Asena Kınacı Moral
MATMAZEL NORALİYA’NIN KOLTUĞU VE DOĞUNUN VEFALI ÇOCUĞU PEYAMİ SAFA
Her kitap okundukça yeni bir kapı açar. Ben bir kitabınkapağını ve sayfalarını yavaşça açarken kendimi daima büyülü bir diyarın kapısını açıyormuş gibi hissederim. İşte o andan itibaren Kaf Dağına çıkarım, dereler, tepeler aşarım, zümrüd-ü ankanın kanadından tutar gökyüzünde uçarım, devlerle savaşırım ve bir kahraman olurum. Elimdeki kitabın son cümlesini okuyup bitirdiğimde kitabı göğsümü bastırır kahramanlığımın tadını çıkarırım. Matmazel Noraliya’nın Koltuğu ’nu okurken de tam böyle oldu işte.
Peyami Safa’nın Yalnızız, Bir Akşamdı, Fatih-Harbiye, Sözde Kızlar, Atilla, Mahşer, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu -benim de çok severek okuduğum- romanlarından sadece birkaçıdır. Bugüne kadar okur olarak bir yazarın beş kitabını okumak onu anlamaya ve kavramaya yeter diye düşünürdüm. Bugünden itibaren bir yazarın bütün eserlerini okumak gerektiği kanaatiyle Peyami Safa’nın sihirli kaleminden dökülen Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’nu herkesin okumasını önerirken kendim de bugüne kadar okumamanın pişmanlığını yaşıyorum. İşte bu pişmanlığım beni bu yazıyı yazmaya mecbur bıraktı. Belki bu vesileyle büyük Türk yazarı Peyami Safa ve eserlerine okur vefası göstermiş olabilirim. Bu güzel kitabı size anlatmadan önce bu dünyanın kapılarını bize açan yazar Peyami Safa kimdir şöyle bir bakalım:
Edebiyatçı, fikir adamı, gazeteci-yazar olan Peyami Safa 2 Nisan 1899’da İstanbul’da doğmuştur. Peyami Safa’nın babası İsmail Safa Bey genç yaşta vefat edince Peyamiküçük yaşta yetim kalmıştır.Babasının ölümünden altı ay bile geçmeden kardeşinin ölümüyle evlerindeki büyük acının üstüne yine büyük bir acıyla birlikte derin hüzün çökmüştür.Peyami’nin annesi Server Bedia Hanım ailesinde yaşanan bu ani ve beklenmedik ölümler sonrasında zorluklaryaşamış derin üzüntüler içerisindeçok acılar çekmiştir. Peyami, annesinin daima eşini özleyen birdul ve evlat acısı yaşamış bir anne olarak gözyaşının ve acılarının hiç dinmediğini hatıralarında anlatmış annesiyle birlikte geçirdiği bu yılların kendisinindünyayı anlayış ve hayata bakışını etkilediğini belirtmiştir. Peyami Safa dokuz yaşlarında uzun tedavi süreci gerektiren bir hastalığa yakalanmıştır. Bu hastalık durumu da yazarı oldukça etkilemiş hatta yaşadıklarından kesitleri “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” isimli bir romanda okurlarıyla paylaşmıştır.Babasızlık,parasızlık ve hastalık nedeniyleliseye devam edemeyen Peyami genç yaşta değişik işlerde çalışmaya başlayarak hayatını kazanmaya mecbur kalmıştır. Yaşı ilerledikçe bazı kurumlarda memur olarak çalışmıştır. Kendi çabası ile yabancı dil öğrenmiş ve öğretmenlik yapmıştır.Para kazanmak için yaptığı işlerden biri de yazarlık olmuştur. Yazı hayatına genç yaşta gazete ve dergilerde yazarak başlamıştır.Peyami Safa dil, tiyatro, musiki, terbiye, psikoloji, politika, ekonomi, sosyoloji, ispritizma ve hatta tıp alanında bile yazılar yazmıştır. Hikayeler, oyunlar, romanlar yazmış ve hatta“Cingöz Recai” gibi efsane bir karakteri Türk edebiyatına kazandırmıştır. Zaman zaman yazılarında “Server Bedii” mahlasını kullanmıştır.1950li yıllarda Cumhuriyet Halk Partisinden Milletvekili olarak politikaya atılmıştır.Ortaokul lise sıralarında başlayan yazı hayatı ölene kadar da devam etmiştir.
Peyami Safa, yirmili yaşlarında Nebahat Hanım ile evlenmiştir. Merve Safa isminde bir oğlu olmuştur. Nebahat Hanım’ın evliliklerinin ilk yıllarından itibaren psikolojik rahatsızlıklar yaşaması daha sonra da felç geçirmesi yazarın huzurlu-mutlu ve sakin bir aile hayatı yaşayamadığını göstermektedir. Çok sevdiği oğlu Merve Safa 27 Şubat 1961’de hastalanarak vefat edince Peyami Safa adeta çökmüş, kısa süre sonra 15 Haziran 1961’de hastalanarak vefat etmiştir. Romanları haricinde öyküsü, tiyatro oyunu, gazete ve dergilerde yayınlanan yazılarının toplandığı inceleme-deneme kitapları ile ders kitapları da vardır.
Gelelim Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’na;
Romanın kahramanı Ferit bizler gibi biri. Annesinin ölmüş olması babasının onları terk etmesi nedeniyle çocukluk ve gençlik buhranları yaşayan Feritkarabasanlarda, rüyalarda kaybolan histerik bir genç olarak karşımıza çıkıyor. Yazılanlar romanın kahramanı Ferit’in dilinden aktarılıyor bize. İki ablası veremden ölmüş.Bir kız kardeşi var, hasta ve teyzesinin yanında yaşıyor. Olaylar İkinci Dünya Savaşında geçtiği için İstanbul’da o yıllarda Ferit’in etrafında yoksulluk, parasızlık, açlık ve hastalık var.
Ferit’in Vafi Bey’in yoksul oteline yerleşmesi ve otel sakinleriyle tanışması ile romanın enfes kurgusu ilerliyor. Yazar Ferit’in dilinden okura otelde kalan kahramanları yüzlerindeki en küçük çizgiyi bile atlamadan anlatıyor. Ayrıca derin, anlamlı ve temiz Türkçesiyle karakterlerin kişiliklerini ve ruh dünyalarını da tüm ayrıntılarıyla betimliyor. Yer, mekân ve çevre tasvirleri ile okuru romanın içine çekiyor.Bizler de kitabı okurken Ferit ile birlikte otelin odalarını geziyor, İstanbul yokuşlarından çıkıyor, Matmazel Noraliya’nın evine giriyor hatta onun koltuğunda oturup kaybettiğimiz ‘ben’imizi arıyoruz.
Romanın tamamında ana kahramanımız Ferit, yaşadığı buhranları, içinden çıkamadığı ikilemleri, gördüğü kâbusları, rüyaları, içinden çıkamadığı psikolojik hezeyanları ve kalbinin çırpıntılarını iç sesi ile okura şiir tadında bir Türkçe ile anlatıyor. Matmazel Noraliya’nın Koltuğunda Peyami Safa’nın diğer romanlarında da sıklıkla rastladığımız doğu-batı, Türk-ecnebi, zengin-fakir, ruh-beden, madde-mana gibi fiziksel ve ruhsal zıtlıklar ile kişilerin içinde yaşadığı ikiliklere ve iç çatışmalara fazlasıyla yer vermiş olduğunu görüyoruz. Bu sebeple de psikoloji, psikopatoloji, metapsişik, halüsinasyon, telepati, rüya, supranormali, spirit gibi kavramlara da fazlasıyla rastlıyoruz. Bu anlatım dil ve anlam bakımından romanı zenginleştiriyor. Yazarın roman için seçtiği kahramanların birbirinden her yönüyle farklı olması taşıdıkları özelliklerin zıtlıklar içermesi toplumun uyumlu ve anlamlı birer parçası olmalarını engellemiyor. İşçi, hırsız, sufi, kadın, erkek, ecnebi, gayr-i müslim, ana-çocuk, sosyete… Sorumlu-sorumsuz, iyi-kötü, çalışkan-tembel, yalancı-dürüstvs.Peyami Safa kişileri özgün karakterlerinde bu gerçek halleriyle fiziksel ve ruhsal olarak tasvir edip tahlil ederken hepsinin toplumu oluşturan temel yapı taşları olduklarını okura özellikle vurguluyor. Onlara bir sınır çizmeden, onları yargılamadan oldukları gibi kabul ederek toplumda var oldukları ve ideal toplumun inşasında da var olacakları gerçeğini sosyolog bir bilim adamı titizliğinde anlatıyor. Bu yönüyle romanda Ferit ile birlikte okur kendini ve varoluş gerçeğini ararken tıbbın, psikoloji ve alt alanlarının, felsefenin, ekonominin, sosyolojinin, tasavvufun ve spritüal konuların eserin satır aralarına sindirilmiş olduğunu görüyor. Bu yazı üslubu eserin edebi değerini azaltmadığı gibi bilakis sanat değerini artırıyor. Eseri özgünleştirerek Peyami Safa’nın kaleminden çıkmış bir roman olduğunu anlamamızı sağlıyor. Kurgunun bilimsel konular ve teknik terminolojiyle harmanlanarak ilerlemesi yazarın entelektüel birikimine hayranlığımızı bir kat daha artırıyor. Ancak romanın son sayfalarında Ferit ile Yahya Aziz’in ideolojik, sosyolojik, ekonomik konular üzerine yaptıkları derin sohbetteki didaktik anlatımve Yahya Aziz’in ağzından dinlediğimiz tasavvuf felsefesi izahatı sonrasıFerit’in de “bir ben vardır benden içre” keşfi bugünün bazı okuyucularını sıkar mı bilemem.
Romanda baştan sona yazarın dili zengin, akıcı ve tatlı,.. Bakıyorsunuz tek kelimelik bir cümle… Ama anlamı var, derin, büyük. Yazarın ya o çok uzun ama bizi yormayan cümleleri… İşte bunlarla yazar dev bir sanat eseri inşa etmiş. İster uzun ister kısa ister tek kelimelik cümleleri olsun anlamı ve derinliği tartışılamaz. Olaylar arasında, gün içinde zaman ve mekânlarda Ferit’in günlük yaşam akışında keskin geçişler oluyor ama anlatım bağı o kadar kuvvetli ki anlam etkilenmiyor, olaylar bölünmüyor.
Ferit’in kaldığı otelde yan odada Kırım sürgünü bir aile kalıyor. Dul kalmışancak evin reisliğini yapan Eda Hanım, gazete satarak ailesini geçindirmeye çalışan oğlu Babuş, geçirdiği bir şok sonucunda dilsiz ve uyurgezer olan kızı Zehracık ile kalacak yer sıkıntısı nedeniyle yüklükte yerde yatmak zorunda kalan dedeleri Tahir Beyin dramı romanda bizi sarıp sarmalıyor. Bir zamanlar her şeyleri varken şimdi bu küçük odaya dört kişi sıkışıp kalmış bu aile romanın sonuna kadar kurguyu ilerleten hikâyeleriyle başrolde.
Başka otel sakinleri de var:
Otelin sahibi sufı kişiliğiyle karşımıza çıkan Vafi Bey, sevdiği adamın ölümünü kabullenmeyerek daima onu bekleyen ve onu rüyalarında gören, gördüğü rüyaları gerçek zanneden Fatma, üçkâğıtçı Ermeni Karnik, kötürüm Tosun ve öğretmen Yahya Aziz de bu otelin sakinlerinden. Ferit bu otel sakinleri ile geçmişten tanıdığı yakınları arasında zaman içerisinde bir uçurum olduğunu fark ediyor.Bu uçurum ile birbirinden ayrılan iki ayrı dünyanın içine düşüp debeleniyor, ikisi arasında gidip gelerek kendini arıyor. Ferit’in birinci dünyası işte bu Vafi Bey’in oteli. Ferit burada otelin sakinleri ile birlikte yaşıyor, gördüklerini anlamlandırmaya çalışıyor. Onun bu dünyasında yoksulluk, çaresizlik vehastalık ile mücadele eden ucuz ve eski bir otelde yaşamaya çalışan sufi, fakir, kimsesiz, hırsız, katil… tanıdıkları…var.Ferit’inikinci dünyasını var eden ise o güne kadar tanıdığı yakınları. Ferit’in hoşlandığı hatta sevgilisi diyebileceğimiz- ki Ferit de ilişkisine bir ad koymamıştır.- Selma… Ferit’in arkadaşları Feridun, Haldun, Abti, Feriha, Necdet, Şinasi ve Muhtar… Birbirleriyle iyi arkadaş olan bu gençler Selma’nın teyzesi ve eniştesinin evinde buluşuyorlar. Kendi aralarında Seza Hanım’a “Suzz”, Cevat Bey’e de “Mister Coo” diyorlar. Bu ifadeden de anlaşıldığı gibi; yabancı hayranlığı içerisinde lüks hayat özentisinde gününü gün etmek isteyen bir arkadaş topluluğu ile yakın ve anlamlı bir ilişki içerisinde olan Ferit onlarla olmak, orada olmak, onlarca kabullenilmek arzusu içerisinde.
Romanda hem Vafi Beyin otelinde yaşayan hem de Mister Co’nun evinin müdavimleri olan kahramanlar farklı karakterleri inançları ve fikirleri temsil ediyor. Vafi Bey ve otelindeki şahsiyetler Türk muhafazakârlığını ve belki de Şarkı temsil ederken Selma’nın teyzesi ve eniştesinin evinde toplanan arkadaş topluluğu Garplı olma gayretiyle ancak Garbı taklit edebilen bir zihniyeti gözler önüne seriyor. Bu iki çevre-dünya arasında Ferit hem insanlığını hemkişiliğini hem de ‘ben’iniarıyor. Bu arayış içerisinde gördüğü karabasanlar -rüyalar onu Vafi Bey ile buluşturuyor. Ferit hem Vafi Bey hem de Yahya Aziz ile olan sohbetlerinde Türk kültürünü ve bu kültürü inşa eden değerleri anlamaya çalışıyor.
Ferit’in ferdiyetçilik ve haz-hedonizm üzerine inşa ettiği bir dünyası varken, otele taşındıktan sonra yaşadığı günlük olayların, gördüğü rüyaların dinlediği hikâyelerin, -okura da sürpriz olacak- spirit durumların ve karşılaştığı kişilerin etkisi ile beyninde şimşekler çakar, yüreği daralır, içindeki ses onu rahat bırakmaz. Artık Ferit eski Ferit değildir. Öyle ki Yahya Aziz ile bir sohbetinde şöyle söyler:
“Ben çıldırırsam, odama kırmızı bir sis dolduğu için, yatağımın altından babamın kahkahası geldiği için, tıraş kutum yere düştüğü için değil, nerede, neden ve ne olduğumu bilmediğim için çıldıracağım.” “Mistik bir doğunun psikopat bir çocuğu olan” Ferit şöyle devam ediyor diğer sayfalarda “…Beni peşime düşen siyah köpek değil, Tahir Beyin yükte yatması çıldırtır.”
Bugünün toplumcu şairi Mehmet Aycı’nın
“Gecenin yarısı saat on buçuk
Ayakları çıplak elleri açık
Durakta bekleyen simitçi çocuk
Donuyorsa eğer beni öldü say” mısraları aklımıza gelir. Ferit aradığını bulacak mıdır?
Bu kadar değil elbette; roman devam ediyor:
Mistik bir doğunun psikopat bir çocuğu olan Ferit kendini arayadursun kız kardeşinin birlikte aynı evdeyaşadığı teyzesi cinayete kurban gider. (Acaba kim öldürdü?) Teyzesinden kalan servet ile kardeşinin ciğerlerindeki hastalığa da iyi geleceğini düşündüğü içinkardeşiyle adaya taşınırlar. Orada tesadüfen-tevafukken Matmazel Noraliya’nın konağını kiralarlar. Ferit bu evde daha önce yaşamış olan bu matmazeli daha önceden tanıdığını hisseder. Onun hayatını merak edip öğrenir. Noraliya’nın yaşadıklarında kendinden bir şeyler bulur. Onu kendine yakın hisseder. Romanın ikinci bölümünü oluşturan ve dolayısıyla sonunu da içeren bu bölümde rüyalar, telepatik iletişim, spritüal durumlar ile perili konak (!) masalları-hikâyeleriyleya da gerçeklerledevam eder.
Romanda Matmazel Noraliya’nın ibretlik hayatını okurken onun da iki ayrı dünyası olduğunu ve ömrü boyunca bu iki dünya arasında savrulduğunu görürüz.Biri Türk ve Müslüman babasından ve babaannesinden gelen Türk ve Müslüman tarafı… diğeri İtalyanannesinden ona kalan miras ecnebi tarafı…Noraliya’nın yaşadıkları ibretlik, acı verici…Noraliya küçük yaşlardayken boşanan anne babasının hırslarının arasında heba olan bir çocukluk yaşayınca, sevdiği genci erken yaşta kaybedince insanlardan ve dünyadan kaçarak bu evde inzivaya çekilmiş.
Sonra… Sonrasını okumalıyız….
SON SÖZ:
Peyami Safa bu romanında Ferit’i, Noraliya’yı, Selma’yı içinde çırpındıkları tezatlıklarla yaşatıyor. ‘Nuriye-Noraliya’ arasında kendini bulmaya çalışan Noraliya, ‘ben’ini ve günlük küçük heveslerini yenmeye çalışarak kendini bulmaya çalışan Ferit ile‘sving kültürü’ ile doğu gelenekleri arasında kalan Şelma bizim de ne, nerede, nasıl ve kim olduğumuzu sorgulamamızı sağlıyor.
Romandaeski zamanlardan çıkıp gelen Noraliya, koltuğunda onun yerine oturan Ferit’e şöyle seslenmişti: “Ben bu koltukta otuz iki sene oturdum. Kaçtım insanlardan. Her şeyi sildim. Ruhumun dibine indim. Ve… O’nu gördüm. Şimdi… Sen de göreceksin. “
Ferit görmüştü.
“….Sonra derin bir sevgi hali…Bunu hiç unutamam. O büyük aydınlık bir an sürdü. Fakat o her şeyi kucaklayan bir aşk anıydı. .”O’nu göreceksin” demişti hayalet. O kim? Bu ışık mı? Işık kim? Allah! Kendisi ya da sembolü. Eğer koltuk olmasaydı, koltuk ve şamdan bütün bunları mistik bir doğunun psikopat bir çocuğuna az yakışmayan bir rüya diye anlamak mümkündü. “demişti.…Ve aradığını bulmuştu!
Romanın yazıldığı yıllardan çok zaman geçmesine rağmen acaba gerçeği, mutlağı bulabildik mi? Bugün Ferit, Selma, Nuriye ya da sen,neredesin? Ben neredeyim? Türk Milleti nerede? Acaba Ferit kadar şanslı olabildik mi?
Romanda şöyle diyordu: “….Ferit düşündü. Hastalık teyzenin kendisi değil. Hastalık namazla Swing arasında. Memleketin hastalığı. Birinden biri gitmeli…..”
Neden?!!! Hiçbiri gitmeden olmaz mı?!!! Yada sving yerine Harmandalı daha güzel olmaz mı?!!
Bu kitabı okurken Bahtiyar Vahapzade’nin şu dörtlüğü geldi aklıma…
“Yüreği Şark yüreği,
Aklı Garp aklıdır.
Türkün
Bu tezattan sinesi dağlıdır
Türkün”
Ferit’in ve Noraliya’nın hayatından aldığımız ibretle; kişinin de, toplumunda uğruna baş koyacağı bir imanı-ülküsü olmalıdır. Ailenin ve toplumun şartlara göre gelişmesi manevi değerlerimizden kopmadan olmalıdır.Koşalım, yürüyelim, gezelim, öğrenelim amma ille de kendimiz olarak bunları yapalım.Hem şahıs hem de toplum olarak fertten millete, milletten insana, insandan Allah’a doğru ulaşmanın yollarını arayalım. Bu uğurda çalışalım, yaşayalım. Hepimiz kıymetli yazarımız gibi vatanın ve toplumun sancılarını kalbimizde hissederek yaşayabilirsek ideal toplum ülküsüne doğru yürürüz ve mutlak o ülküye ulaşırız. Bilmeliyiz ki daima ferdiyetçilikten toplumsallığa yöneliş insanı daha çok insan yapar. Başkalarının acılarını yüreğinde hissederek yaşamak insanın Allah’da, imanda erimesineve öz-kul olmasına vesile olur.
Doğunun yağız evladı büyük Türk neden hala bilim mi ahlak mı? Doğu mu Batı mı?;gibi tercihlerle oyalanmaktadır. Ahlaklı bilimi tercih ederek mananın maddeyi yendiği günleri görmeye doğru koşmayacak mı?
Peyami Safa gerçek manada iman ve ahlak adamıdır. Vatan sevgisiyle Türk toplumunu kendi öz değerleriyle ilelebet nasıl var olacağı konusunda bilgilendirmeye ve Türk varlığını tehdit edebilecek her türlü tehlikeye karşı uyarmaya çalışan bir fikir insanıdır. Peyami Safa ailevi şartlarının elverişsizliği ve uzun süren sağlık sorunlarının tedavi süreci nedeniyle okulunu bile bitirememiş amaen az bir yabancı dil ile yazıp konuşabilen edebiyatçı, gazeteci- yazar, fikir adamı olabilmeyi başarmış, gerçek edebiyat çevrelerinde takdir toplamıştır.
Türklüğün vefalı yazarı Peyami Safa Türk muhafazakârlığı diye de adlandırdığı ve hiç taviz vermediği, mücadelesinde hiç yılmadığı değerlerle yazarak yaşamış ve “Kökü mazide olan atiyim.” diyen Yahya Kemal gibi köksüz bir toplumun nefes alamayacağı gerçeğini anlatmaya çalışarak ölmüştür.
Hatırası önünde saygıyla eğiliyorum. Rahmet olsun.