
Mehmet GÜL
İstanbul Ülkü Ocakları Başkanı
Üniversitelerin açılmasıyla birlikte, eski bir oyunun yeni sahnelerini seyretmeye başladık.
Kepazeliği maharet haline getirenler, ellerindeki bütün imkânları kullanarak bir yalan savaşı açtılar. Bu yalanın özelliği, yalan olduğunun bilinmesi fakat doğru söylemesi gereken yerler tarafından söylendiği için doğru kabul edilmesiydi. Yani yeninin eski bir yorumunu getirdiler bize. Oysaki Türk gençliği, Türk milletinin özüdür. Türk gençliğinin özü ise ülkücü gençliktir. O halde her türlü özü yok etmek isteyenlerin ülkücü gençliğe yönelen bu iftira ve saldırılarının gayesi anlaşılmalıdır. Anlaşılmak zorunda yani. Zaten bugünkü mücadele, anlayış mücadelesi değil midir? Öz ile sözün asla anlaşamayacakları bir mücadele değil midir?
Öz, kendini anlatamasa da mevcuttur, ama söz özü anlatamadığı müddetçe sadece “laf”tır güzeldir. Çatışmanın kaynağı da budur zaten. Meseleye buradan bakmak gerekir. O zaman rezil ve aynı zamanda asil bir manzara çıkar ortaya. Rezalet ve asalet yanyanadır. Rezalet ve asalet çarpışmaktadır. Ve bizler mevcut galipten yana değil, haklıdan yanayız. Haksızca saldırıp, haksız gösterilse bile… Yani bizden, ülkücü Türk milliyetçilerinden yanayız.
Bu eski yorumlu oyunun artistleri ne Türk milletinden ne de ülkücü gençlikten yana olabilirler.
Onlar kendilerinden ve günlük basit ihtiyaçlarından taraftır. Ve orada ömrünü tüketecekler. Acı ve o ölçüde kokmuş bir gerçek. Hıyanete varan, varacak olan bir gaflet. Şuurlu bir uyku hali. Başka türlü izah tarzı yok.
Asıl anlatmak istediğimiz yeni ve zorlu bir kurtuluş savaşına girmiş olduğumuzdur.
Bu seferki savaş Türk milletini ortaya koyan kıymet hükümlerinin müdafaası içindir.
Bu seferki savaş, uçsuz bucaksız ovalarda unutulmuş mezarlar ve belki bin yıl sonraki kundakların müdafaası içindir.
Bu seferki savaş dünkü eyaletlerimizde sürekli kovulma utancını taşıyarak çalışan, alın teri utanç kokan, elem kokan işçimizin şeref ve haysiyet savaşıdır.
Bu savaş gönüllerimizdeki vatanın müdafaası içindir. Bu vatanın hududu duygularımız kadar büyük, duygularımız kadar geniştir.
Yani bu savaş büyüktür. O halde büyük davranmak, küçük insanların küçük beynini ezerek geçmek, kafatası çatırdamasına aldırmadan geçmek lazımdır.
Kalbimizi, Türkiye’yi Rus ya da Çin sömürgesi yapmak isteyen sözde Türk gençlerinin acısı sızlatsa da, kalbimiz geri kalmış Türk milletinin, ezilen dış Türklerin kaderini, sevgisini taşıyacak kadar geniş ve güçlü olmak zorundadır. Ülkücü gençlik üzerine aldığı vazifenin ağırlığını bilmektedir.
Dertlerin, hasretlerin ve ülkücü olmanın yükü bükemeyecektir dizlerini. Gözlerinin, düşmanını yakan, dostunun yüzünü aydınlatan ışığı, yüreğindeki imandan kaynak almakta, gözlerinden imanı fışkırmaktadır. Mesele inanç değil midir?
Mesele inançtır ve ülkücü gençlikte bu mesele halledilmiştir. Hem de alınmış boş imza atılarak değil; uğrunda mücadele verdiği toprağa girerek inancın iktidar olması, geriye Türk milliyetçiliğinin Türk devlet felsefesi haline gelmesi kalmıştır. Bu sancı onun sancısıdır. Bu mücadele, bu savaş…
Davranalım, oturanlar ayağa kalksın. Ayaktakiler yürüsün, yürüyenler koşsun. Bilmek ne ifade eder? Yapmak ve yaptırmak gerekir. O halde bilelim, davranalım ve yürüyelim hedefe doğru.
Her türlü emperyalizm ezilsin ayaklarımız altında. Hain fikirler ezilsin. Gafiller ağlasın bu ezilenlere. Biz Türk gibi yürüyelim; ne ezilen — dünkü ezenlerin — ne de ağlayan ipotekli beyinlerin çığlıkları gelsin kulaklarımıza… Çağların elimizin tersi ile itilim. Yürüyelim…
Zafer susanlara konuşmaz, susanların kaderi dinlemektir. Ama her şeyi dinlemek; ya kabul etmek, ya da kabul etmeyip itaat etmek… Tıpkı bir koyun gibi aciz ve çaresiz. Tıpkı kafeste bir kuş gibi…
Halbuki biz, hür dağlarda bozkurt gibi şerefli, kafeslerde arslan gibi vakuruz. Böyle diyor Türk töresi. Tarih bunu istiyor.
Ülkücü Kadro, Sayı 2, 1 Ocak 1977

