Halim Kaya
Hep yaratılmışların yaratılış gayesi diğer insanlar gibi benim de merakımı celbetmiştir. Bu yüzden fırsat buldukça ve orijinal olabileceğini düşündüğüm insan üzerine eserleri okumaya çalışıyorum. Mustafa Tatcı Hocanın yayına hazırladığı Denizlili Mehmed Emin Efendi’nin yazmış olduğu “Nereden Gelip Nereye Gidiyor İnsan” (Hakikatten Bir Bahis veya Teşri-i Hak) adlı bu çalışması da kapağındaki “İnsan” ifadesini görünce dikkatimi çekti. Arka paktaki “Bu kitap bir insanın laboratuarsız, referanssız, dipnotsuz, felsefesiz sadece tefekkürle yahut akıl ve gönül yoluyla hangi alemlere kadar uzanabileceğini göstermesi bakımından önemlidir.” ifadeyi okuyunca bende daha çok merak uyandırdı.
Mustafa tatçı tarafından “Nereden Gelip Nereye Gidiyor İnsan” (Hakikatten Bir Bahis veya Teşri-i Hak) adıyla yayına hazırlanmış bu eser bana iki yönden faydalı oldu. Birincisi Mustafa Tatcı Hocayı keşfetme imkânı vermesiyle faydalı oldu. Biz Mustafa Tatçı Hoca’yı Yunus Emre araştırmaları dolayısıyla yıllardır tanırdık da derin bir ilmi feraset sahibi olduğundan bigâne kaldığımızı anlamamışız. İkincisi de bir üveysi olan Denizlili Mehmed Emin Efendi’yi tanıma ve fikirlerinden istifade etme imkânı sağlamasıyla faydalı oldu.
Mustafa Tatcı Hocanın aslından günümüz Türkçesine kazandırdığı Denizlili Mehmed Emin Efendi’nin yazdığı (Hakikatten Bir Bahis veya Teşri-i Hak) eserin Mustafa tatçı tarafından “Nereden Gelip Nereye Gidiyor İnsan” (Hakikatten Bir Bahis veya Teşri-i Hak) adıyla yayınlanmasını uygun görmesiyle Türkçeye bu adla kazandırılmıştır. Kitabın birinci baskısı Temmuz 2013 tarihinde yapılmış olup aradan geçen 10 yıllık zamanda Mayıs 2023 tarihinde dördüncü baskıyı yapacak bir dikkati üzerine çekerek önemli bir eser olduğunu ortaya koymuştur. Kitap; “Önsöz”, “Deşdemirli Bir Hakikat Avcısı: Mehmet Emin Hoca”, “Gâvur Hoca”, “Mehmed Emin Hocanın Çocukları”, “Ölüm Bir Bahtiyarlık”, “Mehmed Emin Hocanın Manzum Sözleri”, “Bir Melamet Eri”, “Bu Kitap Önemlidir”, gibi asıl nüshada bulunmayan Mustafa Tatcı Hocanın kitap hakkında verdiği bilgileri konu edinen başlıklardan sonra asıl kitap nüshası “Nereden Gelip Nereye Gidiyor İnsan” bölüm başlığı ve; “Hakikatten Bir Bahis veya Teşrih-i Hak”, “Gaflet Uykusundaki Muhteşem varlık: İnsan”, “Mâşûka, Yüzünden Nikabı kaldırdı.”, “İnsanlar Hür Doğarlar”, “Cumhuriyet: Hür Düşüncenin Tahakkuku”, “Gerçek Sanılan Efsaneler”, “Elma Derûnundaki Kurt: İnsan”, “Alimler Bilmezler”, “Hiçbir Şey Yokken Ne Vardı?”, “Hak Kendisini Görmek İstedi”, “Oğlu İnsanı Doğurmak İçin Tabiat Sancılanıyor”, “Aşk Ateşi Veya Kürelerin Raksı”, “Güneşten Kopan Yolcular”, “Güneş: Hayatın Kaynağı”, “Kara Alem, Büyük Boşluk”, “Büyük Boşlukta Donma”, “Eğer İhtilaf ve Zıtlık Olmasaydı”, “Boşluk Göremediğimiz Bir Şeyle Dolu”, “Ağzı Sıvalı Bir Küp”, “Şaşırmayın: Yeni Küreler Peyda Olabilir”, “Hak’tan Başka Bir Şey Yoktur”, “Hayat Sudan Nebatatta ve Hayvanata Gelmiştir”, “Hayat İnsana Gelinceye Kadar”, “İnsana Olan Aşk”, “İbtidâ Azm Edince Bu Cihan İklimine”, “Alemin Aziz Misafiri: İnsan”, “Kürre-i Zemin Anasının Oğlu: İnsan”, “İlk İnsanlar”, “Ateş”, “Mağara ve Ormandaki Hayat”, “Kurban”, “İlk İnsanlar mı, Asrın İnsanları mı Daha Vahşi”, “Allah İnsanda Tecelli Etmiştir de”, “Allah’ın Tekamülü Tedricidir”, “Hak, Hiçbir Şeyi Yoktan Var Etmemiştir”, “Cemadatta Bile Hayat Vardır”, “Çare Yok Her Şey Geldiği Yere Dönecek!”, “Odunu Yak, Külünü Savur. Zerresi Zayi Olmaz!”, “İnsan Fezanın Aynıdır”, “Varlığın Tamamı İnsan Gibidir”, “İnsanların Bir Bildiği Milyonlarca Bilmediği Var”, “Her Kürede Canlılar Var”, “Kamil-i Hak Ancak İnsandır”, “Bir Paşa Kanun Yapar, Yaptığı Kanunla Kendi İdam Edilir”, “Hiçbir Şey Yok İken Biz Vardık”, “Fitne Bizden Koptu”, “Kendimiz Suya Bıraktık”, “Şimdi İnsana Geldik”, “Ufak Böceklerden Bir Yeşil Yaprağa Sarılmıştık”, “İnsan Olduk da!”, “Allah”, “Hak”, “Mâşûk Yüzünden Perdeyi Kaldırdım!”, “Şu Âlemleri Temâşâ Edeyim Dedim!”, “Bütün Zerrât-ı Kainat ‘Allah Allah!’ Diyor”, “Bir Meyve Koparayım Dedim!”, “Cân Denilen Şey”, “Hak Arıyorsan Hemen Kendi Yakanı Tut!”, “İnsanın Rızası, Allah’ın Rızasıdır”, “Hak Ancak ve Ancak İnsanda Bulunacaktır”, “İnsana İyilik Etmek Hakk’a İyilik Etmektir”, “İnsanlar Cümlesi Kardeştirler”, “Allah Aşkına Geliniz! Barışalım, Birleşelim!”, “İnsandan Başka Hak ve Hakikat Yoktur”, “İşte Okka İşte Terazi”, “Manzumeler” (Tıpkı Basım), “Hakikatten Bir Bahis” (Bazı Sayfalar) başlıllar5ından oluşmaktadır. Bu başlıklar göstermektedir ki sadece Denizlili Mehmed Emin Efendi insan üzerine tefekkür etmemiş, dünya ve uzay üzerine de düşünmüştür. Medrese eğitimi almış bir köy imamı olduğu anlaşılan Denizlili Mehmed Emin Efendinin tefekkürünün onda bir kadar düşünsek biz de “bildikleriyle amel edene bilmedikleri öğretilir” düsturunca bazı bilgiler verilecektir. Denizlili Mehmed Emin Efendi, Mustafa Tatcı Hoca’nın dedesinin dediği “Zaman ve mekânı ne olursa olsun, kırk haneli bir köyde bir arif bulunur!” diyerek müjdelediği ariflerden birsidir. TDV İslam Ansiklopedisinde Arif; manevi tecrübe ile marifet ve hakikat mertebesine ulaşan sûfi demektir ki, burada esas olan kişinin marifet bilgisine kendi tefekkür ve gözlemleriyle ulaşmasıdır.
Denizli’nin Çal kazasının Deşdemir köyünden Mehmed Emin Efendi’nin “Gâvur Hoca!” lakabı takılmasının sebebi olarak Mustafa Tatcı Hoca köylülerin bir ağadan alacakları paraya itibar ederek ilme ilgi göstermemeleri üzerine “Sizin taptığınız Allah’a da!” (s.3) diyerek -tıpkı Şeyh’ül-Ekber’in [İbn Arabi] (sizin taptığınız Allah ayaklarımın altında dediği ve sonradan bastığı yer kazılınca altın bulunduğu rivayette) dediği gibi- paraya taptıklarını ifade etmek için kullandığı söz dolayısıyla “Gâvur Hoca!” lakabının takıldığını ifade etmektedir.
Denizlili Mehmed Emin Efendi’ye ait “Eyledikçe tevsi-i malûmat/Genişliyor Saha-i meçhulat/Kâşki hiçbir şey bilmese idim/ Yormaz idi beni bir ma’kûlat” (s.10) dörtlüğü (Bilginin artması yayılması genişledikçe/Bilinmeyenlerin alanı genişliyor/ Keşke hiçbir şey bilmeseydim/Beni akılla kavranabilen, akıl yoluyla bilinebilen bir şey yormazdı) onun tefekkür ettiğine ve bilgisinin onu daha farklı bilmediği şeyleri bilmeye yönlendirdiğini, bilmediği şeylerin bildiklerinden daha fazla olduğu bilincine ulaştırdığını dolayısıyla da bu bilmediklerini öğrenme arzusunun kendisini yorduğunu, eğer bilgisiz olsaydı hiçbir derdinin olmayacağını düşünmeye ittiğini ifade eder. Cahil insanın bir derdinin olmadığını, bilenin ise bildikçe derdin artığını vurgular. Denizlili Mehmed Emin Efendi sayfalar sürecek yorumu yine kendisi “Arttıkça maârif ile fünûn/Artıyor cehâlet ile cünun” (s.11) beyiti ile anlatıyor. (Bilgi ve kültür arttıkça cahillik ve cinayetler de artıyor.) Buradan şöyle bir sonuç çıkarılabilir cehalet ve cinayetlerin farklılaşması ilmide çeşitlenerek artıyor. İyi ve faydalı ilimin yanında zararlı kötü bilgilerinde araştırıldığını ve “her şey zıttı ile var olur” kaidesince de fayda ve zarar dengesi karşılıklı alanlarını genişletmektedir.
“Her işim daimâ cânânın işidir/Ne için ben tevbe istiğfar edeyim” (s.16) Denizlili Mehmed Emin Efendi’nin “Ne için ben tevbe istiğfar edeyim” mısraında söylediğini, duyanlar onu tevbe etmekten kaçınan birsi olarak algılayabilir. Oysa her iki mısra birlikte düşünüldüğünde Denizlili Mehmed Emin Efendi burada “Ben her an Allah ile beraberim, ondan hiçbir zaman gafil olmam, onun rızası dışında bir iş işlemem onun için de tevbe edecek bir günahım yoktur, demektedir. Ben ne fiil işledimse O istediği için yaptım, benim fiillerim, amellerim Allah’ın yap dediği, müsaade ettiği fiil ve amellerdir. O’nun rızasının olmadığı amel ve fiili işlemem demektedir.”
Mustafa Tatçı Hoca, Veysel Karani hazretlerinin Hz. Peygamberi görmeden, uzaktan ona tabi olarak İslam’ı seçmesi ve yaşamasında olduğu gibi Denizlili Mehmed Emin Efendi’nin de hiçbir ehl-i tasavvuf görmeden kendi kendine manevi alemde yükselen birsi yani üveysi olabileceği ihtimalini “Hacı Mehmet Efendi herhangi bir manevi bahçeden gıdalandı mı yahut bir üveysî mi bilemiyoruz.” (s.19) diyerek dillendiriyor. Denizlili Mehmed Emin Efendi kendisi medrese eğitimi aldığını ifade etmiş olması dolayısıyla eğer manevi yolculuğunda hiçbir mutasavvıftan bahsetmiyorsa bizim kanaatimiz büyük ihtimal samimi amele ve tefekkür ile kazanılmış bireysel bir tekamüldür onun bu manevi yolculukta aldığı mesafe.
Denizlili Mehmed Emin Efendi bir köy imamı olarak çevresinden ülkesinden habersiz değildir. Ülkesinden ve dünyadan haberdar olduğunu Kore savaşının olduğu zamanlarda Cumhurbaşkanı olan Celal Bayar için yazdığı beyit ile göstermektedir. “Bizi harbe sokar ise celal bayar/Riyâset sandalyesinden kayar” (s.17) Kısaca Denizlili Mehmed Emin Efendi ülke ile ilgilenmekte siyaseti de takip etmektedir.
Nitekim Denizlili Mehmed Emin Efendi’nin “Bir zamanlar canım pek sıkıldığından şu alemleri bir seyir ve temaşa edeyim diyerek yola revan oldum. Öyle bir gidiş ile ki bir saniyede milyonlarca kilometre mesafe kat ediyor idim. Yolda görmediğim şey kalmadı.” (s.19) ifadesi de onun bir tasavvuf erbabından hiçbir yardım alamadan tek başına hareket ettiğini, hareketinde önceden tecrübe edilmiş bir durumun olmadığı, canı sıkılınca başladığı tefekkür sırasında yaşadığı tayy-i mekân sırasında olanların ilk olarak kendisi tarafından tecrübe edildiğini anlatmaktadır. Seyri sülük sırasında bir şeyhin yol gösterdiğine dair bir işaret yoktur bu ifade de.
Mustafa Tatcı “Ulemânın hür düşünceye kelepçe vurduğu bir devirde yetişen hemşehrimiz,” ifadesiyle Denizlili Mehmed Emin Efendi’nin uygun olmayan bir ortamda hür düşünceli yetiştiğini ifade etmesinin yanında Mustafa Tatcı Hoca’nın kendisi hakkında da bir fikir vermektedir ki o da Mustafa Tatçı Hoca’nın da din adına kısıtlamalardan yana olmadığıdır. Hatta bizim bu kanaatimizi keskinleştiren cümleyi de kuruyor Mustafa Tatcı Hoca “Nitekim bugün artık “Ene’l Hak” dedi diye hiçbir Hallaç darağacına çekilmemekte; “hazret-i Hüseyin resuldür” dedi diye hiçbir Niyazî-i Mısrî sürgüne gönderilmemektedir.” (s.20) Be3n de hür düşünceden yanayım. Ayrıca iyi mal kötü malı pazardan kovar. Şii-Bâtınî İsmailiyye oldukları için İhvân-ı Safâ taraftarlarının pek iyi görülmediği İslam dünyasında ben bazı kaynakların tercüme edilmesine müspet bakıyorum. Hem fikir hem de İslam adına ki bir felsefi fikir canlılığı sağlayacağı gibi doğruyu savunmak isteyen ehli sünnet ilim ehlinin elinde İslam fıkhının gelişmesine de dolaylı olarak müspet katkı verecektir. Nitekim “Bârika-i hakikat, müsademe-i efkârdan doğar.”
“Mehmed Emin Efendi’ye göre Meşrutiyetten Cumhuriyete geçiş, adeta Hak salikinin şerîatten hakikate geçişi gibidir.” (s.20) Mustafa Tatcı Hoca bu ifadeyi “bu geçiş dönemi, Hz. Peygamber’den sonra İslam’ın bünyesinde yeni teşekkül eden putların kırıldığı ve nevzuhûr Firavunlar’ın yok edildiği yepyeni bir dönemdir.” (s.20) şeklinde tefsir etmektedir. Yani Cumhuriyet döneminde getirilen düşünce hürriyeti ile İslam etrafındaki hurafeler temizlenmiş ve İslam’ın çıplak hakikati küller altından yeniden uyandırılan köz gibi parlamıştır.
Denizlili Mehmed Emin Efendi’nin “Biz Türklere de Cumhuriyetimiz şimdi hürriyetimizi bahşeylemiştir. Her Türk şimdi hürdür. Fikir, söz, vicdan hürriyetine de maliktir.” (s.21) ifadeleri Türklüğün bilinç ve şuurunda, Cumhuriyetin getirdiklerinin ayırdında olduğunu ve Cumhuriyet ve Atatürk’ü onaylayan bir düşüncede olduğunu göstermektedir.
Mustafa Tatcı Hoca kıymetini ifade etmek için kurduğu “otuz seneden beri kütüphanelerde adı duyulmayan, günyüzüne çıkmayan kitaplar arsında gezinmiyorum, bu eser gibisine rast gelmedim desem, yanlış söylemiş olmam.” (s.22) cümleyi tamamlamak için insanoğlunun müşterek akıl yoluyla oluşturduğu ilimden istifade ederek adını bilinir ve saygın kılan bir alim olmuş İbrahim Hâs’ın kitaplarını bulduğunda yaşadığı sevinç ile kıyaslayan “Bundan önce İbrahim Hâs’ın (ö.1762) ‘Tasavvufi Mektuplar’ı ile ‘Tasavvufi Konuşmalar’ını bulduğumda şimdiki kadar heyecanlanmıştım.” (s.22) cümlesini kurmak zorunda kaldığı eser işte bu eser.
Bu kitap “1340 (M.1919) Nihayetlerinde tahririne bed’ olup 1340 (M.1924) senesi nihayetlerinde hitam bulmuştur” (s.29) = (1919 sonlarında alelade-sıradan bir şekilde yazılmaya başlanmış olup 1924 yılının sonlarına doğru bitmiştir.) Kitabın yazılması 1919-1924 yılları arasında olduğuna göre “Biz Türklere de Cumhuriyetimiz şimdi hürriyetimizi bahşeylemiştir. Her Türk şimdi hürdür. Fikir, söz, vicdan hürriyetine maliktir.” (s.30) ifadesi ya henüz Atatürk Samsun’a çıkmış olduğu 19 Mayıs 1919 tarihinden hemen sonra 1919 yılı sonlarında yazılmıştır, ya Cumhuriyetin bahşetmesinden bahsettiğine göre 29 Ekim 1923’den sonra, ya da kitabın yazılmasının sona erdiği 1924 yılının sonlarına doğru ki her halükârda cumhuriyetin getirdikleri bütün bir şekilde- çünkü inkılaplar hala sürüyordu- henüz tecrübe edilmeden yazılmıştır. Aslında Denizlili Mehmed Emin Efendi’nin bahşedildiğini söylediği hürriyet dini düşünce ve ilimlerin içine nüfuz eden özellikle mahalle baskısı olmak fikrin üzere bidat ve hurafeden kurtulmasıdır.
Denizlili Mehmed Emin Efendi kimsenin başkasına bu fikirde ve itikatta ol deme hakkı olmadığını (s.30) beyanından sonra “Va’z u nasihat doğruyu göstermek bu kabilden değildir.” (s.31) diyerek kendi fikir ve itikadının doğrularını açıklama hakkının olduğundan bahsetmektedir. Kendi fikir ve itikadının doğrularını açıklarken de başkalarına dayatma yapmamak esastır.
“İnsan, insan olmazdan evvel hiç hata etmez ve her şeyi bilir ve her şeye kadir iken, insan olduktan sonra hata da eder, aciz de kalır ve bir şeyi bilmez de olur.” (s.32) Denizlili Mehmed Emin Efendi burada evrimden bahsetmemektedir. O burada bir tekamülden bahsetmektedir ki insan tekâmül ettikten sonra insan vasfı kazanır. Başka bir şekilde düşünecek olursak onun bahsettiği belki de insanın cennetten çıkmadan önce günah işleme melekesi olmadığından hata etmez, her şey ayan olduğundan dolayı da her şeyi bilir, istediğini elde etmeye de gücü yeter iken dünyaya gelince günah işlemeye başladığı gibi bazı bilgilere erişmesinin kısıtlandığını, gücünün de her şeye yetmediğini ifade etmek istemiştir.
Hesapsız alemler, sayısız küreler, bütün kâinat yaratılmadan önce “Demek ki en evvel pek karanu (pek karanlık), ve pek büyük her taraftan bî-nihâye (sonsuz-tükenmez, bitmez) bir boşluktan başka bir şey yoktur.” (s.32) Kâinat ve alemler yatılmadan önce sadece büyük bir karanlık boşluk vardı. “Bu boşluğa feza-yı namütenâhî de denilir.” (s.33) günümüz Türkçesiyle “Sonsuz uzay boşluğu” denilmektedir. Netice itibarıyla alemler ve kâinat yaratılmadan önce sonsuz bir karanlık boşluk var idi ki bugün buna uzay boşluğu denmektedir. Gezegenler yıldızlar bu uzay boşluğunda kendilerine takdir edilen yörüngeleri etrafından hareket etmektedirler.
“Sair cümle alemler aynı güneş aleminin hudûsu tarzında hâdis olmuştur.” (s.35) uzay boşluğunda yaratılmış alemler Güneş aleminin önceden olmadığı halde yaratıldığı gibi aynı şekilde sonradan bir başlangıcı olan varlıklar olarak yaratılmışlardır. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz. Karanlık uzay boşluğunda yüzen alemler de aynı Güneş sistemindeki gibi bir güneş etrafındaki gezenler ve içindeki canlılar olarak farklı ancak benzer şekilde sistemeler olarak yaratılmıştır. Bu da insanın aklına “Dünya dışındaki alemlerde ve gezegenlerde acaba insan benzeri, “mukaddes yüke hamal” başka canlı var mı?” sorusunu getirmektedir.
Uzay bilimcileri bu metni okusalar acaba farklı bir izah getirirler miydi bilmiyorum ama Denizlili Mehmed Emin Efendi gezenlerin oluşumunu “Kürelerin güneşten ayrılması güneş yerinde yanarak şiddetle dönerken güneşin boşluğu yani mahreki (hareket yörüngesi) güneşin bir kıyısından yufkaca (ince bir katman) ayrılmaya başladı. [Bu ayrılma merkez kaç kuvvetle olmaktadır. H.K.] Güneş döndükçe bu ayrılan, devrile devrile ta ayrılmaya başladığı yere gelince bütün ayrılarak bir küre olup fırladı. Vardığı yerde de dönmeğe başladı. [Güneşten ayrılırken almış olduğu hareket sebebiyle olabilir. O da güneşten ayrılması için merkez kaç kuvvetiyle ayrılırken güneşin döndüğünün tersi istikamete yuvarlanarak dönmeye ve küre halini almaya başlamıştır. H.K.] Bunu da döndüren yine aynı mahrek (güneşin hareket yörüngesi) idi. Çünkü güneşin etrafındaki bütün boşluk güneşe şiddetle hârâlanıyor [alevlenmek H.K.] idi.” (s.35) şeklinde ifade etmektedir. “Küreden ayrılacak olan şey herhalde küre olarak ayrılacaktır.” (s.36) ifadesi ile de Denizlili Mehmed Emin Efendi Güneşin kendi etrafında dönerken çevresindeki boşluktan da dönenen bir kısım oluştuğunu, güneşten kopan parçaların bu dönen boşluğun içinde dönmeye başlayarak küreleştiğini ifade etmektedir.
İşte bizim biraz yukarıda bahsettiğimiz Güneş sistemine benzer başka güneş sitemlerinin olduğunu Denizlili Mehmed Emin Efendi “İşte bu güneş alemi gibi ve bundan defalarca büyük birçok seyyareleri ve birçok peykleri ve ayları olan milyonlarca alemler vardır ki, onların merkezlerinde bulunan güneşlerin daha büyükleri vardır.” (s.37) ifadeleriyle ortay koymakta ancak o sistemlerin merkezlerinde bulunan güneşlerinin bizim sistemimizdeki güneşten daha büyük olduğunu da ifade etmektedir.
Mustafa Tatçı Hoca zaten Denizlili Mehmed Emin Efendi’nin uzay boşluğu, alemler ve güneş sistemi ile yeni gezegenlerin oluşumunu anlatan ifadelerine uzay teleskopu olmadan fenni bir gözlem yapmadan sadece tefekkür etrafında olanları gözle gözlemlemek yoluyla ulaşmasına şaşırmaktadır ki 1919-1924 yılları arasındaki Türkiye’de bu bilimsel bilgiler çok ileri bir bilgidir. “Bizim güneş aleminde en uzak bir alemde olsak da güneş alemine baksa idik, hiçbir şey göremez idik.” (s.37) diyerek de hem güneş siteminin alemler içindeki diğer güneş sistemlerinden küçüklüğüne hem de cisimlerden uzaklaşıldıkça görüntünün küçüldüğüne işaret etmektedir.
Denizlili Mehmed Emin Efendi “Güneşten ilk def’a olarak kendisinden ayrıp atmış olduğu bir küre şimdi güneşten pek çok uzakta bulunmuş ve son derece kocamış olmasıyla ihtimal ki, o kürede hayat yavaş yavaş çekilmeye başlamış olsa gerektir.” (s.38 derken güneşten kopan parçaların zamanla uzaklaştığını ve uzaklaştıkça yaşlandığını, yaşlandıkça da hayat emarelerini kaybettiğini, hiçbir canlı yaşayamaz hale döndüğünü söylemektedir.
Denizlili Mehmed Emin Efendi güneşin oluşumundan da “alem-i şems yokken alem-i şemsin yerinde yani boşlukta iki muhalif rüzgâr hasıl oldu. Bu rüzgarların husulüne de sebep o boşluğu dolduran şeyin sığınamayıp birbirini sürmesi ve sıkıştırması idi. Bu iki rüzgâr birbirine çarpmakla şiddetli, bir kasırga şeklini aldı ve birbiriniz yenemeyip ve sürememekle dönmeğe başladı. İşte bu sırada bütün o büyük boşluk bu devre tabi’ [dönüşe uyarak] olarak şiddetle döne döne sıkıştı ve küçüldü. Âkıbet yandı. Sonra âlem-i şemsin küreleri o büyük yangından yanarak ve dönerek ayrıldılar.” (s.39-40) şeklinde bahsetmektedir. İki zıt rüzgârın içinde barındırdıkları toz kütleleri yenişemeyince dönmenin etkisiyle sıkışarak küçüldü, toplandı ve sürtünmenin de etkisiyle yanarak ateş topu oldu.
Denizlili Mehmed Emin Efendi’den öğreniyoruz ki insan yaratılış zamanından beri kamildir. Zaten kâmil yaratılmıştır. Yer kabuğu üzerinde canlı yaşayacak hale getirildikten sonra sular, denizler, nebatat ve ağaçlar yaratılmış bazı pek uzak canlıların yaratılmasından sonra ise en sonunda insan yaratılmıştır. “İnsan en sonra olduğu için pek kamildir.” (s.43) diğer canlılardan daha yetenekli olan insan “mukaddes yüke hamal” vasfında yaratılmıştır. Din ile vazifelendirilmiş ve dini amellerden sorumlu olması için akıl ve fikretme melekeleri verilmiştir.
Denizlili Mehmed Emin Efendi’ye göre hayat fezâ-yı nâ-mütenâhîden suya inmiş (s.44) suda sümüksü bir sıvık suda ve yapışık çamurdan üstüne libas-ı cismi (beden) giymiş ve sudan da karaya geçmiştir. Fezada cisim ihtiva etmeyen hayat, feza ile ilişiğini kesmeden suda cisim haline gelmiştir. Sonra fezaya tekrar çıkacaktır (s.43).
“Şimdi yeniden başlayan bir hayat yoktur, zamânı geçmiştir.” (s.44) Allah-u Teâlâ yaşamış, yaşayan ve yaşayacak olan her hayatı yaratmıştır. Allah nezdinde zaman söz konu olmadığından her şey bir “ol” ile anında olmuştur. Sadece zaman sahnesinde sırası gelen arz-ı endam etmektedirler. Beyin cerrahı Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın bunu “Olan olmuştur, gelecek diye bir şey de yoktur.” Şeklinde açıklamaktadır.
“Küremiz zemininin soğuması, kabuk bağlaması ve kayaların ve denizlerin teşkili ve hayatın başlayışı ve insanın zuhuru, tarihleri kat’i olarak mümkün değil bilinmeyecektir.” (s.44) zaten bugün karbon testi denilen radyoaktif Karbon-14 izotopunun miktarını ölçerek 5730 yılda bir ömrünü yarılamasından hareketle kalan karbon miktarı üzerinden ölçülür ki bu 5730 sayısı da yaklaşık bir sayıdır. Dolayısıyla net değil en yakın sayıdır. Yani ölmüş bir canlının kaç milyon yıl önce yaşadığını tahmini olarak bulabiliriz. Ayrıca Denizlili Mehmed Emin Efendi bunun sebebini “O zamanlar günler ve seneler şimdikinden kısa idi” (s.44) diyerek ifade etmektedir.
Denizlili Mehmed Emin Efendi’nin “yaşayabilmeleri kabil ve mümkün olmadığı için birçok nev’i hayvanat nesilleri münkatı’ olmuş gitmiştir. Mesela kürre-i zeminde hâl-i hâzır hayvanattan evvel birçok hayvanatın nesli ve sülalesi inkıraza uğramıştır. Bu hale h3al-i hazır hayvanatın dahi pek çok uzak sonraları uğrayabilmesi ihtimal ki olabilir.” (s.45) ifadeleriyle yeryüzündeki canlıların bazılarının tür ve cinslerinin yok olduğunu ve hali hazırda yaşayan hayvanlarında bu mukadderata ilerideki uzun zamanlarda maruz kalacağı ihtimal dahilinde olduğunu söylemesi kendisinin ne kadar ileri görüşlü ve bilim ile mücehhez olduğunu gösterir. “Hal-i hâzır hayvânlardan tebdil-i şeklederek bu mezkûr mahvolmuş hayv3anlardan gelenleri de pek çoktur.” (s.46) Nesilleri yok olan hayvanların bazıları şekil değiştirerek bugün yaşayan hayvanlara dönüşmüştür.
Zamanımızda değişimim yavaşladığını söyleyen Denizlili Mehmed Emin Efendi, hayvanattaki değişimi gözlemlemek için insanın bin sene yaşaması gerektiğini savunmaktadır (s.46) ancak gözlem ve bilimsel devamlılık ile insanoğlu ortak bir bilim ortaya koymakta, fert fert yapılarak üst üste konulan bilimlerin kamuoyuna mal olarak anonimleştiğini ve bilim tarihlerinin de bunları silisle halinde kaydettiğini ihmal etmektedir.
Denizlili Mehmed Emin Efendi’nin “Kürre-i zemin anası, oğlu insanı kucağına alıncaya kadar neler gördü., neler!” (s.47) ifadesinde sanki “insanı yaratan yeryüzü” gibi bir anlam çıkmaktadır. “Cismi ve fikrî binlerce tahvillere uğraya uğraya asr-ı hazırımızın pek yüksek terakki ve tekamüllerine erişmişler ise de gelecekler nazırında bunlar hiç mesabesinde kalacaktır.” (s.48) diyerek insanın bedenen ve fikren bir yükseliş ve tekamüle uğradığını ancak gelecekte fikri ve cismi tekamülün daha fazla olacağını da ifade etmektedir. Denizlili Mehmed Emin Efendi’nin bu iki farklı ifadesinden ancak biz Allah’ın yarattığı yeryüzünde var ettiği hayat şartları ve kanunları dahilinde yaratılan yani ilahi kanun çerçevesinde tespit edilmiş bir hayat süren anne ve babadan meydan gelen insan tekâmül etmiştir, diyebiliriz. Yani Allah yarattıktan sonra hayatını idame ettirmesi için var ettiği kanunlara yani tabiat kanununa uyarak meydana gelir.
“elsinede (dillerde) deverân edip duran Allah, Hak, büyük kuvvet-i tâbiat ihata eylediği avâlim ile beraber olarak her taraftan bî-nihâye olan büyük boşluktur. Demek ki, Allahtan başka gayrı hiçbir şey yoktur. Lâ mevcûde illallah” (s.50) dillerde dolaşan Allah, Hak büyük tabiat kuvvetinin kuşatıp sınırladığı alemler ile alemlerde oluşan oluşacak olanlara verdiği garanti ile sonsuz boşluktur. Allah, Hak tabiata kuvvetleri ve sonsuz boşluk ile alemlerde oluşan oluşacak her şeye garanti vermiştir. Bir şekilde tabiat kanunları ve sonsuz boşluğun oluşturduğu her şeye kefil olmuş olmasını oluşmasını garanti ederek taahhüt etmiştir. Tabiata kuvveti, tabiat kanunları ve büyük sonsuz boşluk, feza, uzay da Allah’ın garantisi altında faaldirler.
Denizlili Mehmed Emin Efendi’nin “Hak, hiçbir şeyi yoktan var eylememiştir. Yalnız kendi zâtında mündemic olan sıfatlar vakit vakit zuhur eylemiştir. Daha da zuhur edecektir. Demek ki, hiçbir şey yok iken var edilmemiştir. Var olan da yok edilmeyecektir.” (s.51) ifadesinin Allah için doğru olup olmadığı ehli tarafından açıklanması gerekir. Biz hiç yok iken yani yoktan var edenin Allah olduğu, var olan maddeden başka bir şeyler üreten, var edenin ise insan olduğu bilgisine aşinayız ve ehl-i ilim tarafından böyle öğretildik. Hak Teâlâ’nın yoktan yaratamaması muhaldir. Ya bizim ilmimizle kavrayamadığımız bir nokta bulunmaktadır. Ya da Denizlili Mehmed Emin Efendi bu hususta yanılmaktadır.
“âlemler madde ve ecza itibarıyla kadîm terkib, terekküb ve hey’et itibarıyla hadistir.” (s.51) Denizlili Mehmed Emin Efendi; alemler madde ve bünyesindeki var olan parça ve birimler itibarıyla başlangıcı olmayan ezeli olmakla birlikte oluşturulan şeyin bileşenindeki terkip ve oluşturulan iş bakımından sonradan yaratılmıştır.
“O kadar büyük ve hesâbsız âlemleri her taraftan nihayetsiz olan pek büyük bir boşluk ihata eder. İşte insanın aklı ve kuvve-i mefkuresi bu mezkûr nihayetsiz boşluktan daha büyüktür.” (s.56) İnsanın aklı ve düşünme kuvveti o kadar büyük hesaba sığmaz alemleri kuşatan nihayetsiz boşluktan daha büyüktür. Ne hikmetse 1.4 kilo beyin içinde bulunan akıl ve düşünme kuvveti sonsuz alemlerden ve alemleri kuşatan uzaydan, fezadan büyük boşluktan daha büyüktür. Bütün onları kavrar, anlar ve izah eder.
Denizlili Mehmed Emin Efendi’nin “Her ne millet ve herhangi dinden ve kavimden olursa olsun ‘escudû li-âdeme’ (Âdem’e secde ediniz! Tahâ/116) denildiği gibi insanlar biri birine tapmalıdır. Şüphesiz Hakk’a tapmış olacaklardır.” (s.58) ifadeleri ile “şecere-i vücudun yani varlık ağacının aslı ve kökü ve menşei ve tohumu Hak’tır ki insandı ve yine o şecerenin meyvesi ve çekirdeği insandır ki Hak’tır.” (s.58) ifadeleri de izaha muhtaçtır. Denizlili Mehmed Emin Efendi bu ifadeden sonra bu fikrini desteklemek için insanların Kâbe’de karşı karşıya birbirlerine karşı secdeye varmalarını örnek göstermekte ve bu fikrine karşı çıkanları hac yolunda olarak tarif edip hacca varıp birbirlerine karşı secde edince ancak kendisini anlayacaklarını da belirtmektedir. Denizlili Mehmed Emin Efendi insanın acaib ve garaib dolu alemleri insanın icad ve sadır eylediği ifade etmektedir ki, bu icad ve sadır olan basit bir makine veya alet değil alemlerdir.
“Ey insân! Sen kendini âciz zanneylem. Şu gördüğün bütün bu mevcûdâtı ve akılları hayrette bırakacak milyarlarca acâyib ve garaib ile dolu bu nice haddi ve hesabı yok âlemleri sen icad eyledin ve onlar hep senden sâdır oldu.” (s.58) İcad; daha önce doğada bulunmayan yeni bir cihazın, yöntemin, ürünün veya sürecin insan zekâsı ve emeğiyle ilk kez ortaya çıkmasıdır ki sâdır olmak da; çıkmak, meydan gelmek zuhur etmek veya ortaya çıkmak anlamlarındadır. Burada Denizlili Mehmed Emin Efendi yoktan var oluşu mu yoksa maddesi var olan bir şeyden imal ve buluş ile yeni bir şey ortaya koymayı mı kastetti, alemler derken insan tarafından yapılan eşyayı mı yoksa insan dışında önceden yaratılmış su, toprak, dağ, gezegen, yıldız velhasıl kâinatı mı kastediyor bilemiyoruz.
Denizlili Mehmed Emin Efendi sanki beslenme zincirinden ve hayatın sularda başladığından bahsediyor. “Yan yana nihayet kendimizi suya bıraktık. Deniz dalgaları arasında çırpına çırpına toprağa, oradan oraya sürüne sürüne otlara meyvelere geldik. Onlardan sonra da hayvânlara geldik. Aşağıda, yukarıda, havada yerde gezdik, dolaştı. Yırtıcı ve vahşî büyük ve küçük türlü türlü hayvânlardan ve kuşlardan geçtik. Şimdi de buraya yani insan geldik.” (s.60) Hayatın suda başladığını ve sonra insanı oluşturan protein, enzim, vitamin vs. gibi yapıcı maddelerin toprak, bitkiler, hayvanlar yoluyla insanlara ulaştığını, insanların su, sebze, meyve, et, süt yiyerek-içerek beslenerek kendini var edip büyüttüğünü hayatını idame ettirdiğini anlatıyor. Hint felsefesindeki reenkarnasyon-tenasüh gibi insan ruhunun bitkilerde hayvanlarda benlenmesinden bahsetmiyor.
“İnsan olduk da başımızı bin bir belaya koyduk.” (s.61) insan, insan olmadan hiçbir sorumluluğu olmayan kendi halinde yaşayan bir varlık iken Allah’ın kutsal emanetini kabul edip “mukaddes yüke hamal” olmayı kabul edince sorumluluk yüklendiği gibi sorumluğu taşımak için çeşitli imtihanlara tabi olmaktan bahsediyor. “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Azhab Suresi 33, Ayet 72) Ayette de görüldüğü gibi teklifi kendi rızasıyla kabul eden insan olmakla, insanlığı gönül rızasıyla kabul etmiş bir canlı olmaktadır. “Bu varlık ağacında insan meyve ve çekirdek vesaire kainat, dal budak ve yaprak, çiçek cümle alemler insanın vücudu için birer alettir.” (s.62) vücud Arapça bir kelime olup günümüz Türkçesinden insan bedeni manasına gelse de aslında dini manada vücud var olmak manasınadır. İnsanı var eden insan bedenini oluşturan demektir. Paragrafın başından beri anlattıklarımız “İnsanı vücuda getirmekte alet olan alemleri vücuda getirmek üzere tevakkuf ettiğinden evvela alet olan alemler vücud bulup sonra maksad-ı aslî ve müntehâ-gayât olan insan vücûd bulmuştur.” (s.62) Bu ifadeyi söylemek içinmiş gibi geliyor. İnsanı besleyip, yaşatacak ortamı hazırlamak için diğer mahlukat yaratılmıştır.
Sanki Denizlili Mehmed Emin Efendi “Dünyada bir uhuvvet-i umûmiyye [Dünya kardeşliği] ve sulh-ı umumi [Dünya barışı] başlamalıdır.” (s.67) derken 1919-1924 yıllarından bu günleri görmüş ve hümanizm akımını istemiş gibi görünüyor. “Dünyada umum insanların en büyük ve her dinlerin esası, aslisi olan umumi bir dini bir kimsenin diğer hiçbir kimseye ve bir devletin diğer hiçbir devlete zarar ve ziyanı olmaksızın güzel hoş geçinmekleri değil midir?” (s.67) dinler arası diyalog mu yoksa “umumi bir dini” derken de ortak bir din mi kastediyor. Ve “Kürre-i zemîn umum insanlar beyninde [arasında] müşterektir. Mesle bir Asyalı diğer dört kıt’anın herhangisinde ister ise tavattun eder veya yaşayabilir ve hiç kimseye zarar ve ziyan olmaksızın dilediği yerde seyahat edebilir.” (s.67) derken de Küreselleşmeyi izah etmiş ortay koymuştur. “Umum insanlar beninde [arasında] olan ‘Sen İsevîsin ben Muhammedî veya Musevîyim’ yâhud ‘sen Rum’sun, ben Türk veya Tatarım veya sen Arapsın ben Acemim’ emsali tefrika ve adavete bâis ve sebep olacak elfâzlar bütün kaldırılmalıdır.” (s.67-68) cümleleri de beynelmilelciliği ve umumi din görüşlerini desteklemektedir. Hatta doğrudan “cümlesi millet olup bir dinde olmalıdırlar.” (s.68) diyerek tek millet ve tek din öngördüğünü de ifade etmiştir. Denizlili Mehmed Emin Efendi devamında eğer insanlık için İslamiyet’ten daha uygun din varsa biz de ona uymalıyız demekte insanlık dinine uymayanları da “aniden ıslah eylemelidir.” Benim aklıma bu aniden ıslah eylemeden kişiye şiddet uygulanarak bertaraf edilmesi gelmektedir ki Denizlili Mehmed Emin Efendi’deki bütün hümanizma bir anada ortadan kalkmaktadır.
“Her insan hiç kimseye zarar ve ziyanı olmaksızın kürre-i zeminden beğendiği yerde hoş yaşamalıdır. Devletler dahi ülke ve istila ve galebe ve cihangirlik sevdasından vazgeçmelidirler.” (s.68) Denizlili Mehmed Emin Efendi bu ifadeleriyle tıpkı komünistler gibi düşünmektedir. Denizlili Mehmed Emin Efendi’nin fikirlerini yazdığı 1919 yılından dört yıl önce vefat etmiş Tevfik Fikret de bu düşüncenin temelini “Milletim nev-i beşerdir, vatanım rûy-i zemin” diyerek dile getirmiştir. Acaba Denizlili Mehmed Emin Efendi bu düşüncelerini dile getirirken Fransız yazar Victor Hugo’yu okumuş muydu?
Denizlili Mehmed Emin Efendi insan insana tapmalıdır derken buradaki tapmak insana kulluk etmek manasında değildir. Tapmak mecazi manada sevmek ve saygı göstermektir. Ya da eski Türkçeden “Tab” bulmak manasınadır ki insanın insanı bulması manasına gelir.
Kitabın özeti diyebileceğimiz, belki de bizi su-i zan’dan bulunmaktan alı koyacak söz. “Sebeb-i evvel ki Allah’tır. Bir şey vücuda getirmiştir. O şey de sebeb-i sâni olarak başka bir şey vücûıda getirimitir.” (s.71) aralarda geçen söz-ü mugayireler yoruma muhtaçtır. “sebeb-i evvel, müsebbib-i esbabdır.” (s.72) İlk sebep, Yaratıcı olarak Allah bütün sebepleri yaratandır.
Mustafa Tatçı Hoca Denizlili Mehmed Emin Efendi’nin bu kitabını olduğu gibi Latin alfabesine aktarmış ve Türk bilim insanlarını haberdar etmiştir. Asıl bundan sonra yapılması gereken ilgili bilim dallarından insanlar bir heyet kurarak bu kitapçığı şerh ve tefsir etmelidirler. İşte o zaman biz bu kitapçıktan hem daha müstefid oluruz hem de bugün bilimin geldiği nihai noktada ne kadarının bilimsel gerçeklikle örtüştüğünü görmüş oluruz.
