklerini, emeklilikte bu kazançla İngiltere’de Hint isimli konaklarında lüks içinde yaşadıklarını hiçbir Hintli kadınla evlenmediklerini daha doğrusu sömürme niyetinde olduklarını ortaya koymaya çalışır (S:263). “Delhi sultanları ve Babürlüler de başka memleketlerden gelmişlerdi. Hatta atarlı Fergana Vadisi gibi uzak toprakları ata yurdu diye hasretle yâd ediyorlardı. Ama Hindistan’a yerleştikten sonra ata yurtlarına bir bağlılıkları kalmamıştı. Hindistanlı kadınlarla evlenmişlerdi. Öyle ki birkaç nesil sonra etnik kökenlerini kaybetmişlerdi. Ekber’in oğlu Cihangir bir tarafıyla Rajput idi. Cihangir’in oğlu Şah Cihan da Hindistanlı bir anneden doğmuştu. (…) Elbette ki Babürlü imparatorları Fergana Vadisi ile olan bağlarını biliyorlardı. (…) İngilizler ise ırk temelli dışlayıcılığa ve ayrımcılığa devam ediyor, Hindistanlılar ile evlilik yapmayı hor görüyorlardı. Babürlü İmparatorları da vergi topluyorlar, hâkimiyetleri altındaki prensliklerden haraç alıyorlar, savaşta mağlup ettiklerinin her şeyini yağmalıyorlar ama tasarruf ya da elde ettikleri parayı Semarkant ya da Buhara’ya göndermeyip Hindistan için harcıyorlardı. İngilizler ise bütün gelir Londra’ya gönderiyorlardı. Babürlüler, Hindistan’ın kaynaklarını ülkenin gelişmesi, sanayi ve zanaatta ilerlemesi için kullanıyorlardı. Başka ülkelerden heykeltıraşlar, ressamlar ve mimarlar getirmişlerdi. Bu sanatkârları saraylarına buyur etmiş ve ülkenin sanat ve kültür hayatına katkı sunmaları için teşvik etmişlerdi.” (S:263-264)

İngiltere’nin yüzyıllara dayanan sömürünün cezasını tazminat ödeyerek çekmesinin altından kalkamayacağı bir miktar olacağı için mümkün görmeyen Shashi Tharoor sembolik bir ceza olan her yıl 1 dolar gibi bir miktarı 200 yıl ödemesi gerektiğini ancak asıl olan Hindistan ve diğer sömürgelerden İngiltere’ye götürülmüş olan tarihi eser ve mücevherlerin iadesi gerektiği, Ferguson’un yazdığı kitapta İngiliz sömürgeciliğini haklı çıkartan kitabının aslında 21. Yüzyılın Sömürgeci ülkesi ABD’nin sömürüsünü meşrulaştırmak olduğunu, Mahatma Gandi’nin Hindistan’da isyan ruhunu ateşlediğini ancak sadece bu pasif şiddetten uzak Hindistan’ın bağımsızlığını getirmediğini “İngilizler oyunun [sömürü oyunu] bittiğini II. Dünya savaşı sırasında İngiliz Kraliyeti’ne yemin etmiş askerleri kazan kaldırdıklarında ve 1945’te Hindistan Kraliyet Donanması isyan ederek limanlardaki kendi gemilerini ateşe tuttuğunda anlamışlardı. Yaşlı bir adamı hapse atıp oruç tutmasına müsaade edebilirlerdi ama 320 milyon insanın desteklediği bir silahlı isyanı bastıramazlardı. Gandi bugünün ifadesiyle ‘yumuşak güç’ kullanarak manevi mücadeleyi kazanmıştı. Ama isyancılar da ‘sert güç’ mücadelesini kazanmışlardı.” (S:277) diyerek anlatmaya çalışmıştır. Dünyadaki adalet sisteminde geçerli gerçek ilke maalesef silahlı gücün kadar hak talep edebilirsindir.

Shashı Tharoor’un yazdığı “Utanç İmparatorluğu” adlı kitapta verilen örnekler daha çok 19.yüzyıl ve 20yüzyılın başlarında yaşanmış olanlardan oluşmaktadır ki bu örneklerin vahameti bile sömürü ve emperyalizmin boyutunun büyüklüğünü tespit etmenin imkânsız olduğunu göstermektedir. Çünkü 19 ve 20 yüzyıllar Hindistan’da az çok insan haklarının talep edilmesi özerklik ve bağımsızlık hareketlerinin başlamış olduğu yıllardır ki bundan önceki yüzyıllarda itiraz edemeyen ve “beyazları tanrı zanneden” bir algının sahiplerinin uğrayacağı zulmü ve sömürüyü anlatabilmek imkânsızıdır diye düşünüyorum.     

Aslında İngilizlerin Hindistan’da yaptıklarını eksiksiz anlatabilmek için okuyucuya kitabın tamamını aktarmak gerektiğini düşünüyorum. Bu mümkün olmadığı için de ancak daha elzem ve önemli gördüğümüz hususları ele alarak bir nebze olsun durumun vahametinimi göstermeye çalıştık. Okuyucu kitabı okuyarak daha farklı bakış açısı ve düşünme yöntemiyle daha farklı açılımlara ulaşacaktır.

YORUM YAP

escort Bağcılar escort Bahçelievler escort Bakırköy escort Bayrampaşa escort Beylikdüzü escort Güngören escort İstiklal escort Kadıköy escort Sultanbeyli escort Üsküdar escort Avsallar escort Mahmutlar escort Oba escort Mecidiyeköy escort Ölüdeniz escort Güllük escort Kültür escort Ataşehir escort Avcılar escort Başakşehir escort Esenler escort Esenyurt escort Fatih escort Gaziosmanpaşa escort Kartal escort Küçükçekmece escort Maltepe escort Pendik escort Sultangazi escort Ümraniye escort Adapazarı escort Yalıkavak escort güvenilir casino siteleri Yalova escort Muğla escort Aydın escort Çanakkale escort Balıkesir escort Tekirdağ escort Manisa escort Trabzon escort Kahramanmaraşescort Kütahya escort Osmaniye escort Sivas escort Tokat escort Çorum escort Yozgat escort Isparta escort Elazığ escort Ordu escort Edirne escort Erzincan escort Zonguldak escort Rize escort Uşak escort Kırşehir escort Erzurum escort Giresun escort Amasya escort Sinop escort Niğde escort Bolu escort Karaman escort Kırıkkale escort Bayburt escort Ardahan escort Gümüşhane escort Artvin escort Çankırı escort Bartın escort Sinop escort Bilecik escort Karabük escort Burdur escort Nevşehir escort Kıbrıs escort Kırklareli escort Kastamonu escort Düzce escort Aksaray escort Adıyaman escort Afyon escort Arnavutköy escort Bebek escort Beşiktaş escort Beykoz escort Beyoğlu escort Büyükçekmece escort Çatalca escort Çekmeköy escort Eyüpsultan escort Kağıthane escort Sancaktepe escort Sarıyer escort Şile escort Silivri escort Şişli escort Taksim escort Zeytinburnu escort Aliağa escort Balçova escort Bayındır escort Bayraklı escort Bergama escort Beydağ escort Bornova escort Buca escort Çeşme escort Çiğli escort Karşıyaka escort Fehiye escort Marmaris escort Gaziemir escort Dikili escort Menderes escort Menemen escort Torbalı escort Atakum escort Çerkezköy escort Yenişehir escort Bodrum escort Toroslar escort Tarsus escort Silifke escort Mezitli escort Erdemli escort Anamur escort Akdeniz escort Melikgazi escort Elbistan escort Lüleburgaz escort İzmit escort İlkadım escort Çorlu escort Battalgazi escort Yeşilyurt escort Milas escort Ceyhan escort Çukurova escort Kozan escort Sarıçam escort Seyhan escort Emirdağ escort Sandıklı escort Merzifon escort Suluova escort Taşova escort Altındağ escort Batıkent escort Çankaya escort Çubuk escort Etimesgut escort Haymana escort Kahramankazan escort Keçiören escort Kızılcahamam escort Mamak escort Polatlı escort Pursaklar escort Sincan escort Ulus escort Yenimahalle escort Aksu escort Alanya escort Belek escort Demre escort Döşemealtı escort Elmalı escort Finike escort Gazipaşa escort Kaş escort Kemer escort Kepez escort Konyaaltı escort Korkuteli escort Kumluca escort Lara escort Manavgat escort Muratpaşa escort Serik escort Side escort Didim escort Efeler escort Nazilli escort Söke escort Altıeylül escort Ayvalık escort Bandırma escort Bigadiç escort Burhaniye escort Dursunbey escort Edremit escort Erdek escort Gömeç escort Gönen escort Havran escort İvrindi escort Karesi escort Kepsut escort Susurluk escort Büyükorhan escort Gemlik escort Görükle escort Gürsu escort Harmancık escort İnegöl escort İznik escort Karacabeyescort Kestel escort Mudanya escort Mustafakemalpaşa escort Nilüfer escort Orhangazi escort Osmangazi escort Yıldırım escort Biga escort Çan escort Gelibolu escort Karahayıt escort Merkezefendi escort Pamukkale escort Keşan escort Aziziye escort Palandöken escort Yakutiye escort Odunpazarı escort Tepebaşı escort Araban escort İslahiye escort Karkamış escort Nizip escort Nurdağı escort Oğuzeli escort Şahinbeyescort Şehitkamil escort Yavuzeli escort Bulancak escort Espiye escort Görele escort Altınözü escort Arsuz escort Antakya escort Defne escort Dörtyol escort Erzin escort Hassa escort İskenderun escort Kırıkhan escort Kumlu escort Payas escort Reyhanlı escort Samandağ escort Eğirdir escort Yalvaç escort Foça escort Karabağlar escort Kemalpaşa escort Kiraz escort Kınık escort Konak escort Narlıdere escort Ödemiş escort Tire escort Urla escort Safranbolu escort Akhisar escort Alaşehir escort Kırkağaç escort Salihli escort Sarıgöl escort Şehzadeler escort Soma escort Turgutlu escort Yunusemre escort Akkışla escort Bünyan escort Develi escort Kocasinan escort Talas escort Yahyalı escort Gazimusağa escort Girne escort İskele escort Lefke escort Lefkoşa escort Başiskele escort Çayırova escort Darıca escort Afşin escort Dulkadiroğlu escort Göksun escort Onikişubat escort Türkoğlu escort Kızıltepe escort Mut escort Dalaman escort Gümbet escort Datça escort Kavaklıdere escort Köyceğiz escort Menteşe escort Turgutreis escort Ula escort Yatağan escort Fatsa escort Altınordu escort Ünye escort Düziçi escort Kadirli escort Ardeşen escort Akyazı escort Arifiye escort Erenler escort Geyve escort Hendek escort Karasu escort Kaynarca escort Sapanca escort Derince escort Dilovası escort Gebze escort Gölcük escort Kandıra escort Karamürsel escort Kartepe escort Körfez escort Akşehir escort Beyşehir escort Bosna escort Ereğli escort Karapınar escort Meram escort Selçuklu escort Gediz escort Simav escort Tavşanlı escort Doğanşehir escort Bafra escort Çarşamba escort Boyabat escort Kapaklı escort Süleymanpaşa escort Erbaa escort Niksar escort Turhal escort Akçaabat escort Of escort Ortahisar escort Yomra escort Armutlu escort Çiftlikköy escort Çınarcık escort Akdağmadeni escort Boğazlıyan escort Sarıyaka escort Sorgun escort Alaplı escort Çaycuma escort Devrek escort Ereğli escort Kilimli escort Kozlu escort