Gazi KARABULUT
Olur, el veriyorsa yüreğimiz boş verelim!
“Emanet” kavramının içini boşaltalım meselâ…
Diyelim ki “tarihte; kanlarıyla, canlarıyla toprağı vatan yapanların emanet bıraktıkları yurt toprağına sahip çıkmayı” boş verelim.
Ya da “fedakârlık da neymiş,” diyerek 1921 yılında İnebolu’dan aldığı cephaneyi kağnıyla Kastamonu’ya taşırken donarak şehit olan Şerife Bacı’yı unutalım.
Ve ya “Adanmışlık mı?” diye istihza edelim; Arıburnu cephesinde, 27. Alay’da Halil Çavuş’un şu adanmış hâlini hafızamızdan silerek:
Yanındaki arkadaşına,
“Bak hele, benim tüfek bozulmuş, ateşlemiyor.” demesi üzerine arkadaşının, Halil Çavuş’un yüzüne acı acı bakarak, “Ne bozulmuşu, senin tetiği çeken parmağın kopmuş be adam!” sözü üzerine vurulduğunu ve parmağının yerinde olmadığını idrak edenleri boş verelim.
Boş verelim Atatürk’ü, Enver Paşa’yı…
Ya Ülküler uğruna ” Ahde vefayı imandan bilenleri.”
Onları da boş verelim.
Meselâ orucunu açtıktan sonra indiği Ankara Site Öğrenci Yurdu kantininde, Allah’a küfredenlerin kurşunu ile 4 Ocak 1968’de toprağa düşen Ruhi Kılıçkıran’ı…
Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’nda etrafı sarılan ve yaklaşık 72 saattir mahsur kalan ülküdaşlarına yardım için giderken vurulan ve 23 Mart 1970’te, hayatının baharında dünyaya veda ettiğinde Dündar Taşer’in “Şehitler ölmez,” diyerek ruhumuza işlediği ulvî sızıyı unutalım gitsin…
Süleyman’ın mübarek kanı bulaştığı için ceketini annesine yıkatmayan ve 23 Kasım 1970’te, Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulunda işkencelerle şehit edilen Dursun Önkuzu’yu da hatırlayıp rahatımızı bozmayalım…
İman edilen değerler için çekilen çileleri, işkenceleri, hapisleri, sürgünleri,idamları; Alparslan Türkeş’i, Metin Tokdemir’i, Muhsin Yazıcıoğlu’nu, hepsini hepsini unutalım gitsin…
Ne gerek var huzurumuzu bozmaya?
Değer mi rahatımızdan vaz geçmeye?
Ne güzel herkes dilediği gibi yaşıyor, dileyen dilediğini yapıyor.
Hem bireyi merkeze alıp toplumu ikinci planda gören bir kısım “Z Kuşağının” bile hükmü bitmek üzere. Öyle bir “Alfa Kuşağı” geliyor ki yapay zekâ ile yatıp kalkan, haz merkezli bir dünya kurmaya ilke edinen…
O zaman boş ver “şehit, gazi” muhabbetlerini.
Yok PKK ile mücadele ederken mayına basmış da, vay Cudi’de şarapnel parçasıyla gözünü kaybetmiş de, neymiş ilim ve ahlâk öğretmek için Ağrı Dağı eteklerindeki köylerin birinde bir kaç öğretmen çocuklarının gözü önünde kurşunlanmış da…
Boş verin bunları efendim(!) diyenlere yüksek sesle haykırın:
Boş veremeyiz efendim!
Ne tarihi unuturuz ne mazimizi inkâr ederiz ne de geçmişimizden vaz geçeriz.
Boş veremeyiz!
Dileyen dalsın “Dünya” denen mezellete… Biz aynı iman ve aynı ülkü ile “kınayanların kınamasına aldırmadan” mücadele etmeye devam edeceğiz.
Asla boş vermeyiz!
Sözümüz var Allah’a, sözümüz var millete, sözümüz var ülkülerimize…
Ama efendim…
Bilmediğiniz çok şey var(!)
Hayır; amasız, fakatsız ve asla vaz geçmeyi düşünmeden mücadele edeceğiz.
Birileri basit siyasi ikballer peşinde koşuyormuş.
Kimileri bizim bu saf niyetimizi kullanıyormuş.
Niceleri bu sözlerle makam mevki elde ediyormuş.
Hatta evimizi, ocağımızı, ülkülerimizi kullanarak neler neler yapanlar varmış.
Efendim!
Diyorum ki:
“Kim ne yaparsa yapsın. Hangi kirli işlere tevessül ederse etsin. Ev bizim, ocak bizim, yurt bizim, ülkü bizim. Biz imanla, aşkla, şevkle mücadele edeceğiz. İçerdekilerle de dışardakilerle de…
Başaramayabiliriz.
Ama!
Evimiz, ocağımız, ülkülerimiz, ülkemiz ve milletimiz için ettiğimiz “mücadele şuurunu” tertemiz, lekesiz bir şekilde bizden sonrakilere emanet etmenin engin huzuru ile gözlerimizi kaparız vesselam.”