MEŞHED-İ HÜDÂVENDİGÂR ZİYARETİ

Bu haber 25 Haziran 2014 - 10:37 'de eklendi ve 1.319 kez görüntülendi.

ERENLERİN İZİNDE TUNA’DAN ADRİYATİK KIYILARINA

MEŞHED-İ HÜDÂVENDİGÂR ZİYARETİ
Yücel AMİL

Yıllardır Evlâdı Fatihan Diyarını görmeyi arzulardım. Ana hatlarıyla tetkik ettiğim Balkan Tarihi, okuduğum kitaplar, seyrettiğim bazı filmler ve son yıllarda yapılan bir kaç dizi oralara gitme isteğimi biraz daha kamçıladı. Böylece Balkanları henüz görmeden aramızda bir gönül bağı oluşmuştu; içimde tarifi mümkün olmayan bir sevgi ve muhabbet yeşermişti. Doksanlı yıllarda vahşi batının ve bütün dünyanın şaşı bakışları arasında Bosna’da yaşanan Sırp Vahşeti, Müslüman kırımı, akıl almaz mezâlim de Balkanlara daha fazla ilgi duymamıza vesile olmuştu.
Ülkücü olmanın heyecanıyla; başta Atatürk’ün doğum yeri Selanik olmak üzere Balkanlarda Misâk-ı Milli sınırları dışında kalan; Batı Trakya, Filibe, Deliorman, Kırcali, Kıbrıs ve Oniki Ada’yı kaybetmişliğin burukluğu, Batum, Musul, Kerkük, Süleymaniye, Hama, Humus, Halep hasreti vardır içimde…
Bugün hâlâ Tuna’nın sağ yakasından Adriyatik Kıyılarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada minarelerde ezan okunuyor, Camilerde namaz kılınıyorsa Evlad-ı Fatihanın emeği, alın teri, alperenler ve akıncı birlik ve beylerinin kanları yüzü-suyu hürmetinedir.
Bu beldelerde tek bir tane Türk/Müslüman kalmışsa oraların tamamı benimdir, kıyamete kadarda benim olmaya devam edecektir. O beldeler mukaddes mekânlar olarak hep gönlümde olacak hasret dolu duygularla aklımda, beynimde ve kalbimde yaşayacaktır. Kimin bayrağı altında olursa olsun. Adriyatik’ten Çin’e kadar uzanan bu coğrafya, Turan coğrafyasıdır; her ülkücünün kızılelmasıdır. Oralar hâlâ Bursa kadar, Edirne kadar, Hakkâri, Kars ve İzmir kadar bizimdir.
Buram buram Türklük kokan, çok canlı bir şekilde Türk Kültürünün bütün izlerini ihtişamla taşıyan Hama, Humus ve Halep’i gezdiğimde,  oraları Türk’ten koparan ihanet ve zihniyete isyan etmiş günlerce uyuyamamıştım.
2013 yılının Mayısında Batı Trakya, Kavala, Selanik, Vodina’ya gitmiştim. “Hümanist” Helenler bir kaç Türk köyündekinden başka buralarda bulunan binlerce camiden bir tanesini bile bırakmamışlar. Kavalalı Mehmet Ali Paşa Camii’nin minaresini tıraşlamış kiliseye çevirmişler, cami kubbesinin tepesine de kocaman bir haç koymuşlar.
16 Mayıs 2014 günü, İstanbul’dan hareketle; Filibe, Sofya, Belgrad, Saraybosna, Mostar, Bulagay Tekkesi, İşkodra, Prizren’den sonra Kosova’ya geçiyoruz.
Filibe Cuma Caminde, Belgrad’da Bayraklı Camiinde namaz kılmak, Tuna ile kucaklaşarak topluca  Gazi Osman Paşa’nın Plevne marşını okumak, Saraybosna’nın her camiinde çok güzel sesli müezzin ve  imam efendilerden Ezan-ı Muhammedî ve Kur’an dinlemek, Tarih öğrenimi gören ve dört dil bilen Eldar Uka ile sohbet çok güzeldi.
Bulagay’da Buna nehrinden su içmek, abdest tazeleyip tövbe istiğfar ederek tekkede zikir yapmak, gönüllerdeki pası temizlemek harikaydı.
Adriyatik kıyılarında Dr. Hayati Bice’ye kitaplarını imzalattırmak ve Adriyatik kıyılarından çakıl taşı toplamak bir hayalin gerçeğe dönüşmesinin ayrı bir heyecanıydı.
Erenlerin İzinde Balkanlar Seyahatimizin 5. gününde Meşhed-i Hüdâvendigâr’ı ziyaret edeceğiz.
Sultan I. Murat Türbesi Üsküp-Priştine yolundaki Mazgit köyünde yer almaktadır.
Muradımız; iki Osmanlı Sultanının iki büyük meydan muharebesinde haçlı ordularını imha ettiği er meydanı Kosova Sahrasını görmek, Meşhed-i Hüdâvendigâr’ı ziyaret ederek, ecdâdın yüreğimizde küllenen yarasını yeniden alevlendirmek.
Murat Hüdâvendigâr (1326-1389)
1326 yılında doğmuş, 27 yıl 3 aylık saltanatı döneminde 37 savaşa girmiş ve hepsinden yüzünün akıyla zaferle çıkmış, ömrü at üstünde geçmiş, haddi aşmadan Muharebe meydanında şehid olmuş tek Osmanlı sultanıdır.
Cennet-Mekân Murat Hüdâvendigâr, Orhan Beyin oğlu, üçüncü Osmanlı Sultanıdır.
Osmanlı Devleti 1299 yılında Osman Bey tarafından kurulmuş, oğlu Orhan Bey zamanında Bursa alınmış ve başkent yapılmış.
Osmanlı Devleti kuruşundan elli yıl sonra, Orhan Beyin oğlu Süleyman Paşa Kumandasında Rumeli’ye geçilmiş, 1354’te Gelibolu alınarak Rumeli’de Türk varlığı kalıcı hale gelmiş. 1361’de Edirne fethedilmiş.
1363’te Lala Şahin Paşa tarafından Filibe Türk vatanı yapılmış, 1364’te Sırp Sındığı Zaferi, 1371 de Çirmen Meydan muharebelerinde Balkan haçlı orduları imha edilmiş.
Gazi Hünkâr, Babası Orhan Bey’den devraldığı 95.000 kilometre karelik vatan topraklarını beş misli genişleterek 291.000 kilometre karesi Avrupa’da olmak üzere 500.000 kilometre kareye çıkartmış.
Murat Bey az konuşan, konuştuğunda çok tesirli konuşan bir sultan imiş: Merhametli, ama devlet erkânının hata yapmasını asla affetmeyen, ava düşkün ve yorgunluk bilmeyen bitmez tükenmez bir enerjiye sahip bir sultan.
Gazi Hünkâr, “Allah yolunda cihad her Müslümana farzdır”  inancıyla, dervişler gibi kendini Tanrı ilhamına mazhar bir veli olarak hissediyor, gazâyı dini bir ibadet olarak,  Anadolu seferlerini zoraki bir görev, Avrupa fütuhâtını ise Hilal’in Haç’la, Ehl-i Salib’le savaşı farz görüyordu.
Lala Şahin, Evrenos Bey, Hacı İlbey, Timurtaş ve Hayrettin Paşalar’ın her biri Avrupa’yı dize getiren, önemli fetihler yapan I. Murat devrinin Osmanlı kumandanlarıdır.
Balkanlardaki tımarlı sipahiler, hem Balkanları koruyor, hem de Anadolu’daki diğer Türk Beyleri önünde Gazî Hünkâra üstünlük kazandırıyordu.
I. Murat zamanında Akıncı birlikleri kurulmuş, uçlara akıncı yörükler yerleştirilmiş, Candarlı Hayrettin Paşa savaş esirlerinden “Yeniçeri” Ordusu’nu kurmuştu.
Türkleri Avrupa’dan ve hatta Anadolu’dan atmak isteyen Batı dünyası Papa’nın da teşvikiyle yeni bir haçlı birliği oluşturmuş, Osmanlıya saldırıya hazırlanmaktadır. 1369 yılında Haçlı İttifakını haber alan Hünkâr, Veziriâzam Ali Paşa ile istişareden sonra süratle Priştina’ya doğru harekete geçer. 63 Yaşındaki Sultan Murat Edirne’den kalkıp at sırtında Kosova’ya gelmiş, ordunun başına geçmiş. Gözümde canlandırmaya çalışıyorum: Binlerce kilometrelik yolu at sırtında geleceksin. O günün imkânlarıyla geçtiğin yerlere yollar, köprüler, bentler, çeşmeler, hanlar, hamamlar, külliyeler, medrese ve camiler yaptıracaksın,  savaşların ortasında koskocaman bir Türk-İslam medeniyetini sırtına yükleyip barbar Avrupalının ocağına taşıyacaksın… Zor, çok zor bir iş. Normal aklın almayacağı kadar zor.
Avrupa’nın ne kadar ipini koparmış, sapık, hapishane kaçkını, macereperest katil sürüsü varsa onlarla göğüs göğüse çarpışacaksın…
Bu muazzam iş öyle sadece toprak peşinde, şöhret peşinde, servet peşinde koşma güdüsüyle izah edilemez.
Allah uğrunda, Rasulu’nun yolunda tam inanmışlık olmadan, cihat ruhu taşımadan canı gönülden cihada inanmadan bu yollar aşılamaz; bu nizam ve disiplin sağlanamaz.
Türk Töresi ve cihad nizamnamesine uygun olarak hareket eden ordu, yollarda yerli ahâlinin mal, mülk, can ve ırzına karşı hiç bir tecâvüze tevessül etmeden Kosova’ya gelir.  Yağma ve tahribâtın yapılmaması, Balkan milletlerini Osmanlı’nın güzel ahlâkına ve adâletine hayran bırakır.
Sultan Murâd Han; 1389 yılının ortalarında, Üsküp ile Priştina arasındaki Kosova sahrasında müttefik Haçlı ordusuyla karşılaşıp muhârebe nizâmına geçer. Ordunun Sağ cenahında Şehzade Yıldırım Bayezid, sol cenahta Şehzade Yakup,  Merkezde ise Sultan Murat yer almaktadır. Tüm birlikler hucüma hazırdır.  Muhârebe başlamadan Kosova Sahrasında şiddetli bir fırtına çıkar ve iki ordu fırtına yüzünden bir türlü er meydanında karşı karşıya gelip vuruşamaz.
Akşam çadırına çekilen Sultan Murâd Han,  geceyi ihyâ edip namazını kılar, Kur’ân okur, sonra seccâdesinden kalkmadan ellerini Yüce Yaradan’a açarak canı gönülden şöyle bir niyazda bulunur: ”Ey Rabbim! Bu fırtına, şu âciz Murâd kulunun günahları yüzünden çıktıysa, mâsum askerlerimi cezâlandırma. Onları bağışla Allahım. Onlar ki, buraya kadar, sâdece senin adını yüceltmek, İslâm dinini kâfirlere duyurmak için geldiler. Bu fırtına âfetini, onların üzerinden def eyle. Bize Senin şânına lâyık bir zafer kazandır ki, bütün Müslümanlar bayram ede. Müslümanları mansûr ve muzaffer eyle. Ve dilersen o bayram gününde şu Murâd kulun, sana kurbân olsun. Önce beni gâzi kıldın, sonra şehit eyle.”
Sabaha fırtına dinmiştir. Kosova Meydan Muhârebesinde Türk-İslâm Ordusu I. Murâd Han kumandasında çok büyük bir zafer kazanır, Sırp Devleti yıkılır.
Balkanların Türk hâkimiyetine geçişini sağlayan Kosova Zaferinden sonra, Sultan Murâd Han, devrin teâmüllerine uyarak muhârebe meydanını dolaşmaya başlar. Bu esnada yaralılar arasında saklanan bir Sırplı tarafından kalleşçe hançerlenerek şehid edilir. Birleşik Haçlı ordusunun merkezindeki Sırp ordusu tümüyle imha edilmiş; ancak Gazi Hünkâr da şehid olmuştur.
Babasının şehadeti üzerine kaçmakta olan düşmanı kovalayan Şehzâde Yıldırım Bâyezid, devlet erkânının ittifakıyla hükümdâr seçilir ve ordunun başına geçirilir.
Sultan I. Murâd Han’ın cenâzesi tahnit edilerek Bursa Çekirge’deki türbesine gönderilir. Şehid edildiği, mübarek kanını aktığı yere yere ise iç organları defnedilerek buraya  ”Meşhedi Hüdâvendigâr” denilir.
Meşhed-i Hüdâvendigâr’ı Ziyaretimiz
Mayıs ayının güzel ve güneşli bir gününde, abdestlerimiz tazelenmiş vaziyette, yeşillikler arasındaki otoyollar boyunca uzanan orman denizinden süzülerek Muhammedali Tamnik eşliğinde ilahiler ve tekbirlerle Kosova Sahrasına giriyoruz. Birer Yasin, onbir İhlas ve üç Fatiha okuyarak ziyarete hazırlanmışız… Okunan ayetlerin bağışlanması ve duası türbe başında yapılacak.
Kalbimizde sakladığımız, gönlümüzde besleyip yeşerttiğimiz sevgi hürmet ve heyecan nabızımızı yükseltiyor. Herkesin gözü camlarda, 625 yıl önce bu sahrada başlayan 6 saat gibi kısa bir sürede koskoca Haçlı ordusunun imhasıyla sonuçlanan meydan savaşını hayal ediyorum. “Allah” “Allah” diye hucüm eden alperenler, kılıç şakırtıları, gürz sesleri, ıslık çalarcasına hedefi bulan oklar, atının üstünde kaybolmuş atıyla bütünleşmiş akıncılar ve canı, ciğeri oğullarıyla bir nefer gibi düşmana hucüm eden bir Osmanlı sultanı: Sultan I. Murad Han.
Derinlere dalmış zaman tünelinde ecdâdı hayal ederken,  Mitroviça’ya ayrılan yola dönmeden rehberimiz yolun sağındaki tepenin üstünde yer alan bir türbeye dikkatimizi çekiyor: “Burası Gazi Mestan Türbesi, halk arasında Bayraktar Türbesi olarak da bilinmektedir. Gazi Hünkâr Murat Hüdâvendigâr’ın Bayraktarı olduğu rivayet edilmektedir.” diyor.
Gazi Mestan Türbesi’ni geçip biraz ilerledikten sonra sola dönüyor ve Meşhed-i Hüdâvendigâr’a yöneliyoruz. Herkes pür-dikkat, bir kaç saniye sonra buluşacağı makamı bir an önce görmek arzusu ile sanki otobüsün daha da hızlanması için dua ediyor.
Sultan Yıldırım Bayezid tarafından savaştan hemen sonra yaptırılan Hüdâvendigâr türbesi Priştina-Mitroviça yolunda bulunuyor. I. Murad’ın burada tahnit edilen cesedinden çıkarılan iç organlarının gömüldüğü yerde sembolik bir türbe yapılmış, naaşı ise Bursa’ya götürülerek Çekirge semtinde Hüdâvendigâr Külliyesi’ndeki hazîreye defnedilmiştir.
Türbe; muhtemelen II. Kosova Savaşı’nın (1448) II. Murad tarafından kazanılmasından sonra Makedonya’nın kesin olarak Osmanlı topraklarına katılmasından sonra daha büyütülerek yeniden inşa edilmiş.
Fâtih Sultan Mehmed’in 1455’te çıktığı Sırbistan seferinde, Novoberda Kalesi’ni fethettikten sonra I. Murad’ın şehid olduğu yerde konakladığı, atasının ve diğer şehidlerin ruhu için ihsanlarda bulunduğu rivayet edilmektedir.
Kosova’nın Türk idaresine girmesinden sonra meşhedin çevresine müslüman halk yerleştirilerek bunlar vergiden muaf tutulur.
Türbenin bugün mevcut olan binası, muhtemelen 1660’ta bakımsız halde gören Melek Ahmed Paşa tarafından yaptırılmıştır. Melek Ahmed Paşa, türbeyi temizletmiş, etrafını duvarla çevirtip, avlusuna bağ ve asmalarla 500 meyve ağacı diktirmiş ve bir türbedar tayin etmiştir.
Türbe, 1845’te Rumeli valisi Hurşid Paşa tarafından yeniden tamir edilmiş, 1848’de de türbedar için bir ev yaptırılmıştır. 1866 yılında II. Abdülhamid tarafından bir selâmlık binası eklenmiştir.
Kurşunla kaplı türbenin tepesinde hilâlli bir âlem yer almaktadır.
Türbede ayrıca Rifat Paşa, Hafız Mehmet Paşa, Türbedar Haci Ali Buhara ve İsmail Ağa’nın mezarları bulunmaktadır.
Türbe en son Osmanlı sultanlarından Sultan Mehmed Reşad tarafından ziyaret edilmiş ve Sultan Mehmed Reşad 16 Haziran 1911 tarihinde bir Cuma günü, Kosova sahrasında toplanan 100.000 kadar müslümanla, Cuma namazı kılmıştır.
Osmanlı Devleti ile Sırp hükümeti arasında Mart 1914’te, İstanbul’da imzalanan barış antlaşmasına konulan bir madde ile türbenin korunması sağlanmış, bakımı bazı esaslara bağlanmıştır.
II. Dünya Harbinde işgal kuvvetleri tarafından türbede bulunan bütün eşyalar yağmalanmıştır. Komünist rejim döneminde ve 1990’lı yıllarda çıkan Bosna savaşında türbe yeniden tahrip edilmiş ve türbedârlara baskı yapılmış; hatta işkenceye maruz kalmışlardır.
Otobüsümüz türbe duvarının dışında park edip durduktan sonra alelacele ve büyük bir heyecanla külliyeye giriyoruz. Türk usulü tuvalet ve abdest alma imkânı var. Hemen abdest tazeliyoruz. Selamlık binasının önünde, açık havada serilen seccadelere üzerinde saf düzeni alıyoruz. Gezimiz boyunca bütün namazlarımızda imamlığımızı yapan Üzeyir Saraç, ezan okuyor. Ezandan sonra cemaatle öğle namazını kılıp, destur alarak aziz Hünkâr’ın makamına yöneliyoruz.
Türbenin önünde, türbe ile yaşıt olduğu ileri sürülen ortasından yarılmış tarihî bir dut ağacı var. Rivayete göre; Şehid Hünkârımızın iç organlarının Kosova’ya, naaşının ise Bursa’ya gömülmesinin ardından bu ağaç, düşen bir yıldırım tarafından ortadan ikiye yarılmış. İkinci bir ihtimal, bu tarihe tanıklık eden dut ağacı 1660 yılında Melek Ahmet Paşa’nın türbe civarına diktirdiği ağaçlardan birisidir. Bu dut ağacı her halükârda en az 400 yıldır burada nöbet başında olmalı…
Türbe kapısına yöneliyoruz, eşiğin üstünde bir Türk Bayrağı dalgalanıyor. Bizi kapının girişinde sağlam yapılı, iri kemikli, geniş ve gülen yüzlü, yüzünden gözünden nur akan, iman ve inanç abidesi tam bir Osmanlı Kadını olan türbedar hanımefendi karşılıyor. Aman Allahım, ne kadar cana yakın, ne kadar mütevazı, ne çabuk kanımız kaynaşıyor… Onu görür görmez, yıllar önce Rahmet-i Rahmana kavuşan anam aklıma geliyor.
Rabb’im Sen ne kadar büyüksün! Avrupanın göbeğinde, Avrupa’nın şımarık çocuğu Sırp Cellatları’nın burnunun dibinde, Kosova Sahrasının ortasında, Şehidler Serdarı Murat Hüdâvendigâr’ın mübarek kanının ve iç organlarının makamını bir kadına emanet etmişsin. Bu Allah’ın himmeti ve bir lütfudur. Başka bir şekilde izah etmek mümkün değil; akıl ve mantıkla izah edilebilecek, idrak edilebilecek bir şey değil!..
Önce âdâba uygun bir vaziyette, herkes içinden makam sahibinin ve tüm şühedanın ruhuna Fatiha okuyor. Fatihadan sonra, türbedâr Saniye Ana çok temiz ve duru bir Türkçe ile türbe hakkında ve yakın geçmişte yaşadıkları sıkıntılar hususunda bilgi veriyor.
Uzun yıllardır türbedârlık görevini yürütenler, Buhara Türklerinden gelen bir ailedenmiş. 1848 yılında Sultan Abdülmecid’in bir beratı ile aslen Buharalı olan Hacı Ali türbedar olarak atanmış. Bu tarihten bu yana Hacı Ali Bey’in soyundan gelen türbedârlar burada görev yapmış ve bugünkü türbedar Saniye Ana da bu ailenin gelini. Rahmetli beyi Fahri Türbedâr ile birlikte 1990’lı yıllarda Sırp saldırılarına maruz kalmış ve işkence görmüşler; çok eziyetler çekmişler.
Sırplar Fahri Türbedar’a, “Siz Türk’sünüz, burayı terk edin ve Türkiye’ye gidin!” demişler. O mübarek insan, cevaben “Ben gitmeyeceğim, Türkler buraya gelecekler!” deyince, Sırplar adetâ çılgına dönmüşler,  daha ağır işkenceler yapmışlar, türbedârı çok hırpalamışlar ve öldü diye bırakıp defolup gitmişler. Öldürmeyen Allah öldürmez; vâde gelmeden, gün bitmeden Azrail can alamıyor.
Perişan halde bulunan türbedâr ailesi, Türkiye’ye getirilmiş ve Türkiye Diyanet Vakfı’nın Fatih Sultan Mehmed Hastahanesi’nde tedavi edilmişler. Tedavisinden sonra tekrar Türbedârlık görevine dönen mubarek insan, Fahri Türbedâr ve eşi, BM Güvenlik Konseyinin 12 Haziran 1999′da aldığı 1244 sayılı karar ile bir Türk Taburu Kosova’ya gelip konuşlandığını görme bahtiyarlığına erişmişler. 28 Nisan 2000’de Fahri Türbedâr ruhunu teslim edip Gerçek Sevgili’ye kavuşuyor. Sülalede erkek bir ferd kalmadığı için, Fahri Türbedâr’ın hanımı Saniye Ana, türbe nöbetini devralıp Türbedâr oluyor.  Onbeş yıldır bu görevi başarıyla sürdürüyor.
Komünist sistemin baskısını da yaşayan Saniye Ana, şimdi mukaddes bir görev ifa etmenin gönül huzuru içinde ve türbede Türkleri görmek O’nu çok mutlu ediyor. Biz de Saniye Ana’yı çok seviyoruz.
Meşhed-i Hüdâvendigârda Güzel Bir Dua
Saniye Ana’nın anlatımı bitince, Dr. Hayati Bice, yol boyunca okunan ayetlerin, tevhid ve salavatların hatim duasına başlıyor. Okunan Yasin, İhlas, Fatiha ve diğer sûrelerin kabulü niyazında bulunurken tüm kafile, toplu halde nefeslerimiz kesilmiş bir vaziyette can-ı gönülden “Âmin” diyoruz:
“Ya Rabbî okunanlardan hâsıl olan sevabı başta İki Cihan Serveri Hz. Muhammed Mustafa olmak üzere tüm peygamberlerin, Enbiyâ-i İzâm’ın, başta Hz. Fatımatüzzehar annemiz olmak üzere Âl-i Ehli Beyt-i Rasûlullah’ın, Hulefa-i Raşidîn’in, Ashâb-ı Kirâm’ın, Tabiîn’in, Tebe-i Tabiînin, Şühedânın, Evliyaullah’ın, Ulemanın, Anadolunun kilidini açan Alparslan Gazi’den, İstanbul Fatihi Sultan Mehmed’e, Ertuğrul Gazi’den son ferdine kadar Osmanlı Hanedânından bütün sultanların, İslâm’ın sancağını üç kıtada dalgalandıran akıncı beylerinin, Diyar-ı Rûm’un Türk-İslâm mekânı olması için Rumeli’ye ilk adımı atan Gazi Süleyman Paşa, Filibe Fatihi Lala Şahin Paşa, Mora Fatihi Şehid Ali Paşa, Sırpsındığı zaferinin kahramanı Hacı İlbey, Gazi Evrenos Bey, Bosna’nın imarının kahramanı Gazi Husrev Beg, Melek Ahmed Paşa, Timurtaş ve Hayrettin Paşalar, Gazi Mestan Türbesinin isimsiz kahramanlarının, Kosova savaşlarında şehid düşen onbinlerce alp-eren ve akıncı askerler ile Çin Seddinden Adriyatik kıyılarına kadar İslam coğrafyasının manevi dünyasını oluşturan, İslam’ın hoş görülü ve sevimli yüzünü vahşi Avrupa’nın üzerine düşüren, üç kıtada İslam Güneşinin yükselmesine vesile olan uç beylerinin,  bu coğrafyaların Türkleşmesi ve İslamlaşmasını ilmi, kalemi, kanları ve canlarıyla gerçekleştiren bil-cümle tasavvuf ehlinin, Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevi, Sarı Saltuk Baba, Hacı Bektaş Veli, Şeyh Edebali, Ayvaz Dede, Hacı Bayram Veli, Mevlânâ Celaleddin Rumî, Yunus Emre, Harabâtî Baba, Sersem Ali Baba, Âlemdar Baba, Şehid Şeyh İlyas Dede ve bütün meşâyih ve müridânın, Buharadan Gelerek Meşhedi Hüdâvendigâr makamını canları, kanları pahasına koruyan türbedârların, ayrıca İslâm’ın ve Yüce Türk Milletinin amansız düşmanlarına karşı makam, mevki, rütbe, şan, şöhret ve hiçbir maddi menfaat beklemeden fisebilillah son bağımsız Türk Vatanını müdafaa ederlerken şehid edilen Ülkücü şehidlerimizin; onlar arasında Ruhi Kılıçkıran, Yusuf İmamoğlu, Ertuğrul Dursun Önkuzu, Süleyman Özmen, Fikri Arıkan, Mustafa Pehlivanoğlu ve adlarını sayamadığımız binlerce ülkücü şehidin ve Alparslan Türkeş’in ruhuna bağışlıyoruz.
Yâ  Rabbî, kabul eyle.
Dr. Hayati Bice duasına şöyle devam ediyor:
“İlahî, Yâ Rabbim, senin her şeye gücün yeter. Sen her şeyi en iyi bilensin, görensin, iştensin;  Kosova meydanında şehid düşen tüm şüheda ve Murat Hüdâvendigâr, sevdiğin kulların yüzüsuyu hürmetine, dualarını kabul buyurduğun evliya ve enbiyanın yüzü suyu hürmetine şu beldelerden ezan sesini eksiltme. İslâm beldelerinde sıkıntıda olan bütün kullarına yardım eyle. Özellikle Kırım’da, Suriye’de, Irak’ta darda olan soydaşlarımız ve yeryüzündeki bütün Müslümanlar üzerindeki belâları kaldır. İslâm ile müşerref olmuş şu diyarlardan, ezan seslerini eksik eyleme.  Şu beldelerde birer uç beyi gibi yaşayan mü’min kullarına sabır ve metanet ver. Onları Sana emanet ediyoruz. Dualarımızı kabul, ziyaretimizi makbul eyle…”
Belli bir andan sonra kopmuşum, bir ara dizlerimin üzerine yığıldığımı, gözyaşlarıma hâkim olamadığımı fark ettim. Sadece ben mi? Kadın-erkek tüm kafilemizin gözyaşları, Dr. Hayati Bice’nin duasına eşlik eden gözyaşlarına karışmış, adetâ sel olmuş akıyordu:
“Dergâh-ı izzetine açılan şu ellerimiz, Sana yönelen gönüllerimiz, bütün içtenliği ile gözlerden dökülen gözyaşlarımız için Senden hidayet üzere sebat ve istikamet ile rahmetini mağfiretini taleb ediyoruz. SEn affedicisin, affetmeyi seversin, bizleri de affeyle. Ölülerimize ve bütün ümmet-i Muhammed’den ahirete intikal edenlere rahmet eyle, şu anda kabir azabı çekmekte olan kulların var ise bu duamız hürmetine onları affeyle, azablarını kaldır Ya Erhamerrahimîn.  
Soyumuzdan gelen evlâdımıza iman, ihlas, istikamet nasib eyle. Edeb ve hâyâ ile rızana uygun bir hayat yaşamalarını Sen’den diliyoruz.   Ya Rabbî, dilimizle ifade ettiğimiz ve dilimize dökülmeden gönüllerimizden geçen ancak Sana âyân olan duâlarımızı kabul buyur. Gönüllerimizdeki arzu ve dilekler sana malumdur Yâ Rab, bunlar rızana muvafık ise kavuşabilmemizi nasib eyle, rızana uygun olmayanları ise kalblerimizden def ü ref eyle. Lutfen ve keremen şu duamızı manevî huzurunda bulunduğumuz Hazret-i Hüdâvendigâr ve Kosova şehidleri hürmetine kabul buyur.  
Hayırlar fetholsun, şerler def olsun.
El-Fâtihâ.”
Dua bitiminde birer Fatiha daha okuyoruz.
Ahh, be Hayati Hoca, gönlümüzü şâd eyledin! Rabbim senin “de gönlünü şâd eylesin.
Mekânda hissedilen bambaşka bir kerâmet, mekâna anlam yükleyen Şehid Hünkârımızın, onbinlerce şehidin kuşatıcı ruhaniyeti, gönüllerde samimiyet… Kendimizden geçip sarhoş oluyoruz.
Ayakta duracak gücüm kalmamış mest olmuş, kendimden geçmişim. Bir sığınağa ihtiyacım var. Türbedâr Saniye Ana’ya sığınıyorum. Ah Saniye Anam ahh!.. Beni bağrına basıyor; anamın şefkatini,  kokusunu O’nda buluyorum. Ana-oğul beraber bir resim çektiriyoruz. Sonra Türbedâr Saniye Ana ve grubumuzdan Nevin Kaçan Ana ile bir poz daha… Biri Anadolu’dan gelen bir Osmanlı hanımefendisi, diğeri Avrupa’nın göbeğinde Kosova Sahrası’nda büyüyen Buhara Çınarı.  Asırların iki yadigâri, iki dost birbirine sıkı sıkıya sarılıyor iki can bir can oluyorlar.
Bolu’daki dinlenme tesisinde Dr. Hayati Bice ile birlikte aldığımız ayyıldızlı hediyemi gezimizin organizatörü Mikail Türker Bal, türbedeki Osmanlı Tuğrası’nın kenarına yerleştirmiş. Çok yakıştılar birbirlerine; bir fotoğraf daha alıyorum.
Türbedâr Saniye Ana, bölgenin insanlarından yazar Osman Baymak’ın “Sultan Murad Hüdâvendigâr Ve Birinci Kosova Savaşı” isimli kitabını imzalayıp bana hediye ediyor. Aman Allahım, bundan daha büyük mükâfat olur mu? Bütün ömrüm boyunca Sultan Murad Hüdâvendigâr’ın ve Türbedar Saniye Ananın hediyesi olarak bu kitabımı başucumda koruyacağım.
Bahçeye çıkıp avludaki diğer tarihî kabirleri, ziyaret edip ruhlarına birer Fatiha daha okuyoruz. Sonra türbe avlusundan şühedanın kanlarının döküldüğü mübarek topraklardan teberrüken bir miktar alıyoruz. Hüdâvendigâr makamından aldığım ocağıma getirdiğim bu mübarek toprağın bir kısmını görülen bir rüya üzerine ismi “Murat” konulan yeğenim Murat Amil’e emanet edeceğim; bir kısmını da Adriyatik kıyılarından topladığım çakıl taşlarıyla birleştiriyorum. Rabbim nasip ederse, bu çakıl taşları ile şüheda toprağının kabrime konulmasını vasiyet edeceğim.
Grubumuz bambaşka bir havaya bürünmüş, saatlerdir yolda olduğumuz için acıktığımız halde hiç kimse Hüdâvendigâr makamından ayrılmak istemiyor. Ama vakit daralıyor, ikindi vakti girdiği için ezanı okuyup ikindi namazını yine cemaatle kıldıktan sonra yola çıkıyoruz. Türbedâr Saniye Ana arabaya kadar gelip bizi uğurluyor, ardımızdan duaları…
Ankara’ya döndüğümüzde değerli dostum Dr. Hayati Bice bir anlamlı işe daha vesile oldu:
Meşhed-i Hüdâvendigâr’dan getirdiği mübarek toprağı MHP lideri sayın Dr. Devlet Bahçeli’ye armağan ederken Balkan Türkleri’nin ve başta Boşnaklar olmak üzere Balkan müslüman topluluklarının selamlarını da ilettiğini öğreniyorum.  Kosova’daki Sultan I. Murad Türbesi ziyareti sırasında yapılan toplu duada, ülkücü şehidlerin yâd edildiğini öğrenmek Bahçeli’yi de çok duygulandırmış.  Sayın Bahçeli’nin, Sultan I. Murad Türbesini kendisinin de ziyaret ettiğini, cenk meydanında şehid düşen tek Osmanlı Sultanı olan Sultan I. Murad Han’ı daima hatırlatacak olan bu armağanın, kendisi için özel bir ayrıcalığı olacağını ve makam odasının en mutena köşesinde korunacağını söylediğini basına yansıyan haberden öğreniyorum.
Güzel İnsanlar, güzel işlere vesile oluyor; Rabbim sayılarını ve güçlerini artırsın.
Değerli kardeşim Mikail Türker Bal’ın ve Bosnalı yardımcıları Ömer ile Tuğba’nın, Prizrenli derviş Muhammed Ali  rehberliğinde; Ülkücü Yazarlar Derneği Genel Başkanı Dr. Hayati Bice ve eşi Müzehher Bice ile aralarında Nevin Kaçan, Prof. Dr. Halis Oğuz, Doç. Dr. Aziz Tuncer, Ahmet Çiçek, Ali Tekin, Asiye Gülalioğlu, Atiye Bahcıvancı, Ayşe Ergüner, Mahinur Tufan, Ayşe Gözde Tufan, Ayşe Saadet Beyhan, Bayram Yılmaz,  Berrin S. Kazancı ve oğlu Fatih Melikşah Kazancı, Betül Çağıl Gürdal,  İskender Vapur ve eşi Fatma Gül Vapur, Gülay Özdoğan, İlmihan Altıntaş, Mehmet Üzeyir Saraç ve eşi Fatma Saraç, Mihrimah Tütüncü, Mürvet Şahin,  Nurten Yaban, Teslime Erdoğan, Yasemin Karan Dutoğlu ve oğlu Sami Dutoğlu, Zehra Babaoğlu, Zeynep Oktay  gibi kıymetli isimlerin de bulunduğu çok seçkin bir grup ile o kutlu yerleri ziyaret etmek benim için çok büyük bir şanstı.
Bu manevi ziyafete doymadım, doyamadım. Aklım, gözüm, gönlüm oralarda kaldı.
Buradan selam göndermeden edemediğim Türbedâr Saniye Anam ellerinden öpüyorum.
Rabbim inşaallah ölmeden, bu güzel ziyaretin tekrarını nasip eder.
22.06.2014

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments