ref: refs/heads/v3.0
ÜlkücüMilliyetçiTürkçüTürkeşÜlkü OcaklarıdövizakpchpmhpAhmet b.karabacakhasan külünk
DOLAR
49,3672
EURO
55,2356
ALTIN
6.653,51
BIST
12.150,67
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Yağmurlu
19°C
İstanbul
19°C
Yağmurlu
Çarşamba Yağmurlu
21°C
Perşembe Hafif Yağmurlu
16°C
Cuma Yağmurlu
16°C
Cumartesi Yağmurlu
14°C
ESKİ TÜRKLERDE DEVLET ve TEŞKİLATI

GULAG TAKIM ADALARI -II-

13 Ekim 2026 10:23
9
A+
A-

Halim Kaya

 

Aleksander Soljenitsın’in yazdığı “Gulag takım Adaları” adlı kitabın ilk iki cildini bir araya toplayan ve Türkçe baskısında birinci cilt olan kitabı okumuş bir değerlendirme yazısı da yazmıştım. Bu yeni kitap Türkçeye Selim Taygan tarafından çevrilmiş olup, Rusça baskısının üçüncü ve dördüncü ciltlerinin bir arada olduğu Türkçedeki ikinci cildi oluşturmaktadır.

Aleksander Soljenitsın’in yazdığı “Gulag takım Adaları” adlı kitabının birinci baskısı Nebioğlu Yayınevi tarafından 598 sayfa olarak 1975 yılında yapılmıştır. “Gulag takım Adaları” adlı kitabı “İçindekiler”, “Üçüncü Cilt”; “Aurora’nın Parmakları”, “Takım Adalarının Denizden Doğusu”, “Takım Adalarının Metastazları”, “Takım Adaları Taşlaşıyor”, “Takım Adaları’nın Dayandığı Temel”, “Faşistleri Getirdiler”, “Takım Adaları Yerlisinin Hayatı”, “Kampta Kadınlar”, “Pridurki”, “Siyasilerin Yerine Geçenler”, “İyi Niyetliler”, “Tak-Tak-Tak”, “İkinci Budama”, “Kaderi Zorlamak”, “Şizo’lar, Bur’lar, Zur’lar”, “Sosyal Yakın Elemanlar”, “Minikler”, “Gulag’ın İlham Perileri”, “Millet Olarak Tutuklular”, “Köpoğlu Hizmetleri”, “Kampın Çevresindeki Dünya”, “İnşa Ediyoruz”, “Dördüncü Cild – Ruh ve Dikenli Tel”; “Yükseliş”, “Soysuzlaşma mı?”, “Hakkından Gelinen Hürriyet”, “Birkaç hayat Hikayesi” bölüm ve başlıklarında oluşmaktadır.

Aleksander Soljenitsın okuduğumuz iki cilt bir arada Türkçedeki birinci cildinde her ne kadar ülkesinde yapılan insan kıyımından bahsetse de Türklere yapılanlardan hemen hemen hiç bahsetmez. Ancak bir veya iki kere Kazak isimi geçmektedir. İsmin geçtiği yerde de ne yapıldığından, nasıl davranıldığından bahsetmez sadece sayı olarak kalabalıklığı anlatmak için kullanır.

Aleksander Soljenitsın daha kitabın başında “Gulag takım Adaları” kamplarının imha amaçlı kurulduğunu ve buralarda olanları esaslı şekilde anlatabilecek olan eza cefa çekmiş olanlar olduğunu ve onlarından kamplarda imha edildiği için bu kamplarda yaşananları hakkıyla anlatmanın mümkün olmadığını söylemektedir (s.9).

Rusya’dan kaçarak göçmen durumuna düşen Rus İstatistik bilim adamı Profesör Kurganov’a göre “(daha kolay, zahmetsiz) tepeleme bize Ekim Devrimi [25 Ekim1917] başından 1959 yılına kadar… [42 yılda] 66 milyon (altmışaltı milyon)cana malolmuştu.” (s.12) Sovyetler birliği dağıldıktan sonraki Rusya’nın güncel nüfusu 143,3 milyon olduğu düşünülürse canını kaybedenlerin sayısı büyük bir oran temsil eder.

Rusya’da Komünist devrim olduktan sonraki ilk aylarında Hükümette sadece Bolşevikler ve sosyal devrimciler yoktu; solun diğer fraksiyonları -diğer sosyalist partiler, sosyal devrimciler, sosyal demokratlardan, anarşistlerden, halk sosyalistlerinden ve daha başkalarından- olan bir yapıdan dolayı “Sovyet Hükümet” olarak anılıyordu ancak “1918 yılının ilk aylarında, sol sosyal devrimcilerinin onaylamasıyla alınan kesin tedbirlerle, diğer parti mensupları ya İcra Komitelerinden atıldılar, veya seçilmelerine imkan bırakılmadı. Bolşevikler dışında, parlamentonun üçte birini meydana getiren ikinci parti sol sosyal devrimcilerdi. Onlardan da kurtulmak zamanı geldi. 6 Temmuz 1918’de topluca Rusya merkez İcra Komitesinden, hem de Halk Komiserleri Sovyetinden atıldılar.” (s.14-15) sol sosyal devrimciler diğer sol sosyalist muhalefeti ekarte etmek istemiş ancak sıranın kendisine geleceğini öngörememiştir.

“Gulag Takım Adaları” yazar Sojenitsin’in kurguladığı bir isim olduğunu daha önceki cilt için yazdığımız değerlendirme yazısında ifade etmiştik. Bizim bu öngörümüzü “Eski cezaevi sisteminin [Gulag] Takım Adalarına dönüşmesi ancak işte bu tarihi günden sonra başladı.” (s.15) diyerek doğrulayan bizzat Soljenitsin’in kendisidir.

Hürriyetten Yoksun Bırakılanlar Yönetmeliğinin “Hürriyetlerinden yoksun bırakılanlar fakat çalışabilir durumda olanlar bedenen çalıştırılmalı”dır hükmü gereğince herkes çalıştırılmaya başlanmış, her ilde ve bazı kasabalarda manastır veya çiftliklerde kamplar kurulması kararı alınmış (s.16) her kampta “en azından üç yüz tutuklunun bulundurulması şartı da direktife eklenmiştir.” (s.17)

Birinci Dünya savaşından “toplama kampı” ifadesi savaş esirlerini koymak için kullanılmış olmasına rağmen yaygın kullanımını Rusya da kazanmış ve hem de savaş esirleri dışında “Oysa şimdi ilk defa olarak kendi vatandaşlarına karşı uygulanmaya başladı.” (s.19) “Çalışma kampları” genel hapis sitemi içinde yer alırken toplama kampları “genel hapis yerlerinden sayılmayarak” Bolşeviklere karşı gelen yerli ve yabancı düşman elemanlara ve rehinelere ayrılmış ve yönetimi de Çeka’ya verilmiştir. Ayrıca Çalışma Kampları adalet sisteminin mahkemeler sonuç ceza verdiklerini alırken toplama kampları ise idari olarak düşman olduğuna karar verilen herkesi alırdı.

Sovyetler Birliğinde cezaevleri ve toplama kampları hariç sadece 335 çalışma kampı olduğunu yazan bir istatistik olmasına rağmen (s.22) Sovyetler Yönetimi Çarlık Rusya’sını “tüm memleketi muazzam cezaevine dönüştürmüş, hapishaneler sisteminin geliştirmekte çaba harcamış” (s.22) diyerek suçlamaktadır.

Aleksander Soljenitsın ilk iki cildin oluşturduğu “Gulag takım Adaları’nın Türkçe birinci ciltte daha çok hangi olayın nerede yaşandığı şeklinde yer zaman ve olay tespiti yapmış, üçüncü ve dördüncü ciltlerden oluşan Türkçe ikinci ciltte de olayların nasıllarını, niçinlerini ve detaylarını yazmaktadır.

Aleksander Soljenitsın Komünist Rusya’da mermi israf etmemek için 1928 yılında GPU görevlilerine “boş yere fişek kullanılmaması için sıkı emir gelmiş, tutuklular dışında kimseye ateş edilmeyecek demişeler” (s.37) Bu emrin sonucunda adada oraya mahsusu hayvanlar ve kuşların sayısı artmış hatta anne ve yavruları oluşan tavşan aileleri durup insanları seyrede hale gelmişler. Kurşuna dizmeler ayrıca gündüz yapılması istenmiştir. Sebep “Gündüz kalabalığında sıkılan tek kurşunun eğitici etkisi görülür, sanki on kişiyi birden devirir gibi oluyor.” (s.37) öldürme kurşuna dizme yerine zamanla “Kurşunlama Sokağı” (s.38) demişler. Kurşuna dizilenleri gömmek için beş altı kişiyi alacak çukurlar kazılmıştır. İnsanlara üzerindeki elbise kadar değer verilmemiştir. Kurşuna dizilmek için “Kışın orada kar üzerinde yalınayak, üzerinde yalnız iç çamaşırı bulunan birinin muhafızlar arasında yürüdüğünü görebilirdiniz.” (s.38) Elbiseler ve ayakkabılar kirlenmesin ya da kurşun işle zarar görmesin diye soyulmuştur tutuklu… Kamplarda toplananların ve ölenlerin “hepsi mezarlıklarda çukuru dolduracak kalabalık” (s.38) olarak görülür.

“Hür olan kimseler de kamp kolaylığından yararlanmaya başladılar. Özgür olan kişiler kamptan parasız ahçı kadın, odun kesici, çamaşırcı, terzi, berber sağlayabiliyorlardı.” (s.46) Tutuklular eğer cezalarını çekiyorlarsa kamu işleri dışında toplum yararı olmayan işlerde angarya olarak çalıştırılmaları insan haklarına ihlaldir. Ancak kam şartları o kadar zor olmalı ki özgür kişilerin şahsi işlerinde çalışmaya giden tutuklular belki de kamptan uzak kalacakları birkaç saatin onlara sağlayacağı rahatı tercih ediyorlardı.

Kamplarda çalışan herkes faydalı bir iş yapmıyordu. Ya da üretime yönelik bir işleri yoktu. “Bundan ötürü [Ülkenin iktisadi planı olmadığı işçinin çalıştığı iş gününün hesabı tutulmadığı] için yarar sağlayacak iş yerine tutukluya ceza olarak buzda açılmış bir delikten çekilen suyu yandaki deliğe dökmek veya tomrukları bir yerden diğer yere sonra tekrar eski yere taşımak görevleri verilirdi.” (s.46) Düşünsen aynı yerde buzda açılmış bir delikten su çekip aynı deniz, aynı göl ya da nehrin içine tekrar boşaltmak sadece bu işi yapana işkence ne büyük işkence, aklı ile dalga geçmektir.

Kampta kadınsızlıktan fahişleler asker ve gardiyanları baştan çıkarır. Hem ceza şartlarını gevşetirler en iyi odaların verilmesi gibi- hem de hediyelerle zenginleşirler. Solovetsk kampında çekeceği ceza için “Süreyi tamamlayan fahişeler, bavullar ipek dolu, bugüne kadar görmedikleri zenginliğe kavuşarak adadan ayrıl, dürüst hayata başlarlardı.” (s.57)

Birinci cilt okumamız sırasında ön gördüğümüz Sovyetler Birliği toplama, çalışma kampları ve cezaevleri ağı olan “Gulag Takım Adaları”nda bulunan tutukluları işsizlik probleminin çözümü olarak görüyor veya bedava işçi sağlayarak ekonomik karı maksimize ediyor, neredeyse sıfır maliyet ile devlet bütçesine el emeğinin karşılığı gelir elde ediyor demiştik. Aleksander Soljenitsın ikinci ciltte yer verdiği “Takım adalarının gelişmesi ülkenin gelişmesine paralel oluyordu.” Ve “çalışanlar ekonomi açısından devlete kar sağlamalıydılar” ile “memlekette işsizlik kalkıyordu, kampların genişletilmesi iktisadi anlam kazanıyordu.” (s.60) ifadeleri bizim görüşümüzü doğrulamaktadır. Bu ifadelerde geçen “gelişmeden” murad tutuklu ve mahkûm sayılarıyla birlikte kamp sayılarının da artmasıdır ki ne kadar fazla kamp ve tutuklu olursa o kadar ücretsiz çalışan işçi temin edilmiş olacağı anlatılmaktadır. Her ne kadar Sovyet Rusya’da işsizlik de ayrı bir ekonomik problem olsa da bedava sirke baldan tatlıdır hesabı tutuklu işçiler revaçtaydı. Zaman zaman işsizlik artıkça tutuklu sayıları azalsa da hep ekonomik bir unsur olarak görülmüşlerdir.

Sovyetler Birliğinde zamanla toplama, çalışma kampları ve cezaevleri öyle bir hal alıyor ki; nerede bir sanayi tesisi, yol, köprü, kanal, petrol arama vs. ekonomik tesis kurulacak hemen yanında bir toplama, çalışma kampı veya cezaevi kurulur hale geldiği görülüyor. “Bereznik’teki kamp sonraları büyük üne kavuşacak kimya kombinasının yapımını üzerine aldı.” (s.61) Aleksander Soljenitsın toplama, çalışma kampları ve cezaevleri ağını kanser hastalığına benzetmekte ve sonradan eklenene her yeni kampı da kanserli hücrelerin yayılmasını anlatan metastaza benzetmektedir.

“Frenkel’den önce [kamplarda] ‘iş yoluyla ıslah’ derlerdi. Eyhmans zamanından beri ‘iş yoluyla yitiriliş’ şeklinde anlarlardı.” diyen Aleksander Soljenitsın toplama, çalışma kampları ve cezaevlerindeki bu kırılma ya da anlayış değişiminin arakasındaki kişinin yani tutukluların çalıştırılmaları fikrinin sahibi “Aren oğlu Naftaly Frankel İstanbul doğumlu bir Türk Yahudi’sidir.” (s. 64) kamplardaki tutukluların iş gücü olarak çalıştırılması sisteminin fikri mucidi olduğunu ima etmektedir. “Frenkel işte o ara tutukludan tüm randımanın ilk üç ayda alınması gerektiğine işaret etmişti.” (s.65) ifadelerin de Frenkel kamp tutuklularının ilk üç ayda itirafçı yapılmasını öngörüyordu. Firavun piramitleri yaptırırken köleleri kullanmış, Stalin de tutukluları, köleler Firavuna tanrı olarak inanıyorlardı, Stalin ile aralarındaki fark sadece suç isnat etmek ki onunda gerekçesi hazır rejimi, korumak. Aleksander Soljenitsın de ehramlara benzetmiş yapılan yapıları ancak bir farkla “Yirminci yüzyılın en anlamsız inşaatını küsküyle, el arabasıyla, Mısır’ın Ehramlarıyla bir tutmak doğruluğa sığmazdı. Ehramlar, çağdaşları olan tekniğin yardımıyla yükseldiler, oysa bizim yararlandığımız teknik kırk yüzyıl öncekiydi!” (s.75)

Aleksander Soljenitsın toplama, çalışma kampları ve cezaevleri ağını propagandasının “Suçla yapılan savaşta sosyalizmin etkisi mucizeyi andırmaktadır.” (s.85) diyerek yapıldığını söyler ancak bunun aynı zamanda toplama, çalışma kampları ve cezaevlerindeki tutuklu sayısının fazlalığının da itirafı olduğunu ifade etmez.

Aleksander Soljenitsin Beyaz Deniz kanalı ve Volga kanalı yapımında çalışan işçilerin verimimi artırmak için ‘Öncü İşçiler’ denen bir uygulama ile “kamp içi yarışma, bağışıklılıklar, tutuklulara gösterilecek kolaylıklar” (s.90) maddi çıkar sağlamak -300 gr ekmek yerine 800 gr ekmek verilmesi gibi- uygulandığını (s.90) hatta bu işçilerin kanala olan bağlılığı cezaları bittikten sonra bile tutukluların “Gönüllü” olarak orada kalarak kanal işlerinde çalışmaya -aslında OGPU damgası yemiş nüfus kağıtlarıyla hiçbir yerde iş bulamamaları sebebiyle- devam ettikleri görülüyordu. (S.91) Tutukluların kaplarda cezaları bittikten sonra da kalarak gönüllü olarak kanal inşaatlarında çalışmalarının bir sebep de “özel emir” uygulamasıdır ki mahkeme salma kararı verse bile “Özel Emir” nedeniyle tutuklular salıverilmezdi.

“Hapishaneyi kuvvetlendirme yoluyla sosyalizme giriş!” (s.96) uygulamasının anlamı hapishane sayısını ve tutuklu sayısını artırmak olabileceği gibi hapishane şartlarını takviye manasına da gelir. Nitekim Yejov eldiveni uygulaması kadife eldiven anlamının tam zıddı olarak kirpi derisi eldiven manasına gelmektedir ki dikenli kirpi derisi eldiven ile yapılan işkence manası çıkmaktadır.

Kapların nüfusunun azaltılması emredildiğinde sakın bu kaplarda tutuklu bulunanlar cezaları bitmeden salıverildiler zannetme, sayının azaltılması tutukluların kurşuna dizmek vs. çeşitli yollarla öldürülmeleridir. “Normu bu kere de tamamlayamayanlar için kupa arabası -5x3x1,8 metre büyüklüğünde, kızak üzerinde oturtulmuş ve traktörle çekilen, kramponla tutturulan ağaç kütüklerinden yapılı bir kafes hazırlanmış. Kafesin içi boş, penceresi, sediri yoktu. Suçları en ağır olanlar akşam üstü hücreden çıkartılır, küçük kapıcıktan kafese doldurulduktan sonra kapıyı kocaman kilitle emniyete alırlarmış. Kayıtsızlık ve umursamazlık içinde bulunan insanlar kamp dışına, 3-4 kilometre ötede bulunan dar bir vadiye götürülür, orada bir günlüğüne bırakılırmış. Kafestekilerden bazıları bağırırmış, fakat traktör yine de arabadan ayrılarak dönermiş. Bir gün sonra açılan kapıdan [donan] cesetler dışarıya atılır, karın altında bırakılırmış.” (s.102-103) bu yollarla nüfus azaltılamayınca toplu halde kurşuna dizmeler devreye girerdi (s.103). Kamplarda kurşuna dizilmeyi icad eden ilk uygulayan Garanin de kurşuna dizilmiş ve ceseti karlara bırakılmış, yazın kokuşması üzerine topluca gömülmüştür (s.104).

Aleksander Soljenitsin toplam ve çalışma kamplarında ellisekizinci -Faşit-gözü keskin adi suçluların ellisekisinci madde hükümlüsüne taktığı ad, yöneticilerin de beğendiği takma ad, eski karşı-devrimci deyimi yerine geçiyordu şimdi, oldukça isabetli bir damga (s.137)- olarak bulunan tutukluların asker olarak savaş gönderildiklerini ve savaştan sonra tekrar kampa gönderildiklerini hatta cezalarının da daha da uzatıldığını (s.109) hatta kamplarda kalan tutukluların savaşta cephe gerisinde gönüllü çalıştıklarını bazı kamp mensuplarının “bir tank kolu için aralarında para toplamak istediklerinde ve bunun yasaklandığında bayağı incin”diklerini (s.110) ifade etmektedir.

“ana hatlarıyla [Serf denilen] toprak köleliği sistemiyle [Gulag] Takım adalarının varoluşunun dayandığı nokta aynıdır.” (s.121) herhalde bu ortak nokta da karın tokluğuna çalışmaktır. Ama tutuklular hiçbir şeye sahip olamamaktadır, şahsi bir eşyaları olmadığı gibi akşam yatacak kerevetleri bile belli değildir. Köleler kerevet sahibi olabildikleri gibi at, karasaban, balta, tırpan, ığ, sandık, kapkaçak, giyecek sahibi olabilirdi. Devamında serflerin tutuklulara üstünlüklerin saymaktadır.

Aleksander Soljenitsin isim vermeden Rusların Türklerin Altınordu devletinin hakimiyetinde olduğu zamanda mutlu olduklarını ve açlık çekmediklerini ifade ederek Sovyetler Birliği Rusya’sındaki tutuklular ile bir kıyaslama yapar. “Yediyüz yıl önce Rusya bir Asya milletine esir olduğu halde, açlığın ne olduğunu aslında bilmezdi. Rusya’da açlıktan ölen çıkmaz, der bir atasözümüz.” (s.123)

Gulag takım Adalarının dayandığı üç temek direk: “1) Kazan Sisteminin 2) İşçi Ekiplerinin 3) çifte Şefliğin uygulanması” (s.126) kazan sistemi işçilerin çalıştırılması için dayak ve açlık cezalarının birlikte uygulanmasıdır. Çifte şeflikten amaçlanan “Bir yerine iki yönetim- bir yerine iki zalim, nöbet değiştirerek, yarışmaya kalkarlardı. Hangisi tutukluya daha z vererek daha çok alır, yarışına” (s.129) sokmaktı komünist yönetimin.

Sovyet ekonomi ve çalışma sisteminin düzmece üzerine kurulduğunu hayali hesaplarla üretim yapıldığını orman işçisi üzerinden anlatır Aleksander Soljenitsin; ormandan kesilen tomruklar işçileri başarılı üretken göstermek için fazla gösterilir, depocu bu fazlayı alıp kaydeder, çıkışını hayali fazlalık üzerinden yapar, nakliye sırasında suya bırakılan tomruklar her ne kadar hür insanlar tarafından taşınsa da hayali olan miktarı kabul ederler, karaya çıkarılırken teslim alan tutuklular orman kesen tutukluların başı derde girmesin diye bu eksikliği olduğu gibi kabul ederler. Bu hayali sistem ta baş tarafa kadar uzar (s.133-135).

Alman esirler kamplara getirilirken “Faşistler geldi. Faşistler geldi.” (s.152)) bağrışmaları arasında kamp sakinleri Almanlardan Faşist diye korkuyor, yanlarına yaklaşmıyor, mümkün olduğu kadar uzak duruyorlar. Kampta yer olmadığı için kampta önceden bulunanlara af geliyor. Çünkü kamplarda koyacak yer yok. Ancak Almanlar gelmeden de aftan yararlananları kamptan uzaklaşmalarına evlerine dağılmalarına fırsat vermiyorlar 3 ay kamp dışında öte yanında tutuyorlar. Çünkü kampta onların yerine konulacak ve çalıştırılacak başka kimse yok. Önce tutuklu kadrosunu garantiye alıp esirler geldikten sonra affa uğrayanları salıveriyorlar.

Aleksander Soljenitsin “Gulag Takım Adaları” kitabı tür olarak roman desek değil, hikâye desek değil, hatıra desek değil. İnceleme araştırma başta olmak üzere, roman hikâye ve hatırat olma vasfını bir arada anlatan nehir söyleşi tabirinden hareketle nehir bir kitap diyebiliriz. Aleksander Soljenitsin “Gulag Takım Adaları” kitabının bu ikinci cildinde sadece başka yerlerden aldıklarını, duyduklarını yazmıyor. Zaman zaman kendi kamp hatıralarına da yer veriyor.

Sovyetler Birliğinde 1918-1956 yılları arasında ne kadar insanın tutuklandığı hakkında bir fikir vermesi için “Rusya SSSR ansiklopedisinin değerlendirmesine göre Gulag’ta aynı zamanda kalan tutuklu sayısı 15 milyonu buluyordu. Biz, tutuklular da, o tarzda değerlendirirdik. Belgelendirilmiş istatistik doneler yayınlandığı zaman, onları kabul edelim.” (s.166, * dipnot) 15 milyon hem de bir anda tutuklu olan sayısı ya bu 1918-1956 arsı sürede kaç kişi kamlardan geçmiştir sizce? Ayrıca bu rakam Aleksander Soljenitsin göre belgelendirilmiş resmi donelerdir ve kesin sayılar demektir.

Aleksander Soljenitsin toplam ve çalışma kamplarında yaşananların filmlerinin yapılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu filmin hayal ettiği sahnelerinden birsi açlıktan insanların ölmek üzere olmasıdır (s.170). Filmin ikinci sahnesi kap çöplerini bekleyen aç insanlar, çöpe atılan kemikleri, balık başlarını vs. toplarlar. Üçüncü sahne ise açlık ve hijyensizlikten iskorbit ve pellegra, besin distrofisi gibi hastalıklara yakalanarak hasta olmuş insanların vücutlarında oluşan iltihap, yara ve çürümeler sonucu ölüme varan perişanlıklar (s.171). Aleksander Soljenitsin bütün bu sahneleri detaylandırarak anlatır, daha yazı halindeyken bir resim gibi göz önüne serer.

Aleksander Soljenitsin toplam ve çalışma kaplarındaki tutukluların kışlık kalın elbiseler giydiğini, bu elbiseleri yaz kış giymelerinin sebebi olarak da yaz aylarının kısa kış aylarının uzun sürmesi, yazın bu kışlık elbiselerin saklayacak muhafaza edecek yerlerinin olmaması, dayak yerken kalın kışlık elbiselerin oluşturduğu hava dolu boşlukları dayağın acıtmasını önlemesini saymaktadır. Ancak tutuklular acıtmayan dayaklarda dayak atana erken zafer izlenimi verdirmeleri gerekir. Tutuklular kalın kışlık elbiseleri ile yedikleri dayaktan acı çekmediği halde çekiyormuş gibi “İlk dayaktan sonra avazı çıktığı kadar domuz yavrusunun sesine benzer sesler çıkarmaya öğrenmiş” (s.173) olması gerektiğini de özellikle belirtmektedir.

Aleksander Soljenitsin toplam ve çalışma kaplarında sağlık revirleri ve hastaneler ile doktorların da tutukluları daha çok çalıştıracak şekilde organize edildiği, çalışma alanlarında revirlerin kamplarda hastanelerin açıldığı, doktorlar tutuklulardan çalışan sayısını fazla tutacak şekilde muayene ve tedavi yaptıklarını, hastayım diyenleri hemen istirahata göndermediklerin, bu yüzden bazı tutukluların kendilerini sakatladıklarını, vücutlarından bir organını kaybettirecek zararlar verdiğini ifade etmektedir (s.176-177).

Aleksander Soljenitsin bazı Rus yazarların toplama ve çalışma kamplarındaki ortamın sağlık, hijyen, insani haklar bakımında iyi olduğunu yazdıkların ancak durumun bu yazarların yazdığı gibi olmadığını, fakat kaplarda bazı kesim tutukluların yararlanamadığı kamp şartlarının en iyisi olan özel imkanlardan yararlandıklarını bunu da genel bir durum gibi yaydıklarını ima etmektedir (s.177).

Toplam ve çalışma kamplarındaki kadınların hallerini ele alan Aleksander Soljenitsin kamp kadınları ve erkekleri arsında bir kıyaslama yapmaktadır. “Daha sonraları Krasnaya Presnya Hapishanesinin avlusunda bizler gibi yeni hüküm giymiş kadınlar partisiyle yan yana düşütüm, hepsi bizim kadar zayıflamadığını, yıpranmadığını, renklerinin daha uçuk olmadığını hayretle gördüm. Hapishane tayınıyla oranın serüvenleri hepimiz için bir, anlaşılan, onlar daha dayanıklı. Açlığın etkisiyle eriyiş onlarda daha ağır.” (s.186) Neticede bu durumu sağlayan sebep “kadının kamptaki hayatı daha kolay. Hayatta kalma şansı yükseliyor.” (s.187)

Aleksander Soljenitsin “Hür iken birini sevmiştin, ona içten bağlıydın yani, bundan ne çıkar? Ölü kadının sadakatinden kime ne?” (s.188) sorularını sorarken kamplardaki kadınların geçici sürelerle başkalarıyla evlendiklerin, evlendikleri insanlarla birbirlerine kamp hayatını kolaylaştırdıklarını, akıllı kadınların ise kampta ilk yaptığı hamle ile kamp yetkililerine, prikurdilere özel hizmetçi pozisyonunda bir iş kaptıklarını ve onlarla birlikte olarak kamp hayatını rahat geçirdiklerini kısaca namus anlayışını askıya alındığını vurgulamaktadır. “Kendilerini hemen teslim etmeyenler ya kendiliklerinden inatlarından vazgeçerdi veya buna zorlanırlardı. Çok inat edenler içinden güzel olanlara hiç kurtuluş yoktu, eninde sonunda davayı kaybederlerdi.” (s.189) Aleksander Soljenitsin kaptan başka bir kadını örnek vermektedir; bu kadın artık yetersiz beslenme ve zor çalışma koşullarından zayıflamış ve halsiz düşmüştür. Aşçı yemek karşılığı onu ikna etmiş ve kadın ilk defa aşçı ile birlikte olmuştur “Fakat sonra alışmış. Durumu da düzelmiş. Bundan sonra kampta sinema seyrederken o akşam için erkeğini kendisi seçerdi.” (s.189) Kap yöneticilerine, pridurkilere hizmetten düşen kadınlar de artık kamp koğuşları arasında erkek ararlar. Öncelere kadın ranzasının etrafını çarşaflarla perdelerle kapatıp ilişkiye girerken daha sonraları bu iş aleni yapılır. “12-13 yaşında çocukların eğitildiği yer buraydı. Çocuklar gözetlemeyle başlardı: Burada yapmacık utanma yoktu, paçavra mı az gelirdi, zaman mı, bilinmez, fakat ranzalar perdelenmiyordu, haliyle ışık da hiçbir zaman sönmezdi. Her şey tabii bir şekilde, herkesin gözü önünde ve birkaç noktada aynı zamanda yapılıyordu.” (s.190) Aleksander Soljenitsin kamplardaki, bu ahlaki çöküşün ve fuhşiyatın müsebbibi açlığı görmektedir. Açlık bütün ahlaki çöküntünün sebebiydi. Kolima kampında ise ahlaksızlık daha büyük boyuttaydı. “Grup olarak ırza geçme için Kolima’da bir deyim çıktı: Tramway” (s.191) sade kadınların olduğu kamplarda çalışma şartları daha zor, bu zorluktan dolayı kadınlar erkelerle iç içe kamları tercih ederler, zorluklara karşı erkekler tarafından korunurlarmış. Hatta kamplarda “Karışık hastaneler de bulunurdu onlara randevu evi demek daha mümkündü” (s.201) Kadın erkek karışık kamplarda tek sıra tel ile ayrılmış erkek ve kadın bölümleri ile tek sıra tel ile çevrili, tel araları seyrek ve silahlı nöbetçi olmayan kamplarda “Doymak bilmez yerliler tel engelin iki yanında toplanırlarmış, kadınlar yer yıkayanın pozunu aldıktan sonra erkekler, çitin beri tarafına geçmeden, anlara sahip olurlarmış” (s.201) ahlak yerlerde sürünüyor. İnsanlar özellikle kadınlar ya kendilerini iş ve işkenceden kurtarmak için ya da uzun kam yıllarında doğan fizyolojik ihtiyaçlarını meşru yollardan tatmin edemeyince geçici heves ve yollarla tatmine başlıyorlardı. Aleksander Soljenistsin bu ahlaksızlığın ortaya çıkışının bir sebebini de “kösnüllük” olarak açıklamaktadır (s.202). Başka bir sapkınlık da “Çulpenev’in dahil olduğu ekibin araba sürücüsü yankesici kadın, iki pridurki ile aynı zamanda yatardı, ambar yöneticisi ve kereste tesellüm görevlisiyle.” (s.211) ifadesinde zikredilen topluseks ar perdesinin yırtıldığını, kampta yaşamak, hayatta kalmak ya da başarılı olmak için ahlaksızlaşmak gerektiğini göstermektedir.

İslam dünyası ve Türkiye’de de uygulanan sütanne sistemine benzer bir sistem ancak kap yöneticilerin zorlamasıyla Rusya’da da sütnine adıyla uygulanmaktadır. Toplama ve çalışma kamplarında kadınlar işlerden ve işkencelerden kurtulmak için hamile kalmayı özellikle tercih ediyorlar. Hatta peş peşe birkaç kere hamile kalan bile oluyordu. Hamile kalmasının diğer sebebi de ana ilk çocuğunu görmek, birinci ve ikinci çocuklarını görmek duygusuydu. Ama bazen çocuklar anneden alınıp kamp dışındaki sütnineneler denilen kadınlara hem emzirmeleri için hem de bakmaları için verilirdi. Aleksander Soljenitsin 1954 yılında Taşkent tren istasyonunda özel emirlerle alıkonulmuş kaplardan dönen tutuklulara rastlamıştır. (s.198-199) “Erkekler iskambil oynuyorlardı, sütninenler yüksek sesle aralarında bir şeyler tartışıyorlardı. Derken sütninelerden biri nara atarak ayağa fırladı, çocuğunu ayaklarından yakalayarak, başını taşa vurdu. Yere çarpan başın çıkardığı sesi hepimiz duyduk. Salondaki hürler afalladılar: Nasıl olur, ana, bir ana bunu yapar mı? diye inlediler. Yapanın ana değil, sütnine olduğunu nereden bilsinler?” (s.200) Tutuklu kadın sayısında artış olmadığı halde kamplarda kadınlar çamaşırcı, hastabakıcı, ahçı, su ısıtıcı, depo memuru, muhasebeci dışında kullanılmaya “genel işler” maden ve yol köprü işlerine gönderilmeye başlandığında birdenbire bebekevine verilen çocuk sayısı iki katına çıkmıştır. Tıpkı Unjlang bebekevinde 150’den 300 çıkması gibi… (s.201)

“veya çok alçalarak eş cinsli sevgide arardı” (s.202) ifadesiyle kaplardaki erkeklerin erkek erkeğe cinsel ilişkiye girecek kadar sapkınlaştığını ifade eden Aleksander Soljenitsin erkek kadın kamplarını ayrılmasından sonra kadınların daha çok etkilendiğini ve seviciliğe kapıldıklarını hatta “Genç ve narin yapılı olanların rengi uçuk olurdu, göz altları morarırdı. Daha kaba olanlar ‘koca’ pozisyonuna girerlerdi.” (s.203) şeklinde bir ilişki yaşarlar bu ahlaksızlığın önüne geçmek için kampları ayırmak istendiğinde kamptan ayrılış sırasında ateş eden gardiyanlara rağmen kendilerini dikenli tellerin üzerine atacak kadar birbirlerine bağlandıkları görülürdü.

Aleksander soljenitsin bir anda kaplarda bulunan tutuklu sayısının 15 milyon olduğunu biraz yukarılarda söylediğini hatırlıyoruz. Ancak bu kampların tutuklulardan seçilmiş yöneticileri, iç hizmet erbabı ve seçkinleri için pridurki adını verildiğini de yazmıştık. İşte bu pridurkilerin sayısının “1/6’dan çok daha fazla” olduğunu, sebep olarak da işlerin az insanla yapılamayacağını düşünen idarecilerin göz yumması olarak izah eder. Ancak “ellisekizinci maddeden kaplarda uzun süre kalarak çıkabilenlerin içinde bu oran 9/10’un altına düşmeyeceğini” (s.205) söylerken Aleksander Soljenitsin herhalde söylediklerinin “kaplardan sadece pridurkiler kurtuluyor” demek manasına geldiğinin farkında değildi. Ya da “Kampların insanı yok etmek için kurulduğunu” (s.205) her zaman aklında tutamıyordu. Pridurkoların meslekleri; kunduracı, terzi en önemli mesleklerken tesfiyeci, marangoz, sobacı meslekleri de kamp seçkinlerine aittir. Çamaşırcı, hastabakıcı, bulaşıkçı kadınlar, ateşçiler, hamamcılar, kazancılar, fırıncılar, baraka nöbetçileri daha aşağı cinsten pridurki meslekleridir. “Kamp bölgesinin gerçek pridurkası ahçılar, ekmek kesiciler, ambarcılar, doktorlar, sağlık memurları, berberler, kültür-eğitim kısmının eğiticileri, hamam müdür, fırın, depo, paket dairesi müdürleri, baraka baş yöneticileri, yönetmenler, puantörler, muhasebeciler, kurmay barakasının yazıcıları, kamp bölgesi mühendisleridir.” (s.206) Pridurkolar, kamp iktidarını elinde tutanlardır.

Kamplardaki ahlaksızlıklar sadece fuhşiyatla sınırlı değildir. Kamplarda pridurki olarak görev yapanlar da hırsızlığa zorlanırdı. “pridurka, ücretle çalışan hür kişiler, bunlar öteberiyi çalmazlardı, dobra dobra “alırlardı”, kiloyla da değil, çuval ve fıçılarla. [Çaldıklarının] Hepsi onlara ait değildi, paylaşamak zorunluğu da vardı. Çaldıklarının sarf yerini göstermek-pridurkalara [tutuklu pridurkalar] düşerdi. Yapmayan hem görevden kovlurdu, hem de cezalarının bulunduğu kampa gönderilirdi. Bu seçim tekniğiyle pridurki kadrosu elene elene kol işinden kaçan korkaklardan, düzenbazlardan ve hırsızlardan oluşurdu.” (s.215)

Aleksander Soljenitsin siyasi suçlardan, antisovyetik propagandadan dolayı 58. Maddeden tutuklananların sayısının büyüklüğünden yakınmış ve birinci ciltten beri bu sayının büyüklüğünü anlatmış ancak bu tutukluların dışarıdaki akrabalarından yerinden olanları, kendilerinden şüphe edilenleri, baskı ve aşağılamaya uğrayanların sayısını da ekleyince sayı siyasi 3 kat aratarak sürgünlerle beraber 4 kat olduğunu ve hemen hemen bütün halka şamil hale geldiğini “halkın kendi kendinin düşmanı olduğu” (s.240) ifadesiyle anlatmaktadır. Demek ki toplumda etkilenmeyen huzuru bozulmayan yok. Nasıl olsun ki en üst rütbelerde devrime hizmet edenler bile zamanla devrim düşmanı olarak görülerek sürgün edilmişken.

Siyasi suçlar, antisovyetik propaganda suçu “58’inci maddenin 10’uncu bendine gelince o geniş kapsamlıdır. Yaşlı kadınlara da, oniki yaşındaki çocuklara da, bekar ve evlilere, gebe kadınlara da, kızlar da, sporculara, sakatlara, ayık ve sarhoşlara, körlere, bakarlara, dilencilere de, özel araba sahiplerine de açıktır.” (s.245) tatbik edilir. Aleksander Soljenitsin “gerçek siyasilerin sayısı bu kadar olsaydı, o hükümetin oturacağı sandalyayı çok önceleri gördük biz.” (s.250) diyerek aslında siyasi suçlu sayılanlardan hükümet mensuplarına yer kalmayacağını ifadeye çalışmaktadır.

Aleksander Soljenitsin “Siyasilerin Yerlerine Geçenler” (s.240-257) başlığı altında 58. Maddeden genelde 10 yıl sürgün ve 5 yıl hak mahrumiyeti cezaları almış örnek olaylardan bahsetmekte ve cezaların ne kadar basit ve önemsiz hususlar bahane edilerek verildiğini alaycı bir tavırla yazmaktadır.

Aleksander Soljenitsin tutukluların siyasi tutuklu kategorisinde değerlendirilebilmesi için bir kriter ortaya koyuyor: “Hapsedilme sebebin bilen, fikirlerinden dönmeyen kimse” (s.268) ancak tutuklanan sarsılmaz fikir sahiplerinin tutuklanmadan dolayı biricik doğrularından vesaireden dönmediklerini bir gerçek olarak kabul ediyor ve bu yüzden hapiste tutuklu kalmalarının sebebini bilmedikleri geçekliğine ulaşıyor ve bu tutukluların siyasi tutuklu sayılamayacağına hükmediyor (s.268). “İnançlarından vazgeçme pahasına hürriyete kavuşma imkanını tepen her tutuklu bir siyasi tutukludur.” (s.268)

Tutukluların inanmışlığını ele alan Aleksander Soljenitisin, Mariya Danielyan’ın “Buradan bir gün kurtulursam, sanki bir şey olmamış gibi hayatıma devam edeceğim.” Nikolay Adamoviç Vilençik’in “Biz partiye inandık ve aldanmadık” (s.273) demesini sadakate yormuş, bu tutuklular “Koğuşlarda tartışırken, hükümetin bütün karar ve icraatlarını savunurlardı.” (s.273) diyen tutukluların da suçlarını bilmediğini ifade etmektedir. Tutuklular tutukluluklarını “Bölge NKVD’cilerinin marifeti” (s.275) olarak gördüğünü ve “Stalin’in hiçbir şeyden haberi yok! Tutuklandığımızı bilmiyor! Bir öğrensin onları perişan eder, bizi de kurtarır!” (s.275) diye düşündüklerini ifade edecek kadar sadakat duyuyorlarmış. Tutuklulara baskıyı “Gelişmeyi zorunlu kılan tarihi gereklilik” (s.275) gelişme için baskıyı uygun gören tutuklular bulunuyordu.

Aleksander Soljenitsin “Gulag takım Adaları” adıyla yazdığı kitapta kitap boyunca ekonomi ve sosyal siyaset alanında komünist teori ile komünist pratiğin birbirini tutmadığını zımnen gösterirken burada bir örnek üzerinden mülkiyetin toplumsal sahipliği prensibinin de en süzme komünistler arasında uygulanırken pek mümkün olmadığın göstermektedir. Seçkin siyasi Komünistlerin yer aldığı bir vagonda aralarında topladıkları parayı Ekaterina Olitskaya yeşil soğan alması için veren sürgüne gönderilen siyasi tutuklular paylaşımda pek de komünist ilkeler uymamışlardır. “Parası olanlar, aralarında toplamışlar, yeşil soğan almak için Olitskaya’yı yollamışlar. Sosyal devrimci kafasıyla soğanı vagondaki 40 kişi arasında bölmeye kalkışan Olitskaya, hemen itirazlarla karşılaşmış: “para verenler arasında bölüşülecek” demişler! “Diğerlerini biz besleyemeyiz,” “bizde de az” gibilerden sesler duyuldu. Şaşırmış Olitskaya, siyasi tutuklular bunlar mıydı?… Hepsi 37’inci kura komünist kadınlar!” (s.280) tutuklular uygulamada görülen bütün tersliklere rağmen Stalin ve komünizmi suçlamazlar, her olumsuzluğu başka sebeplere yükleyerek Stalin ve komünizmi ak pak ederler. Hiçbir şey bulamazlarsa kendilerine uygulanan cezaların yanlışlık sonucunda uygulandığını kabul ederlerdi. Stalin ve komünizm sütten çıkmış ak kaşıtır. Kaplar ve kapta uygulananlar sadece komünist rejimi korumak içindir. Rejim düşmanlarını cezalandırmak için bazı cezaların uygulanması elzemdir.

“1990 yılının doruğundan kulağıma normal, hür insanların sesleri geliyor: “Haydi canım siktiret onu,” diyorlar! (Acaba o kuşak bu dili kullanacak mı, sersiniz? Rusya’da, sanırım, öyle olacak!) Oturttular, boğdular bir de Sovyet insanı istiyorlar!” (s.305) ifadeleriyle Sovyetler Birliğinin 1990 yılında yıkılacağını öngörmüşe benziyor. Kitap yazıldıktan sonra en son ekleme ve düzeltmelerin 1972 yılında yapıldığını düşünürsek 18-19 yıl önceden Sovyetler Birliğinin yıkılacağını öngörmüş oluyor.

Baltık halkları vatandaşlarından U’ya kampta ÇEKA ajanlığı teklif edilir. Kabul etmemesi ihtimaline karşı da “Ya Aileniz nasıl?” diye çoluk çocuğunun isimlerini sayar, yaşlarını söyler en sonunda “hainlerin ailelerine biz hayat hakkı bırakmıyoruz” der. “Ölüm ile hayat arasında seçim yapın. Size bir teklif getiriyorum. ÇÖEKA operasyon kısmıyla iş birliği yapın! Bunu kabul etmediğiniz takdirde ailenizin tüm bireyleri yarın kampa tıkılacak! Buna yetkimiz tamdır, verdiğimiz karardan dönme alışkanlığımız da yok.” Şeklinde tehdit eder ancak tehdit biter mi? Tabi ki bitemez son cümlesi de “Biz sizi seçtikten sonra, bizimle çalışacaksınız!” (s.311 en demokratik seçim, tercih mi desem. Eğer kamp yetkilisi ajan olacaksın ve bizimle çalışacaksın demişse sizin için bir şereftir hemen kabul etmelisiniz! Düşünmesi için kopardığı üç saat için de tembihleniyor. “Düşünün fakat kimseye danışmayın: Konuşmamızı ifşa ederseniz, kurşuna dizilirsiniz.” (s.312) Kapmlarda ÇEKA ajanlığı yapanlara “takırdıcı” diyor Aleksander Soljenitsin.

İşkencenin şiddetini ve büyüklüğünü anlatıyor Aleksander Soıljenitsin “Kafası kesilmiş bir insanın boynu uçurulabilir mi? Yüzülmüş deri tekrardan yüzülebilir mi? Evet! Bunların hepsi bizim kamplarımızda bulundu. Hepsi Takım adalarda icat edildi.” (s.315)

Kuşuna dizilerek öldürülenlerin cesetleri daha sonra yakılarak ikinci bir cezaya çaptırılırlardı. Tuğla fabrikası istasyonunda elbiseleri soyularak çıplak olarak hamam olarak kullanılan kulübeye sokulan tutuklular “İçeride de tabancayla öldürülürlerdi. Bir buçuk ayda bu şekilde yaklaşık iki yüz kişi öldürüldü. Cesetler de Tundra’da yakıldı.” (s.326) Tutukluları öldürenlerde öldürüldüler. “Kaşketin katliamına katılan ÇEKA’cılar, nöbetçiler, caniler, onlar da şahit oldukları için hemen peşinden kurşuna dizildiler. Kaşketin ise ‘partiye ve hükümete kazandırdıklarından’ dolayı 1938’de Lenin madalyası aldı ve bundan bir yıl sonra da Lefortovo’da kurşunlandı.”(s.327)

“Belki de binlerce adaya gerçekten etkili bir kontorl sistemi yerleştirmektense her yıl belli bir oranda tutuklunun elden kaçmasına göz yummak GULA’da çok önceden planlanmıştı.” (s.329) ifadelerinden anlaşılmaktadır ki kamplardan kaçışı planlayan da yöneticilerdir. Yapılan plan kimin nasıl kaçacağı değil, sadece kaçmayı planlayanalar göz yummak, kaçışlarını önlemek için tedbir almamaktır.

“Aslında dayak ve öldürme Takımadalarda kaçışa karşı en belirli, mücadele metodudur.” (s.333) Kamplardan kaçış da çok nadir olur, yakalananlar köpekler tarafından üst baş parçalanana kadar ısırttırılır, teşhir edilir, kampta ya cesede ya da işkence görmüş haliyle gezdirilerek tutuklulara göz dağı verilirdi. Kaçanlar taygalarda öldürdükleri insan eti ile hayatta kalamaya çalışırlar (s.334). “başarılı bir kaçışın da insanı hürriyete kavuşturmadığı, beraberinde hep eziyet ve tehdit içinde bir hayat getir”iyordu (s.342).

Serseriler denilen adi suçluların halkı garibanı soymalarına hatta ölülerin üstlerindeki parçalanmış giysileri almalarına kadar ses çıkarmazken devleti soymazlar, zenginlerin siyah arabalarına dokunmazlar, sayfiye yerlerini de soymazlar çünkü bunlar en iyi şekilde korunmuştur.

Aleksander Soljenitsin Sovyet Rusya’nın kanunları serseriler dene adi suçlulara karşı suçsuz vatandaşı onlara karşı savunmasız bıraktığını, hırsızlar gibi adi suçluları koruyucu özellik taşıdığını, hatta devletin masum vatandaşlarını da kendisinin de korumadığını, komünist rejimin kaplarda serseriler denen adi suçlulardan yararlandığını, ellisekizlikler denen siyasi suçlular onlar vasıtasıyla kontrol edildiği gibi cezalandırma işlerini de onlar vasıtasıyla gördürdüğünü, serserilerin makbul insan pozisyonunda olduğunu ifade etmektedir.

“1927 yılında mahkumların yüzde 48’i 16 ila 24 yaşları arasındaydı. Bundan 1927 yılındaki takımadaların yarısının Ekim ihtilali [7 Kasım 1917] sırasında 6 ila 14 yaşları arasında olan bir nesilden oluştuğu sonucu çıkar.” (s.374) Aleksander Soljenitsin kaplardaki çocuk nüfusunu ele aldığı “Minikler” (s.373) yazsında veriyor bu bilgiyi. Bu bilgi de gösteriyor ki komünizm 6 yaşındaki çocukları tutuklayarak rejimini korumaya çalışmıştır. Daha sonraki yıllarda ise anaları babaları tutuklanarak kamplara gönderilen, sonra da kurşuna dizildikleri içi sokaklarda sahip kalan çocuklar suça bulaşmaları dolayısıyla kamlara doldurulmuşlardır.

S.S.C.B. toplama ve çalışma kamplarındaki tutukluların topluma kazandırılması için Eğitim ve kültür kazandırılmasına önem vermiş!, 250 kişiye bir eğitimci görevlendirme yoluna gitmiştir. “Bunlar [Eğitimciler] emekçi sınıfına yakın çevrelerden seçilmesi zorunluydu. Başka bir deyişle aydınlar (küçük burjuvalar) bu göreve alınmazdı (aslında kazma ellerine daha çok yakışırdı), eğiticiler 2-3 kere hüküm giymiş hırsızlar, şehirlerdeki dolandırıcılar, zimmete para geçirenler ve ırza geçenler içinde toplanırdı.” (s.393) Aleksander Soljenitsin aslında hiçbir eleştiri yapmadan Komünist Rusya’nın kaplardaki eğitim anlayışının ne olduğunu ve eğitim kalitesinin derecesini sadece olanı aktarmakla ortaya koymaktadır.

“kamplarda gerçekten değerli bilim adamları aç kalır, ölürlerdi. Ne yapalım, sevgili bakanlığımızda ileri gelenlerin onları bulup daha yararlı bir işte kullanmak huşunda aceleleri yoktu.” (s.404) Hakiki bilim adamları ilgisizlikten keşfedilemezken kamptaki tutukluların bazıları kamptan kurtulmak için bir buluş ya da icat yapmak gerektiğine inanır, ardı arkası kesilmez teklifler sunarlar her seferinde de başarısız projeleri dolayısıyla kampta kalamaya devam ederler. Gerçi kamplarda bilimsel araştırma yapmayı kolaylaştıracak laboratuvar ve kitaplar gibi altyapı yoktur. Aleksander Soljenitsin kamplardaki edebiyatı “1930’dan sonra Edebiyat piyasamıza düz yazı olarak çıkan tüm eserler yere batmış gölden arta kalan köpüktür. Onlar yıllık devreler içinde yaşadığımız en önemli olaylardan kendini kurtardığı için, yalnızca köpüktür o, nesir diyemeyiz ona. En iyi kalemler, ruhlarındaki ‘iyi’yi boğdular, doğruya sırtlarını çevirdiler, böylelikle hem kendilerini, hem de eserlerini kurtardılar. Derinliğe, özelliğe ve doğruluğa paydos demeyenler ise, o devre içinde kelleyi vermeye zorlandılar. (…) Düz yazı üstatlarından felsefeciler, tarihçiler, lirikçiler, empresyonistler, mizahçılar bu yolda toprağa girdiler.” (s.410) şeklinde ifade etmektedir.

Çalışma kamplarındaki “Tutukluların hepsi ürettikleri malları dağıtım konusunda da aynı haklara sahiptirler. (Yani hiçbir hakları yoktur. Elde ettiklerinin pek azı ancak yaşamalarına yetecek kadar bir kısmı kendilerine verilir.) Buna karşılık ortaya koydukları çalışma hiç de az değildir. Devletin tüm ekonomisi içinde oldukça önemli yer tutar.” (s.422) Çalışma kamlarındaki insanlar karın tokluğuna devlete işçi vazifesi görerek çalıştırılırlar, bedava işçilik yaparak devlete kazandırırlar.

Aleksander Soljenitsin “Millet Olarak Tutuklular” (s.422) başlıklı yazısında “Tutukluların kendilerine özgü, apayrı bir millet olduklarını ispatla”maya (s.423) çalışmaktadır. Aleksander Soljenitsin hür insanların her gün aynı havayı teneffüs edip insanlarla haşırneşir olmaları dolayısıyla farklılaşamadıklarını ancak kamplardaki tutukluların dışa kapanıklığından dolayı tutuklular haricinde kimseyi görememeleri dolayısıyla toplumun genelinden ayrışıp yabancılaştıklarını ve birbirlerine benzer taraflarının zamanla farklılığı keskinleştirdiğini ve kamp milletinin vasfına dönüştüğünü düşünmektedir. Kamp milleti olmanın emarelerinden ikincisi de dildir. Kaptakiler zamanla daha az kelime ile ancak argo ve küfür yoğunluklu bir anlaşma dilini tercih ederler.

Aleksander Soljenitsin’e göre “Hitler’den on beş yıl önce kurulan toplam kampları” (s.451) Sovyetler birliğinde toplama kampları kurulmuştur. Adolf Hitler 30 Ocak 1933 yılında yasal yoldan iktidara geldi. Sovyetlerde de toplam kampları 1917 Bolşevik ihtilalinden hem sonra 1918 yılında kurulmuştur. Bu benzerlik bir göstermektedir ki faşizm ile komünizm aynı kaynaktan totaliterlikten beslendikleri gibi farklı yollardan giden fakat aynı icraatları yapacak kadar aynı kardeş siyasi akımlardır.

Aleksander Soljenitsin “Köpoğlu Hizmetleri” (s.448) başlığı altında gayrı resmi yollardan kamp yöneticilerine yapılan hizmetleri, tutukluların kam yöneticilerinin özel işlerinde çalıştırılmalarını, alet ve edevatları, kamp demirbaşlarını gayrı ahlaki olarak kullanmalarını ele almaktadır. Köpoğlu denilen bu yöneticilerin vasıflarını da; “Kendini beğenmişlik” (s.452), “otokrasi, zorbalık” (s.454), “açgözlülük, kazanç düşkünlüğü” (s.455), “Kadın düşkünlüğü” (s.458), “Kötülük, merhametsizlik” (s.458) olarak sıralamaktadır.

Sovyetler birliğinde askere alınanalar memleketlerinin uzağına gönderiliyordu. “(Azeriler -Estonya’ya, Litvanyalılar-Kafkasya’ya yollandı) Çünkü askeri birlikler yerli halkın yabancısı, mümkün ise, başka ırtan olmalıdır da, ondan, (1962’de tatarların ve diğer azınlıkların daha yüksek oranda bulundurulmaları bir rastlantı eseri değildir: Kültür ve bilgi alma açısından geri kalmışlıkları devlet için önemliydi, devleti kuvvetlendiriyordu.” (s.470) Askerin geri kalmışlığı nasıl devleti kuvvetlendiriyorsa artık. Her halde geri kalmışlığı dolayısıyla merhametsiz olan askerlerden mahkumlar hakkında kamp içinden dışarıya bilgi sızdırılması daha zor oluyordu.

“Acaba kaplar (ve sürgünler) 1920-1930 yıllarındaki büyük işsizliğin önüne geçilmesine hiç mi yardım etmemişlerdi? 1930’dan sonra uykudaki mahkumlara kanal inşa ettirmek yerine planlanan kanallar için mahkûm toplamak metodu uygulanmaya başlandı.” (s.487) ilk önce tutuklananlar ve sürgünler işsizlik belasından ülkeyi kurtarıyordu. İstatistik olarak işsiz sayısı tutuklu ve sürgün sayıları kadar düşük çıkıyordu. Daha sonra mahkumlar kanal inşaatında çalıştırılmaya başlandılar. Ancak mevcut tutuklular yapılan işerde çalışırken daha sonra mevcut kanallarda mevcut tutuklular değil, kanala lazım olan işçi sayısı kadar tutuklu tedarik edilmeye, birinci ciltte ifade edildiği gibi suç işleyenleri değil, kanal inşaatında çalışacak işçi sayısını karşılayacak kadar verilen sayı doldurmak için tutuklular toplanmaya başlandı. “Mahkumlardan başka kim -30 derece soğukta 1 Mayıs ve 7 Kasım dışında bütün yıl günde on saat ormanda çalışmaya, şafakta yedi kilometre yürüyerek oraya gelip gece karanlıkta aynı yedi kilometreyi geri gitmeye razı olurdu?” (s.488) Demir yolları, kanallar “mahkumlar olmasaydı bunları kimler yapardı? Bir de kampların kazanç sağlamadığını ileri sürerler.” (s.489)

Önceleri Gulag Takım adalarına bağlı cezaevi, toplam ve çalışma kamplarının devlete yük olmamaları, kendi masraflarını karşılamaları istenir. Zamanla bu değişerek Gulag Takım adalarının yerel yöneticileri tarafından gelirlerini artırmaları şeklinde anlaşılır. Ve “Ukrayna kamp yönetimi 1931’de kendisinden masrafların karşılanması istendiği zaman, üretici çalışmaları önceki yıllara oranla yüzde 242, yani başka bir deyimle üçbuçuk misli artırmaya karar verdi. Üstelik hiçbir makineleşme olmadan.” (s.490) Kaplarda üretimi artırmak kaliteyle olmuyordu. Tutuklular işlerine önem vermediği için ürettikleri ürünler daha kullanılmadan ıskartaya çıkacak şekilde kalitesiz üretim yaptıkları gibi, yöneticilerin plansız ve tedbirsiz kararları da karı engelleyen kalitesiz üretime ve yarım kalan, terk edilen israf edilen işlere sebep olmaktadır. Üretim sırasında ham maddelerini veya kullanılacak başka bir aleti çalmak gibi başka üreticilere verilen zararlar kar hanesinde görünmediler.

Aleksander Soljenitsin “Yoksa Beyaz Deniz kanalının inşaatı sırasında 100.000 mahkûma nasıl 37 ÇEKA’cı [güvenlik görevlisi] düşerdi?” (s.543) çalışma kaplarında kalan 100.000 kişi gibi büyük bir kalabalığı Sovyet Hükümetinin güvenlik görevlileri ola ÇEKA’cılardan 37 kişinin yönettiğini ifade ederek hayretlerini ifade ediyor. Aslında bu ifadenin içinde gizili olan mana şuydu: Aslı 7 cilt olan Gulag Takım Adaları adlı kitap bütününde anlatılmış olan kap yöneticilerinin çoğunun, dış kamp yöneticileri dahil bütün idari mevkilerdekiler mahkûmdu; taşıma ve üretimi yönetenler de. Bu ifade aynı zamanda kamplardaki işkence, aç bırakma, hakaret, dayak vs. gibi olumlu ve olumsuz her şeylerin hemen hemen hepsinin sorumlusu da mahkumlar olduğunu göstermektedir.

Kampta verilen ağır cezalardan kurtulmak için cezayı çekip soysuzlaşmayanlar da vardı. Soysuzlaşanların çoğu sivil hür hayatta da aynı yolu tercih edecek tıynetteydi. Aleksander Soljenitsin’e göre “Önceden alçaklığı, hergeleliği olmayanlar, bu nitelikleri kampta kazanamazlardı. Eğer bir insan kampta alçaklaşır, aşağılık bir yaratık olursa, o yeni böyle olmuş değil, daha önce fırsat bulamadığı için aşağılık yönleri yeni açığa çıkmış demektir.” (s.546)

Aleksander Soljenitsin; 1931949 yıllarında “nasıl ki Dünya’da ölümsüz ve doğumsuz geçen dakika olmuyor, Tutuklamasız geçen dakika da olmadı”. (s.551) diyerek bizlere tutuklamanın bir süreklilik halini aldığını ifade ediyor.

“Kente oturan her dört-beş vatandaştan birine hayatında hiç olmazsa bir kere takırdıcılık teklif edilmiştir.” (s.555) Aleksander Soljenitsin 1918-1956 yılları arsında Rus toplumunda yaşayan insanların dörtte birinin halk ile devlet arasında takırdıcılık denilen muhbir, ispiyonculuk, ihbarcılık yapması hususunda teklif aldığını ve çoğunun da bu iş yaptığını, dolayısıyla da toplumdaki güven duygusunun azaldığını düşünmektedir. Hatta 1949 yılında okul arkadaşı olan İ.V.nin kızın babasının tutuklanması üzerine yardım önerisini kız önce ihtiyacı yok diye daha sonra da ajan muhbir olduğunu düşünerek karşı çıkmıştır (s.554).

Aleksander Soljenitsin iki ciltlik toplam ve çalışma kampları ile ilgili gözlemlerini öyle bir alt başlıklara ayırarak yazmış ki bir senaryonun farklı kişiler tarafından farklı açılardan ve konular dahilinde gözlemlemesini andırı şekilde sanki sinema filminin farklı uzmanların bakış açıları açısından tespitleri ve yorumları gibi bir bütünün tamamlayan parçaları andırmaktadır. Kaptaki yaşamın onlarca çeşit veçhesini bize aktarmakta, sanki bize siz kamp hayatını tek bir bakış açısıyla düşünmeyin demektedir.

Aleksander Soljenitsin’in kendi yazdıklarıyla birlikte çeşitli edebiyatçıların roman ve hikayelerinden toplamış olduğu toplama ve çalışma kampları hayatları, yapılan işkence ve zulümler aslında hep bir arada Rus edebiyatının 1918-1956 hatta kitabın son notlarının eklendiği 1972 yılına kadar Cezaevlerinde yaşan tutukluluklar ve tutuklulara uygulanan işkenceler rehberi gibi bir kitap olmuştur. Sanki Aleksander Soljenitsin işkenceyle ilgili aradığını nerede bulacağını göstermeye çalışmıştır. Aleksander Soljenitsin’in “Gulag Takım Adaları” adlı bu kitabını okuyanlar hem neyin nerede olduğunu öğrenmekte hem de 1918-1972 yıllarına ait komünist Rus edebiyatının özetini okumuş olmaktadırlar. 7.4.1935 tarihinden sonra 12 yaşındaki çocuklar da kurşuna dilmeye başladı (s.374). Kamplarda 12 yaşından küçük çocuklara “Ergin olmamış” terimiyle isimlendirilmeleri yerine “minikler” isimlendirmesi yapılmaya başlanmıştır (s.378).

 

 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

Bağdar Caddesi Escortmadsalads.comhttps://www.salonyjardinlospinos.com/porno izleDeneme Bonusu Veren SitelergrandpashabetGrandpashabetgrandpashabetritzbetgrandpashabetporno izlepornoporno izlegrandpashabetporno sitelericasinofastporno siteleribetasus girişbetasus girişbetasus girişbetasus girişjojobet güncel girişporno siteleriporno siteleriporno siteleribetasus girişDeneme Bonusu Veren Sitelercasibomporno izledeneme bonusu veren sitelerstarzbetporno siteleriporno sitelerimarsbahiscasibomkingroyaldeneme bonusu veren sitelerbahisfair güncel girişbahisfairbahisfair güncel girişcasibommatbetmrkingbahisfair girişporno siteleriDeneme Bonusu Veren Sitelerporno siteleriporno sitelericasibomcasibom güncel girişcasibomgrandpashabetjojobetgrandpashabetholiganbetbetasus girişcasibomcasibom girişcasibom girişholiganbet girişcasibomvdcasino güncel girişjojobet girişmatbet girişjojobet girişcasibom girişjojobetgrandpashabetpusulabetsekabetmatbetimajbetpusulabetpusulabetvdcasinovdcasinoholiganbetholiganbetmatbetcratosroyalbetcratosroyalbetcratosroyalbetmatbetgrandpashabetcasinoroyalnesinecasinojojobetjojobetjojobetpusulabetcasibom girişgrandpashabet güncel girişgrandpashabet girişgrandpashabet girişcasibom girişcasinolevantcasinolevantcasibomtipobetcasibomcasibomgrandpashabetgrandpashabetcasibomcasibomcasibomgiftcardmall/mygiftjojobetsekabetgrandpashabetcasibom güncel girişbetorderimajbetimajbetcasibommrking güncelmrking güncelGrandpashabetcanlı casino siteleriDeneme Bonusu Veren Sitelerdeneme bonusudeneme bonusu veren sitelerjojobet sitejojobetcasino sitelericanlı casino sitelerideneme bonusupusulabetjojobetjojobetgrandpashabet girişjojobet girişgiftcardmall balancegiftcardmallsheratonkingDeneme bonusuEnbet GirişGanobet Giriş