GULAG TAKIM ADALARI -I-
Halim Kaya
Henüz bir lise öğrencisi iken sohbetlerine katıldığım birinci veya ikinci kuşak ülkücü ağabeylerden bu kitabın ismini komünizmi anlatırken çokça duymuş ancak almak ve okumak nasip olmamıştı. Yirmi beş yaşımda meslek sahibi olup çalışmaya başlamam ile de her zaman takibimde olan bu kitap ya fiyatının yüksekliğinden ya da iki cildini bir arada bulamam dolaysıyla almak ve okumak nasip olmamıştı. Kitabın aklıma takıldığı bir gün internetten araştırırken Nadir Kitap Sahaflar internet sitesinde iki cildin ikisini hem de çok makul bir fiyattan satış ilanını gördüm. Hemen aldım. Yani kırk iki veya kırk üç yıldır aklımda ve takibimde olan Alaksander Soljenitsin’in yazdığı “Gulag Takım Adaları” adlı bu kitaba nihayet kavuşmuştum.
Kitap Mehmet Sağlam adlı bir Resim İş Öğretmenin kütüphanesinin 305 sayı ile kayıtlı kitabı iken sahafa düşmüş olup, Birinci baskısını Temmuz 1974 yılında beş bin adet, ikinci baskısı da hemen yine temmuz ayında 1974 yılında 5-10 bin adet olarak basımı 548 sayfa olarak Nebioğlu Yayınevi Ltd. Şti tarafından yapılmış olan kitabın Rusça Aslından çevirisini Selim Taygan yapmıştır. Bu kitabın tarafımdan neden bulunamadığı sadece bir ay içinde iki baskı yaparak bir daha baskısının yapılmamış olmasından olduğu anlaşılmaktadır. Kitabın içinde “Birinci Cildin Sonu” ve “İkinci Cildin Sonu” gibi yazmasından diğer kitapta da “Üçüncü Cildin Sonu” ve “Dördüncü Cildin Sonu” ifadelerinin yer almasından elimizdeki iki cildin planlamasının Nebioğlu Yayınevi Ltd. Şti tarafından yapılmış olduğunu ve Nebioğlu Yayınevi Ltd. Şti tarafından planlaması yapılmış birinci cildin içine orijinalindeki “Birinci Cilt ” ve “İkinci Cilt”in yerleştirildiği, ikinci cilt içine de “Üçüncü Cilt” ve “Dördüncü Cilt”in yerleştirildiği anlaşılmaktadır. Nebioğlu Yayınevi Ltd. Şti tarafından planlaması yapılmış birinci cildin baş sayfalarına birinci cilt olduğuna dair herhangi bir ifade konulmadığı gibi orijinalindeki ciltler için de sadece “Birinci Bölüm” ve “İkinci Bölüm” diyerek ayrın yapılmış sadece sonlarında “Birinci Cildin Sonu” ve “İkinci Cildin Sonu” ifadeleriyle işaret edilmiştir.
Bir anlam ifade eder mi bilmem ama Alaksander Soljenitsin’in “Gulag Takım Adaları” adlı bu kitabın ilk sayfasına “Bunları anlatmak için ömrü vefa etmeyenlere ithaf edilmiştir. Beni affetsinler; her şeyi göremedim, her şeyi hatırlayamadım, her şeyi sezemedim.” (s.5) cümlesini yazarak kitabı 1918-1956 yılları arasında 1917 yılıyla birlikte Rusya’da yaşanan Bolşevik devrimi ve daha sonra SSCB denen bugün yıkılarak zulümle payidar olunmayacağını gösteren ülkede her türlü zulmü yaşayan isimsiz insanlara ithaf etmiştir. Ve hemen takip eden sayfada da “Bu kitapta hayali kişilere ve yaşanmamış olaylara yer verilmemiştir. İnsanlar ve bulundukları yerler kendi isimleriyle anılmıştır. İsim yerine sadece baş harfleri yazılı ise -özel sebeplerdendir. Adları geçmeyenler varsa, bu da insan hafızasının unutucu oluşundandır- böyle de olsa her şey aynen hikâye edildiği gibi yaşanmıştır.” (s.6) diyerek kitapta isimleri geçen kahramanlarının ya da mazlumların gerçek kişiler olduğu, yaşanan olayların da gerçek olaylar olduğu ifade edilmiş, isimleri şifrelenmiş olanların da başları daha fazla belaya duçar olmaması için gizlendiğini ifade etmektedir. Ayrıca Alaksander Soljenitsin bu kitabı yazdıktan sonra eğer kitabı yayınlarsam kitaptaki geçek isiler ve yerlerden dolayı adı geçen insanların başına daha kötü bir şey gelebilir diye uzun süre yayınlamadığını ancak kitabın müsveddelerinin Devlet Emniyet makamlarının eline geçmesi üzerine “artık bana bunu yayınlamaktan başka yol kalmadı” (s.6) diyerek yayınladığını ifade eder ki bu aynı zamanda yayınlamak suretiyle kamuoyuna duyurmak ve kitapta adı geçenlerin başına bir şey gelmesinin önüne geçme düşüncesinde olduğunu göstermektedir. Kısaca kitabı yazdıktan sonra kitapta adı geçenlerin başına daha kötüsü gelir diye basımını geciktiren Alaksander Soljenitsin kitabın müsveddelerinin polisin eline geçmesi dolayısıyla da kitap da adı geçenleri koruma gayesiyle hemen yayınlamıştır.
Alaksander Soljenitsin’in yazdığı “Gulag Takım Adaları” adlı bu kitabın kaçıncı cilt olduğu yazmayan ancak “birinci cildin sonu” ve en sonunda da “ikinci cildin sonu” gibi bir ibare ile orijinalinin ikinci cildinin bittiğini haber veren elimizdeki Nebioğlu Yayınevi Ltd. Şti tarafından planlaması yapılmış bu birinci kitap “Prolog”, “Birinci Bölüm: Hapishane Endüstrisi” ve “İkinci Bölüm: Sonsuz Hareket”, “Çevirenin Notları”, “Kitapta, Kim Kimdir” bölümleri bulunmakta, “Birinci Bölüm: Hapishane Endüstrisi” kendi içinde “Tutuklama”, “Kanalizasyonumuzun Tarihi”, “Soruşturma”, “Mavi Şeritler”, “İlk Koğuş- İlk Gözağrısı”, “O İlkbahar”, “Makine Dairesinde”, “Kanun Çocuk Yaşında”, “Kanun Olgunlaşıyor”, “Kanun Olgunlaştı”, “En Yüksek Cezaya Doğru”, “Türzak” başlıklarından oluşmaktadır. “İkinci Bölüm: Sonsuz Hareket” ise “Takım Adalarının Gemileri”, “Takım Adalarının Limanları”, “Köle Kervanları”, “Adadan Adaya” başlıklarından oluşmaktadır.
Yazar Alaksander Soljenitsin “Tutuklama” (s.15) bölümünde “Gulag Takım Adaları” hakkında bilgi verdiği ilk paragrafta yazdığı “Şu esrarengiz Takım Adalarına nasıl gidilir? Orası için her saat başı uçak kalkar, vapur, tren gider. Fakat hiçbirinin üzerinde gideceği yerin adı yazılı değildir. Bilet gişesindeki memurdan, Sovturist veya İnturist acentesinden orası için bilet kestirmek isterseniz, yüzünüze hayretle bakarlar. Ne tümünden ne de tekinden haberleri vardır. Bu adaların isimlerini bile duymamışlardır.” (s.15) ifadelerden anlaşılan Gulag Takım Adaları ya hayali bir ada ya da Sovyetler Birliği Halkının insansız bir adalar topluluğu olarak bildiği, ancak devletin işkence merkezi olarak kullandığı için gizlediği, sadece giden mahkûm mazlumlar ile orada işkence ile görevli memurların, devlet görevlilerinin bildiği bir yer olarak işaret ettiği gizli mekân olarak anlaşılıyor. Nitekim Gulag Takım Adaları adında gerçek bir yer yoktur. Yazar Aleksander Soljenitsin’in Sovyetler Birliğinde yaygın ve polis teşkilatının elinde olan bütün cezaevlerini, işkence hanelerini kapsayan bir düşünceden hayal edilerek icat edilmiştir.
Kitabın eski sahibi Resim İş öğretmeni Mehmet Sağlam kitabı okurken bazı kısaltmaların üstüne tercüme eden Selim Taygan tarafından kitabın sonuna konulmuş kısaltmalar adlı bölümde yazan karşılıklarını [MVD; İçişleri Bakanlığı, KGB; Sovyet Vekiller Heyeti Devlet Emniyeti Komitesi, GPU; Gizli Emniyet Teşkilatı gibi] kısaltmaların ne anlam geldiğini açıklamak için kısa notlar şeklinde yazarak okumayı ve anlamayı kendisine kolaylaştırmaya çalışmıştır (s.17).
Bir tutuklama veya arama yapılırken evdeki her şeyin dağıtılmasının yanında ölüye saygıları bile yokmuş. “Çizme altında ezilen, kırılan eşyanın sesini duyarsınız. Görevliler arama sırasında kutsal diye bir şey tanımazlar. Tren makinisti İnoşin tevkif edilirken, odanın ortasında tabut içinde, biraz önce ölen küçük çocuğunun cenazesi yatıyormuş. Hukukçular, ölüyü dışarı atarak tabutu aramışlar. Hastaları yataklarından çıkarırlar, pansumanlarını sökerler.” (s.17) ifadede geçen İnoşin ismi bu işkenceye maruz kalan kişinin bir Rus olduğunu göstermesi aslında Bolşevik Komünistlerin önce Rus asıllı komünist olmayanları susturup geride kalanları da itiraz edemez şekilde gözdağı verilerek korkutarak baskıyla itaati sağladıktan sonra başka milletlerden olanlara bunlardan daha fazla işkence yapmışlardır diye düşündürmektedir.
“Emniyet makamlarının hakkını vermek gerekir. Konuşmacı sözlerinin, tiyatro oyunlarının ve kadın elbiselerinin aynı fabrika tezgahından çıkmışçasına tek düzenli görünmesine karşılık, tutuklamalar çeşit çeşittir. (…) mide ülserinden ameliyat olurken, sizi ameliyat masasından götürürler. (N.M Vorobyev, Eğitim Müfettişi 1936) kan içinde yarı ölü olarak hücreye bırakırlar.” (s.21) emniyet yapacağı tutuklamaları öyle planlamakta ki ameliyat masasından aşıkların buluşması anına, anne evlat buluşmasından cenaze defnine kadar her anı organize ederek ve planlayarak bizzat bir oyun gibi senaryosu yazılmış bir sahne gibi sahneye koyarak envaiçeşit tutuklama şeklini uygulayarak sanki bir tiyatro oyunu oynamaktadırlar. Bu arada tutuklayanlar da her yanınızda olanlardır. “Sizi, Allah rızası için geceyi evinizde geçirmek üzere misafir ettiğiniz berduş tutuklar; elektrik saatini kontrole gelen usta, sokakta size çarpan bisikletli, demiryolu biletçisi, taksi şoförü, tasarruf sandığı memuru ve sinemadaki memur- hepsi sisiz tutuklayabilir.” (s.21) Tutuklanma sahnelerinin çeşitliliği kadar tutuklayanlar da bu sahnelere uygun kişiler olarak düşünülmüş ve göze hoş gelmeyecek her görüntü kirliliğinden de sakınılmıştır!
1929-30 yıllarından Stalin zamanında “on beş milyon veya daha fazla köylü kapıldı. Tundra ve Taygaya götürüldüler.” (s.33) ve “Bu selin götürdüğünü, buzu eritmeyen topraklar emdi, eritti.” (s.33) ifadeleriyle Aleksander Soljenitsin Stalin zamanın 15 milyon köylünün Sibirya’ya sürgün edildiğini ve bu on beş milyon insanın Sibirya’da öldüğünü söylemektedir. Bu durum Rus vicdanını yaralamadığını, “Oysa, Stalin’in (ve bizim, sizin) en korkunç cinayetidir.” (s.33) diyerek de mesuliyetlerini zikretmektedir. Soljenitsin Rusya’da 1917 yılından sonra zülüm önce Rus halkının komünist devrime karşı çıkanlarına, daha sonra Tırım Tatarlarına, Kalmuğa, Çeçenlere ve diğer milletlerin avam takımlarına, sonra toplum aydın kesimine olmak üzere üç farklı katman olarak yapıldığını savunmaktadır (s.33). “İç savaştan önce bile, Rusya’nın sosyalizme hazır olmadığı görülür. Memleketin her yanı pislik dolu. Diktatörlüğün ilk saldırışı Kadetlere -Kadet Partililer-karşıydı.” (s.34)
Aleksander Soljenitsin zulme maruz kalanları sıralamaya devam etmektedir. “Bir de iç savaş zamanı, sayıları on binleri bulan rehineler var.” (s.37) ve “Hiç suçu olmayanlar, toplattırılırken adlar dahi kaydedilmeyenler, düşmanı veya ayaklananları korkutmak veya onlardan öç almak için yok edilenler.” (s.37) Her ne kadar işkence detayları vermiyorsa da olayları ve nerede ne zaman ne kadar insana zulmedildiğini ve çoğu kişinin akıbetlerinin ölüm olduğunu ifade etmektedir.
Aleksander Soljenitsin her ne kadar 1917 komünist devrimden sonra yapılanları anlatsa da kronolojik bir anlatım olmayıp, tarihler arasında gidip gelerek paragraf içinde anlattığını destekleyecek farklı yer ve zamanda olmuş olayları sıralamaktadır. Olayları ele alıp detaylı oluşunu anlatmaktan ziyade farklı yerlerdeki olayları bir arada aynı gerekçelerle izaha çalışılmakta, sanki genelleme yapmaya çalışmaktadır. Aleksander Soljenitsin kitap boyunca bir nevi yer gösterme yaparak olayı ihbar etmekte ancak olayın nasıl olduğu hususunu hiç bildirmemektedir.
“Vatandaş ilk ağızda tutuklananlar arasında olmayabilir. Gösterdiği tehlike derecesine göre 1922,1932, ve hatta 1937 yılına kadar hür hayatını sürdürebilirdi. Fakat elde listeler vardı, sıra sürüyordu, ve nihayet sıranın başına gelmek kaçınılmazdı. Tutuklarlardı onu veya kibarca bir soru sorarlardı: üye olarak … şu tarihten … bu tarihe kadar?” (s.41) Aleksander Soljenitsin’in bu ifadelerinde aslında tutuklanacak kişilerin sayısının çok olduğu ancak bu çokluk yüzünden tutuklama işleminin on beş yıl geciktiğinden bahsedilmektedir. Ayrıca erken tutuklamanın sebepleri arsında işlenen suçun tehlikesinin büyüklüğü etken olmaktadır. İlk önce ihtilal kendi evlatlarını harcıyor.
“Bu memlekette dinin kökü kazınmak, -ki 1920-1930 yıllarında GPU- NKVD’nin başlıca görevlerinden biri idi- ancak dinlerin bağlı Ortodoksların kitlece tutuklanmalarıyla olabilirdi. Cübbeleriyle eski Rus hayatını karartan rahip ve rahibelerin sıkı şekilde toplattırılmasına geçildi. Kilise personeli yargılanıp tutuklandı. Çember hep genişler. Ve işte bayağı kilise topluluğundan, yaşlılardan, özellikle imanları daha sağlam olan kadınlardan tutuklananlar çoğalıyordu. Bu kadınların yollarda ve kamplarda adı, bundan böyle rahibeye çıktı.” (s.43) Aleksander Soljenitsin’in bu ifadeleri toplumun aydın kesiminden sonra sıranın din adamları ve dindarları toplamaya, tutuklamaya geldiğini göstermektedir. Ancak tutuklamalar “gerçek sebebi olarak din ve inanç gösterilmiyordu, resmi sebep -çocukların bu hava içinde yetiştirilmesi, inançların yüksek sesle belirtilmesiydi” (s.43) Rus şair Tanâ Hodkeviç bu hususu “Serbesttir, derler, inanana dua, / Ancak, Allah’tan başkasına, duyurma.” (s.43) mısralarıyla dillendirmiş, ancak on yıla mahkûm edilmiştir.
1920 yılı başlarında milli akımlar görülmeye başlamıştır. Türkleri içinde de Azerbaycan’da Eşitlik Partisi, Türkmen Basmacılar bunlar arsındaydı. “Basmacılar, Orta Asya’da Sovyet hükümetinin kurulmasına karşı direniyorlardı.” (s.44)
Aydınlar, karşıt partililer, din adamları her meslekten insanların toplanması, tutuklanması bitmeden “Moskova’da mahallerin planlı taraması başlıyor. Her yerden bir kimsenin götürülmesi şart.” (s.47) öyle ki artık Lubyânka ve Bıtırki hapishanelerinin yollarında kuyruk olmuş tutuklananları taşıyan özel otomobillerin, üstü kapalı kamyonların, faytonların sıraları görülür. “Kapılar tıkanma, bahçelerinde birikme, tutuklananları vasıtadan indirmek ve kayıtlarını yapmak için zaman zaman yetmiyor.” (s.47) Müzik dinlemenin cezası 5-10 yıl fakat suçunu kabullenmeyen liderleri İvan Nikoloyeviç Warenzof arkadaşları kurşuna dizilir (s.47).
Seksot denilen içinde bulunulan grupları devlet adına izlemek ve yaptıklarından devleti haberdar etmek işi, bir nevi ajanlık, başlarda reddedilen, izlenmesi istenilenlere haber verilen bir iş iken işkenceler ve ölüm cezaları dolayısıyla bir müddet sonra gönüllü yapılan bir iş olmuş, bu işi yapanlar da kendilerini “ben yapmasam başkası yapacak” diyerek avutmaya başlamıştır (s.50).
1920 yılında Noel gecesinde dine karşı açılan savaş dolayısıyla komünizmden yana olan Soçi ve Hostoy arasında bulunan kommün’ün hemen hemen tüm üyeleri tutuklanmıştır. Bu kommün’ün her şeyleri komünist ilkelere organize edilmişti; üretim de, dağıtım da. Ancak tutuklanmalarındaki sebep “dini konularda çok aydın, çok okumuş kimselerdi. Felsefelerinin ana ilkesi tanrı tanımazlığa dayanmazdı. Baptizm, tolstoizm ve yegavaizmin karışımı idi. Şu hâlde bu yönden kurulmuş kommün suçlu idi ve halkı mutlu kılamazdı.” (s.54) onların tutuklanmasını engelleyemedi.
Ülkede devletin daha doğrusu komünist Stalin’in veya kendisinden sonra gelenlerin zulmüne uğramamış meslek veya insan grubu yok gibi herkes devlete rejime düşman görülür. Ülkede yaşaya ve adı insan olan türün istisnasız her üyesinin üzerinden denenmemiş işkence kalmamıştır. Aleksander Soljenitsin olayları o kadar peş peşe sıralamaktadır ki sanki hiç yorum yapmıyor, bir nefeste aktarmaya çalışıyor bütün meseleyi. Rejimin ve dolayısıyla yöneticilerin kavgalı olmadığı Rus vatandaşı yoktu, Slav olsun başka ırklardan olsun bütün halk ile kavga halindeydiler. Suçlanan insanları toplamak, tutuklamak, gözlemek istihbarat elde etmek, çalışanları çalıştırmak, ürünleri hesap edip devlet adına almak kısaca günlük hayatın her aşamasını devlet adına kontrol edecek o kadar polis, istihbarat ve ekonomik anlamda teşkilatlar kurulmuş ki bazen cezalandırılanlar bu teşkilatların çalışanları durumundadır.
Aleksander Soljenitsin halkın tutuklanıp cezalandırılması hususunu akıntı, sel olarak ifade etmekte ve kelimelerin manasında mündemiç “kontrolsüzlük, insan inisiyatifinden çıkma hali” ile SSCB’nin yapmış olduğu zulümlerin büyüklüğünü, yöneticilerin kontrol edemediği işkenceleri anlatmaya çalışmaktadır.
Aleksander Soljenitsin Volga kanalı inşaatında çalışan işçilerin yerlerinden ve yurtlarından edilen çalışma kamplarına sürgün gönderilen Türkler olduğunu “Volga kanalı inşaatında gazeteler dört dilde çıkardı: Tatarca, Türkçe, Özbekçe ve Kazakça. Demek okuyucusu vardı.” (s.60) ifadeleriyle ortaya koymaktadırlar.
Devlete karşı İşlenen Suçlar muvacehesinde ceza kanununun 58. Maddesine göre “Yönetimi güçsüzlendirmeyi amaçlayan her eylem anti devrimci sayılırdı.” Ve Ceza kanunun 6. Maddesi devlete karşı faaliyetleri değil, faaliyetsizliği de aynı şekilde suç kabul ediyordu (s.62). Yani eylemsizlik de devlete karşı işlenmiş bir suç olarak görülmektedir. Devlet istediği açıdan bakarak sizi isterse tutuklayabilir. Her halde devlete istihbarat toplamayanları da bu kanun kapsamına sokmuşlardır. Çünkü devletin istediği bir işi yapmamışalardır. Ancak bir zaman sonra gönüllü istihbarat toplayanları da cezalandırdıklarını görüyoruz. Esir düşen askerler esir düşerek ülkenin askeri gücünü zayıflatmış olmaktan “Stalin’in kanununa göre, yurda dönenlerin tümü kurşuna dizilecekti.” (s.62)
Komünistler dünyanın başka ülkelerinde karşıt fikirli insanları hangi fikirden olursa olsun Faşistlikle suçlarlar, suçlamalarının sebebi de Hitlerin Yahudilere uyguladığı gaz odaları, ya da fırınlarda yakma işkencesidir. Tatbikî Hitler de işkencecidir ve dünyada anılan birkaç işkencecinin başında gelmektedir. Hâlbuki henüz kitabın başı sayılacak 64. Sayfaya kadar Aleksander Soljenitsin’in anlattıklarına bakacak olursak 1917 Bolşevik devriminden sonra Rusya’da yaşanmış zulme bakacak olursak hem 1917-1956 yılları arsında olması dolayısıyla çok uzun bir işkence dönemidir hem de işkenceye maruz kalan halk açısında hiçbir sınıf kalmamak şartıyla işkenceye maruz kalmış olması dolayısıyla hem en uzun hem de en geniş halk kitlesine işkence yapılan dönem olarak Komünist dönemi sayabilir ki buna dünyanın başka yerlerindeki komünistlerin yaptıkları dahil değildir.
Ceza Kanunun 58. Maddenin on ikinci bendi “ihbar etmeme” suçunu işleyenlere verilecek cezayı kapsıyor. İhbar etmemek suçunu üst sınır yoktur. “Bu ben kendi kendisine o kadar geniş ki, anlamının genişletilmesine gerek yoktur. “Biliyordu ve Haber vermedi” kendi yapmış gibidir.” (s.67) Devlet halkı bir nevi ispiyonculuğa zorlamaktadır.
Stalin’in adı geçince aya kalkarak başlayan ve on dakikadan fazla süren ve kimsenin ilk duran olmak istemediği alkışlamayı durdurucu hareketi yapmak ilk olarak alkışı durdurmak (s.69-70) suç olduğu gibi cezanın en enteresan olanı da “O yılların kuralı ‘ısmarlama sayı kuralı’ idi. Her kent, her bölge, her askeri birliğe yakalanacakların sayısı bildirilirdi. Üst tarafı görevlilerin becerikliliğine bağlıydı.” (s.71) Tutuklananlar suç işleyenler değil daha çok istenilen sayıyı tamamlamak içindir. Suç işleyenler arasında ismi geçenler tutuklanmaz, sadece kim olursa olsun tutuklayan memura o anda görünelerdir.
“Almanlara karşı bir yeraltı örgütünde çalışma sanılmasın ki [toplama kamplarına, ceza evlerine götürülmekten] sele götürülmekten kurtarıyordu kişi.” (s.80) Almanlara karşı yeraltından çalışan bu grup bir genci “polis teşkilatına yerleştirmeyi başarmış” (s.80) ancak Almanların arasına sızdırılmış ajanları kamplara götürmemek olmazdı çünkü Almanlar bunların aralarına sızmış olduğundan şüphelenmiş olabilir, “düşman havadan bir şeyler kapmış olacaktı.” (s.80) gerekçesi veya korkusuyla onları da cezalandırmışlardır. Kodenga grubu (s.81) bu şekilde cezalandırılırken “1943’te Kalmuklar, Çeçenbler, İnguşlar ve Kabartaylar’ın 1944’te Kırım Tatarlarının selleri katıldı.” (s.81)
Aleksader Soljenitsin ülkedeki bütün tutuklamaların, kaplara götürülmelerin, infaz edilmelerin gerekçeli suçunun hafif suçlar olduğunu “1918’deen başlayarak 1953’e kadar siyasi karakterde olmayan hafif ve ağır suç işleyenlerin sellerini zikretmek mümkündür.” (s.83) ifadesiyle ortaya koymaktadır. Bir ülkenin siyasi olamayan suçlar ile bu kadar insanı suçlunun yanında ailesini hatta milletini cezalandırmak hangi adalet ve hukukla bağdaşır.
Ukaz denilen bir cezalandırma yöntemi ile bir makara çalan, bir salatalık alan herkes cezalandırılmış suça “bir makara ip” şeklinde değil de “iki yüz metre dikiş malzemesi” (s.85, * dipnot) yazarak suçun büyüklüğü gösterilmiş oluyordu. Çocuklar intikam alır (s.86) diye kadınlar kocalarını ihbar etmedi (s.87) diye tutuklanır 10’ar yıla mahkûm edilirlerdi.
Aleksader Soljenitsin Rusya’da 1917 – 1956 yılları arsında yapılmış işkence türlerini detay vermeden “40 yıl sonra Rusya’da sorgunun işkenceyle birleşeceğini, kafatasının demir halka ile sıkılacağını, insanın asid banyosuna batırılacağını, çırılçıplak soyulup kımıldamaz hale getirilerek tahta kurusu ve karıncalara teslim edileceğini, gaz ocağında tav haline getirilen harbi’nin makata sokulacağını, hayaların çizmeyle ağır ağır ezileceğini ve kanlı et haline getirilinceye kadar dövüleceğini” (s.89) şeklinde sırlamaktadır. Bu işkence türlerini okurken insanın tüyleri diken diken olmaktadır. Asid banyosu ne demek; insanın etlerinin hatta kemiklerini eriyip yok olması demektir ki canlı bir insanın kendisinin eridiğini düşünmesi bile ayrı bir işkencedir. Kızdırılmış akkor haldeki harbi’nin makattan sokulması ise ayrı bir caniliktir.
Hapis yatan mahkumların kaldığı kamaraya (hücreye) soğuk ya da pis kokulu hava vermek, havasız, sımsıkı kamara aşırı derecede ısıtılır kamarada kalan mahkûmun mesamatından (deri gözeneklerinden) kan gelirdi.
Sorgu yargıçları işkence olarak “işe hafiften başlamayı, eziyet artırınca da, vücudda iz bırakanlardan kaçınmayı benimsemişlerdi. (çıkmış göz, koparılmış kulak, belkemiği kırılması gibilerden ve hatta tüm vücudun çürük içinde kalmasından” (s.97) sakınıyorlar, “Tutuklunun vücudunda iz bırakmadan irade kuvvetini yitiren ve ona kişiliğini kaybettiren usullerden” (s.97) kullanılmasını istiyorlardı. Aleksander Soljenitsin psikolojik işkence türlerini; manevi kişiliği parçalama, Kandırma, korkutma, kaba sövme, Psikolojik karşıtlığın darbesi (bir müddet iyi bir müddet kötü davranmak), aşağılatama, şaşkınlık yaratma, vaad, yalan, hısım sevgisi üzerine kurulan oyun, ses oyunu, gıdıklama, deriye basarak sigara söndürme, hücrenin kuvvetli ışıklandırılması, defalarca sorguya götürülme sorgulama yapılmadan götürülme, bir kutuya koyma, bir iskemlede saatlerce oturtma, tümen çukuruna koyma, diz üzerinde durmak, ayakta tutmak, su vermemek, uykusuz bırakmak, sorgu yargıçlarını sürekli değiştirerek sorguya kesintisiz devam etmek, tahtakurulu (boks) kutulara koyma, hücre cezası, açlık, soğuk, sıcak, buzlu su dolu hücre, duvar içinde sıkıştırılmış el kol ayak dörde katlanmış oynatılamaz hücre de başına 24 saat soğu su damlatmak, dişleri dökmek, gece sorgusu, iz bırakmayan dayak, tırnak sıkma, deli gömleği, gem takma, bel kemiği kırması (s.97-108) şeklinde sıralamaktadır.
Aleksander Soljenitsin hapishanelerdeki tutuklu sayısının da işkenceye dönüştüğünü alattığına göre “Tutuklulara tutuklular tarafından işkence edilirdi! Koğuştaki kalabalık öyle bir orandaydı ki, adamlar basacak yer bulamıyorlardı, hareket edemiyorlardı, birbirlerinin ayakları üzerinde otururlardı, birbirlerinin üzerinde gezinirlerdi. Meszela Kişinev hapishanesinde 1945 yılında soruşturması yapılan tutuklunun tek kişilik hücresinde on sekiz kişi” (s.114) bulunurdu. Aleksander Soljenitsin bu örnekleri devam ettirerek; 1937’de Lugansk’da bir kişilik hücreye 15 kişi, 1938’de Butırki hapishanesinde 25 kişilik koğuşa 140 kişi, köpek kulübesinde üç kişi çıplak ten ile penceresiz havalandırması ortamda sıcaklık 40-50 dereceyi (s.114) bulacak şekilde kaldığını söylemektedir.
Aleksander Soljenitsin’in “Gulag’ın giriş kapısı olan et kıyma makinesinden geçmeyenler için” (s.121) ifadesinden 1917’den sonra işkence çeşidi olarak Sovyetler Birliğinde kıyma makinalarının kullanıldığını, “ezilmek, parçalanmak ve sonradan yakılmak” (s.124) ifadelerinden her ne kadar insanların yakıldığı gibi bir mana çıksa da aslında burada kamplarda tutulan kayıtların yakılmasıyla insanların hayatlarının bir dönemine ait bilgilerin yok edilmesinden bahsetmektedir.
Suçsuz da olsa cezalandırılacakların cezalandırıldığını 1944 yılında sorgu yargıcı Mirerenko, Cidin kamplarında kurbanlık Babiç’e “Soruşturma ve yargılama formalitedir, akıbetinizi değiştirmez onlar. Akıbettiniz önceden tayin edilmiş bulunuyor. Eğer suçsuz iseniz bile, kurşuna dizilmeniz gerekiyorsa, dizileceksiniz. Eğer temize çıkmanız gerekse istediğiniz kadar suçlu olun yine bırakırlar.” (s.131-132) diyerek yargılama adına her şeyin formalite, suçların da düzmeceden ibaret olduğunu ifade etmiştir. Suçlu sayılacak “Adam bulunsun dava yaratılır” (s.132) ifadesi bir atasözü gibi aralarında şakalaşmanın tebarüz ettirdiği bir ifade olması bile aslında bir yerde toplama yapılacaksa sayı verilip suçluların ismi verilmeden önüne gelenin toplandığı bir sistemin gerçekliğini ifade etmektedir.
Aleksander Soljenitsin Sovyetler Birliğinde insanlara uydurma, savcı ve hakimlerin düzmece suç isnat ederek mahkûm edilenlerin sayısını artırmaya katıldığını, çünkü “sayılar onlar için -rahat hayat, ek ücret, ikramiyem, görevde yükselme anlamına gelirdi- örgütün genişlemesini ve refahın artmasını sağlardı. Yüksek sayılara erişilmesi halinde tembelliğe de, gece gezmelerine de imkan bulunurdu, … işteki titizliği de artırmak mümkündü. Sayıların düşmesi halinde, kovulmak da vardı, refahı sağlayan kapıdan olmak da vardı ve bu normaldi, çünkü Stalin rastgele bölge, kent ve askeri birlikte kendisinin düşmanı bulunmadığına inanmayacaktı ki!” (s.132)
Sovyetler Birliğinde mavi şeritliler veya mavi şapkalılar olarak isimlendirilmiş bir grup devlet görevlisi istediği kadın alır, istediği şeye sahip olur kimse buna sahip çıkamaz, çıkanlar da kendisini düzmece bir suç ile cezalandırılmış olarak bulurdu. “beğendiği eşyayı sahip çıkmaktan onu alıkoyacak hangi ilke karşısında dikilecekti?” (s.138)
İşkence türlerinden “kurşuna dizmelerle, vücutları kılıçla kazımalarıyla, bacak kemiklerini kırmakla, başların terazi dirhemleri altında ezilmeleriyle ve yakmalarla” (s.140) meşhur olmuş Harkovlu Marangoz KVKD üyesi bayan Kohanskiye âşık olan yüzbaşı Sayenko onunla evlenmiş, KVJD’cilerin top ağzına geldiğini gören yüzbaşı Sayenko bir dakika beklemeden sevgili eşini hapsettirmiş, eşlini hapsettirerek yalnız başını kurtarmakla kalmamış ilerlemiş ve Tomsk NKVD’nin başı olmuş. Enteresan olan Sovyetler Birliği sisteminde işkence yapanlar da gözden düşmekte, sonunda kendileri de cezalandırılmakta ve eşler akrabalar kendilerini kurtarmak pahasına birbirlerini ispiyonlayarak terfi edebilmektedirler.
Suç işlememenin en basit en kolay yolunun “Suçun, suçu işleyenin gözünde bile, iğrenç hale gelme noktası” (s.157) suçun iğrençliğini de eğitimle ve yüksek kültürlü, diğergam halkla sağlamak mümkündür.
Sovyetler Birliğinin siyasi felsefesine ve siyasi kadrolarının ayağına uyan kişilerin aşırı zenginleşmesi ve bu zenginliği zevk ü sefa için hesapsızca harcamasının hikayesini, anlatır Aleksader Soljenitsın “Kadınları [bu zenginlere, Z-v’ye] çeken başka konulardı. Yemek yemek, ısınmak ve eğlenmek istiyorlardı. Elinden büyük paralar geçerdi, masraf için kullandığı cep çantası, fıçı şişkinliğinde, on rublelikler bir kopek [rublenin 1/100 değerindeki alt para birimi, kopekya], bin ruble- bir ruble yerine geçermiş. Z-v paraya acımaz, saymaz, tutmazmış. Elinden geçirdiği kadınların sayısını, bakirelerin hesabını ayrı tutarak, ve onu spordan sayarak, iyi biliyordu. Bize koğuşta anlattığına göre, iki yüz doksan ve kaçındayken, tutuklanmış, ne yazık ki, üç yüzü bulamamış. Savaş devam ediyordu, kadınlar yalnız kadınlar, kendinde ise, para ve otorite yanında, Rasputine yaraşık erkeklik gücü varken, neden inanmayalım?” (s.178) Para ve otorite ekonomisi iyi olan insanı insanlıktan çıkaran, açlık ve fakirlik de ekonomisi kötü olan insanı insanlıktan çıkaran, ahlak bırakmayan etkenler.
Lubyânka Cezaevinde duvarlara mahkumları dinlemek için mikrofonlar yerleştirildiği gibi her koğuşta “kuluçka” (s.182) olarak adlandırılan ve koğuşta konuşulanları dinleyerek cezaevi müdürüne ileten ajanlar, ispiyoncu mahkumlar da bulunuyor. Böylelikle cezaevi yönetimi nerede ne konuşulmuş haberdar oluyor ve konuşanları işkenceye tabi tutuyor.
“Cezaevi doktoru- sorgu yargıcı [, işkencecinin] ve celladın en kıymetli yardımcısı. Dayaktan sonra kendine gelen ve yerde yatan tutuklu, doktorun ‘Nabız normal, devam edilebilir’ dediğini, duyuyor. Soğuk hücrede beş gün kalan, yarı donuk vücuda bakan doktor ‘Devamı mümkün’ der. Dayak altında ölen için rapor hazır; “Karaciğer sirozu veya kalp enfarktüsünden öldü,” der. Koşuşta can çekişen hastayı çağırılar -hiç de acele etmez. Doktorun başka türlüsü ise, cezaevimizde barınamaz.” (s.182) Hipokrat yemini etmiş bir doktorun, insan haklarına ve kanunlara aykırı uygulamalara sessiz kalması mesleğine saygısının olmadığını ve işkence yapanların oluşturduğu sistem dişlisinin bir dişi olduğunu göstermektedir. Meslek erbapları meslek etiğine uygun çalışsalar işkence yapacaklar hiçbir zaman işkenceye cesaret edemezler.
En enteresan olanı kütüphane memuru kadın tutukluları kitap okumaktan vazgeçirecek fizik yapıda da olsa ve cezaevinde yapılan bütün diğer işkencelere rağmen tutukluların kitap okumaya çalışmalarıdır. “Nihayet kitaplar geldi ve bundan sonraki on günün programı belli oldu: daha fazla okumaya mı vereceğiz kendimiz, veya kitapların kalitesizliği karşısında, konuşmalara mı? Koğuşlarda adam başına bir kitap hesabıyla hareket ederler, ekmek dağıtıcısının hesabı, kütüphane memurununki değil. Bir kişiye bir kitap, altı kişiye altı kitap. Kalabalık koğuşlar kazançlıdır.” (s.187) Lubyanka cezaevi kütüphanesi özel kütüphanelerden toplanmış, kütüphane sahiplerinin çoktan ölmüş olduğu ancak bazı yasak yayınların da bulunduğu ancak cezaevi yöneticilerinin devlet eliyle tutuklulara yasak yayın okuttuğunun farkında olmayacak kadar da ilgisiz ve cahil olduğu bir kütüphanedir (s.187).
Lubyanka cezaevine yeni gelen bir tutukluya sorulan sorular bu cezaevinde her milletten insan bulunduğunu göstermektedir. “Rusça sorduk-cevap yok, Suzi Almanca sordu -cevap yok, Fastenko İngilizce ve Fransızca sordu -cevap yok” (s.188)
Aleksader Soljenitsın Almanların işgal ettikleri yerlerden toplayarak Almanya’ya işçi olarak götürülen Ost’ların (s.204) ve Almanlara esir düşmüş ve daha sonra Rusya’ya dönmeyi başarabilmiş sayıları milyonları aşan askerlerini hain saydığını ve Stalin’in savaş ve savunma stratejisinin yanlışlıklarını bilenler olarak bunların kamplarda ölüme terk edilmiş olduklarını (s.206) ifade etmektedir.
Aleksader Soljenitsın kamptaki Lebedev adlı yaşlı maden mühendisi ve profesörün ağzından Stalin’e hakaret sayılacak sözleri “Stalin’in itliğinin Müthiş İvan’ınkinden geri kalmadı.” (s.207) ifadesinde olduğu gibi yazmaya başlıyor. Ancak “Müthiş İvan” olarak çevrilen “Müthiş” müspet, başarılı, iyi yöndeki bir özelliği belirtmek için kullanılacak bir kelimedir. “İvan” ismi ile ilgili Türkçede yaygın kullanılan sıfat kelimesinin Türkçedeki karşılığı “Korkunç” tur. Yıllardır yapıldığı gibi Türkçedeki doğru tercüme “Korkunç İvan”dır. Her ne kadar tarihte Moskova Knezliğini lağvedip Rus çarlığını kurması dolayısıyla Ruslar için “Müthiş” olarak vasıflandırılabilecek (IV. İvan) İvan Vasiliyeviç, Rus işgaline uğrayan ve sürgünlerde can veren milletler için İvan “korkunç”tur. Wikipedia aramasında da “Korkunç İvan” olarak çıkmaktadır.
“Stalin deliliğinin başlıca alameti her yerde casusu görmekti. Sanırdı ki, tüm memleket casus dolu” (s.212) Stalin’in casus paranoyası bütün halkı kapsayacak şekilde geniştir. Hatta Doğu Sovyetlerde yaşayan Çinliler casus sayılarak Kuzeydeki kampalar toplanmışlar ve orada ölüme terk edilmişilerdir. “Antisovyetik propaganda” (s.214) tutuklananların genel suçlanma gerekçesiydi.
Aleksader Soljenitsın aynı millete mensup ancak farklı devletler için çarpışan askerlerin düştüğü trajikomik durumu “Trusk’ın güneyindeki, ele geçmeyen Dnepr çarpışma sahasını onlar [Alman üniforması giymiş Rus askerler] savunurlardı. Birkaç yüz metre için 1943 Aralığında iki hafta sürecek amansız çarpışmalar devam ederdi. Hava da aman vermiyordu, her taraf buz ve kar içinde. Hem onlar hem bizler, şapka ve kaputu gizleyen maskeleme gömlekleriyle savaşırdık. Bana anlattıklarına göre, savaşın kızgınlığı içinde iki asker ormanda [siper alarak] ağaçtan ağaca koşarlarken yan yana gelmişler, birlikte sağa sola, düşmana doğru ateşe başlamışlar. İkisinin elinde Sovyet otomatikleri, ikisi de Rus. Cephaneleri bölüşmüşler, [Rusça konuşarak] birbirini teşvik etmişler. Derken şiddetli dondan silahları çalışmaz duruma gelince, sigara yakalım demişler. Maskeleme gömlekleri açılınca, ne görsünler: birinin şapkasında yıldız, öbürünkinde kartal. Kapışmak için ayağa fırlamışlar, silah ateş almıyor. O zaman otomatik silahı çomak yerine kullanarak birbirinin üzerine saldırmışlar. Burada konuşan ne siyaset ve ne da ana vatan sorunu, mağara insanının itimatsızlığı: Ben onu haklamazsam, o beni haklar mantığı” ifadeleriyle anlatmakta ve savaşın insanları düşürdüğü acınacak durumu gözler önüne sermektedir. Tıpkı Çanakkale savaşında İngilizlerin Müslüman Türkler ile savaşmayacak Hindistan Müslümanlarından devşirdiği askerlere Türklerin Müslüman olmadığı propagandası yapıp getirdiği askerlerin ezan sesi duyunca geçirmiş oldukları şok ile zamanla cephede karşılıklı insancıl hareketlerin görülmesi de bu olaydaki gibi bir durumdur. Almanların Ruslara karşı kurduğu Ruslardan oluşan birliklere Vlasov tümenleri denmektedir. Aleksader Soljenitsın “Yaşları yirmi ile otuz arasında olan birkaç yüz bin gencin silaha sarılarak, vatanlarının en büyük düşmanıyla birleşerek, kendi vatanlarına savaş açtığı ne vakit görülmüştür acaba?” (s.225) diyerek Almanlarla birleşerek Vlasovcu Tümenler olarak Ruslara karşı savaşmalarının sebeplerini “Kimin suçu daha büyük bu genlerin mi? Öz vatanın mı?” (s.225) sorguluyor ve kendi cevabını da eski bir Rus atasözünü “Tok at ot aramaz” (s.225) söyleyerek veriyor. Almanlar ile iş birliği yapan Vlasovcuların bu durma devlet ve devlet yöneticileri tarafından itildiğini ifadeye çalışıyor.
Yaşlılara, çocuklu kadınlara ve çocuklara af çıkmış ancak akabinde aftan yararlanacakları da uygulamada yararlandırmayarak ayrı bir ceza uygularken, 7 Temmuz 1945 tarihinde Aleksader Soljenitsın’e aftan yararlandığını söylemek için çağrıldığını sandığı anda “anti-sovyet propaganda ve anti- Sovyet örgüt kurmaya teşebbüsü için 8 (sekiz) yıl ıslahhane ve çalışma kampı” (s.238) cezası verilmiştir. Suçsuz yere aylarca yıllarca tutuklu kalmak ayrı bir ceza, sürgün ve çalışma kampları, işkenceler farklı bir caza olarak uygulanırken af çıkarıp insanlar af tebliği beklerken sekiz yıl ceza aldığını söylemek de ayrı bir psikolojik cezadır. Sanki aftan yaralanma tebliğini sunmak üzere gidiyorlarmış gibi hamam götürülüp yıkanmalarını sağlamak, sonra aldıkları cezaları yüzlerine karşı okuyarak daha ne kadar çalışma ve toplam kamplarında kalacaklarını tebliği ettikten sonra da hamam götürüp yıkanmalarına daha doğrusu gevşemelerine imkân sunmak da ayrı bir alicenaplılıktı(!) Rus yönetimi için.!
“OSO’nın üç organa dayandığını biliriz: TSK (Komünist Parti Genel Merkez Heyeti), MVD ve savcılığa. Üçü de orada temsilci bulundururlardı.” (s.241) OSO (NVD’nin özel komitesi) mahkeme önüne çıkarılmadan sürgün cezalarını uygulayan ve ülkede mahkemeden kurtulacaklara kurtulma fırsatı tanımayan bir örgüt. TROYKA üçlü koşum demek olup OSO’nun alt birimleridir her zaman görevdedirler. Rusya’da devlet her güvenlik ve istihbarat alanında çok sayıda örgüt kurarak halkı kontrol altında tutmaya çalışmıştır.
Aleksader Soljenitsın’in buraya kadar anlattıklarından anlaşılan Sovyetler Birliği zamanında rejimi halka karşı bir savunma olarak görülen ancak cezalandırmaktan da öte bir uygulama olan milyonlarca insanın konulduğu cezaevlerindeki, toplama kampları ve çalışma kamplarındaki tutuklular ceza sisteminin adil bir yargılaması sonucu cezalandırılanlar değil ülkedeki işçi açığını kapatmak için suçlu suçsuz bakmadan insanların toplandığı işçi temin sistemi gibi görünüyor. Hiç para ödemeden taş ocaklarından, kanallarda, yollarda, çiftliklerde vs. işçi olarak çalıştırılan insanlar sigorta ve sosyal güvence de istemiyorlardı. Ülkede bir adalet sistemi olmadığı gibi bir sosyal güvenlik sisteminin de olmadığı anlamına geliyordu. Ekonomik sistemlerini adeta köle işçi statüsüne göre kurmuşlardır. Önce kendi vatandaşını köle durumuna getirecek, evinden yurdunbda1n edeceksin sonra da zor koşullarda karnı tokluğuna çalıştıracaksın, tabi ne kadar karnını doyururlarsa. Biz buraya kadar yazılanlardan bu kanaate varmışken Aleksader Soljenitsın 246. Sayfadaki (**) dipnotta “1924 yılında memleketteki işsizliğin artmasına bağlı olarak, adi suçlulara verilen zorunlu çalışma cezaları azaltılmış, buna karşılık kısa süreli hapis cezaları çoğaltılmıştı” (s.246) ve “üç beş yıllık plan için işçi sağlanması” (s.248) şeklindeki ifadelerden de anlaşıldığı gibi bir işsizlikle mücadele mahiyetinde uygulamalardan bahsetmektedir.
Adalet o kadar yokmuş ki Vladimir Dal’ın ifadesine göre ıslahat devresine girmeden önce Rusya’nın yargıçları öven tek bir ata sözü yokmuş (s.245). Mahkemeler o kadar adilmiş ki; “Siyasi yargılamanın memleketimizdeki bir özelliği de belirginliğidir, başka bir deyişle, kararın önceden bilinmesi. (…) örneğin makinada yazılmış hazır kararlar da bulunur. El yazısıyla içine adını yazarlar.” (s.246) bazen kişinin suçunun cezası mahkeme edilmeden bilinirmiş. Hatta suçlar için yazılı mahkeme karaları varmış, suçlanacak kişinin ismi metin arasındaki boşluğa yazılarak suçu kesinleşirmiş (s.246)
Alaksander Soljenitsin’in yazdığı “Gulag Takım Adaları” adlı bu kitapta sanki Sovyetler Birliğinde cezalandırılan halk ve devlet memuru sınıflarının hangilerinin cezalandırıldığını gösteren bir
Liste mahiyetinde, cezalandırılan halk ve memur sınıfları peş peşe örnek olaylarla ele alınmasının yanında yapılan işkenceler ve cezalar da çalışma kamplarında taş işçiliğinden öldürülmeye, psikolojik işkenceden, şiddet ve vücuda verilen fiziki zararlara kadar türler olarak bahsedilen bütün dünya için geniş bir sınıfların cezalandırılması ve işkence metotları el kitabı hali arz etmektedir. Biz ülkücülerin çoğu 12 Eylül darbesinden sonra bu psikolojik ve şiddet içerikli işkencelerin bazılarını yaşamış yaşamayanlar da anlatılan ve yazılanlardan zaten aşina olduğu çeşitliliğe rağmen benim bu kitap da okuduklarım daha ne kadar insanlık dışı işkence uygulaması varmış dememe sebep olmuştur. Ayrıca kitap bir sistemi ele almaktadır. Tutuklamadan sorgulamaya, mahkeme safhasından infaza kadar her sayfa bölüm bölüm ele almaktadır. İnfaz kurşuna dizilerek ölüm cezasıysa mesel öldürülerek sona erer, ancak toplama ve çalışma kamplarıysa buralardaki şartlar, işkenceler, direnmeler hepsi sistemin farklı bir evresini oluşturur.
Bu kadar farklı ve geniş halk kitlesi yargılanır da içeride hiçbir suiistimal olmaz mı? İşte Alaksander Soljenitsin Sovyetler Birliği adalet sistemin de kokuştuğunu “Gariptir ama, o korkunç yıllarda, eski Rusya’nın ezeli, Sovyet Birliğinin ebedi derdi -rüşvet alma huyu, eski tatlılıkla, devam ediyor. Hatta ve özellikle armağanlar adli müesseselerinin yolunu tutardı. Korkarak ilave ediyoruz-ÇEKA yolunu. Kırmızı kapaklı, yaldız başlıklı tarih ciltleri susmasını bilir ama, yaşlı görgü tanıklarının anlattıklarına göre, Stalin zamanında farklı olarak, devrimi izleyen yıllarda tutuklananların alın yazısı, verilen rüşvetten etkilenebiliyordu. Rüşvet açıkça alınır, karşılığında dürüstçe adam bırakılırdı.” (s.264) Rusya ya da Sovyetler Birliği fark etmez rüşvet almak ve rüşvet vermek ezelden ebede Slav ırkı Rusların karakteristik özelliğidir.
Nehir Söyleşi diyerek akla gelen her şeyi anlatan yazılar gibi Alaksander Soljenitsin “Gulag Takım Adaları” adlı bu kitabında akla gelen bütün olayları sıralamakta, kısa kısa da olsa bilgiler vermekte, ver4ediği bilgilerin tarihe geçmesi için kayıt oluşturmaktadır.
Ülkede uygulanan komünist ekonomi politikaları ve ı. ve II. Dünya savaşları ile iç savaş sırasında üretici kişilerin askere alınması dolayısıyla üretim yapılamadığı için Rusya’da açık baş göstermiştir. “Beklendiği gibi, iç savaşın sonucu olarak, Volga kıyıları boyunca görülmemiş bir açlık başgösterdi. (…) Açlığa gelince yamyamlık olaylarının görülmesi derecesindeydi. Ana babaların çocuklarını yediği olurmuş.” (s.289) Alaksander Soljenitsin’e göre bu şiddetli açlığı sebebi “Herkes silah sarıldığından üretimle uğraşacak kimselerin kalmadığından ve köylünün ürünün bir kısmının dahi kendisine verileceğinden ümitli olmadığındandır.” (s.289) açlığın şiddeti o kadar büyüktü ki kilesinin varlıklarına el konulmuştur. Devlet yönetimi ile kilise yönetimin arasında bu varlıkların nasıl alınacağı kon usu tartışma konusu olmuş, Kilise yönetimi bağışı kabul etmiş ancak el konulmaya karşı çıkmıştır. Kilesinin bu karşı çıkışı zamanla halkın da kiliseye olan bakışını değiştiriyor ve karşı karşıya getiriyor. “Kilise temsilcilerine de: ‘Fedakarlığınız sizin olsun! Sizlerle pazarlığa oturmayacağız! Her şey hükümete ait! Gerekeni elinizden alacak’ dendi.” (s.292) Kilisenin altın süs eşyaları eritilerek külçe altına dönüştürülmüştü.
Sovyet anayasasını yazan Buharin “Kirovun öldürtülmesinden sonra onları ilk defa yargıçlar önüne çıkardıkları vakit, Buharin yakınlarına: ‘Kim bilir, belki bir şeyler de olmuş, bu insanlardan beklenir.’ demiş. (O yılları yaşayanların klasik formülü: ‘bir şeyler olmuş olacak, boş yere yakalamazlar bizde’ deniyordu” (s.347) bu ifadeler şunu ortaya koyuyor. Birincisi bir kişi suçsuz yere yargılanırken insanlar adeta “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dercesine hiç itiraz etmemişler, ikincisi de suçlanan bu insanlar suçlandıkları işlerden kurtulurum düşüncesiyle başkalarını ispiyonlayarak sözde itirafçı olup kendilerine sahip çıkmayanlarında suçlu duruma düşmesine sebep olmaktadırlar.
Stalin döneminde en makbul adamların suçlu duruma düşmesinin anlık bir mesele olduğu bunun içim emir gelemese de iftira ve dedikodunun sonucunda insanların tutuklanarak çalışma veya toplama kamplarına götürülmesi an meselesiydi. Tutuklanma kararı çıktıktan sonra kendinin suçsuzluğunu ispat etmek, kendini savunmak mümkün değil, hele dışarıdan başkasının seni savunması hiç mümkün değil, savunacak kişinin de suçlanmasına sebep olacağı için tutuklananlar yapayalnız kalır.
Rus tarihinde İmparatoriçe Elizabeth zamanında yarım asır idam cezası var olmasına rağmen uygulanmamıştır (s.363). “1905 yılına kadar ölüm cezası Rusya’da (istisna,) bir tedbir olarak kullanıldı. 1876’dan 1904’e kadar geçen yıllar da (terörizmin, Narodnaja Wolja’nın gelişme devresi, açıklanmayan niyetlerin, kütle grevlerinin, köylü başkaldırmalarının devresi, ilerideki ihtilalde rol oynayan bütün partilerin kuruldukları ve yerleştikleri devre) adi suçlar da dahil olmak üzere [28 yılda] 486 kişi idam edildi. Yani yıl başına 17 idam düşüyordu. (…) 1905-1906 yılları arasında 2200 kişi idam edildi. (ay’da 45 kişi)” (s.364) 1917 komünist devrimiyle idam cezası 28 ekim 1917’de kaldırılmış ancak Amiral Alexi Stsastny Baltık donanmasını batırmayı kabul etmemkten dolayı Troçki tarafından mahkemeye gönderilince idam cezası olmadığı halde Obtrib’in başkanı Kraklin tarafından “Yirmi dört saat içersinde kurşuna dizilecek!” (s.365) hükmü verildi. Salondan idam cezasını kastederek “Kaldırıldı” diye bağıranlar olunca da Savcı Krilenko “Ne heyecanlanıyorsunuz? Kaldırılan ölüm cezasıdır. Halbuki Stsastny idam edilmeyecek, kurşuna dizilecek.” (s.365) Diye cevap veriri ve hüküm yerine getirilir. Rusya’nın resmî belgelerine göre Haziran 1918 tarihinde ölüm cezası yenden konuldu. İdam cezasıyla ölüm cezasının arasında fark vardır. İdam hükümlünün darağacında urganla asılarak öldürülmesini kastederken ölüm cezası öldürme işlerinin muhtelif şekillerde -kurşuna dizme, zehirleyerek öldürme, elektrikli sandalyede öldürme vs. gibi- olabileceğini gösterir. Komünist “Rusya’da yirmi ayrı merkez hükümetinin işbaşında bulunduğu 16 ay için (Haziran 1918-Ekim 1919) 16.000’den fazla kimsenin öldürüldüğü sonucunu çıkartırız. Bu da ayda 1000 kişiden fazla demektir.” (s.365) bu rakamın büyüklüğü konusunda bir kıyaslama yapmak için Alaksander Soljenitsin veya mütercim “İspanya’da engizisyonun en şiddetli olduğu seksen yıl (1420-1498) içinde ancak 10.000 kişi, yani ayda on kişi kadar diri diri yakılmaya mahkûm edilmiştir.” (s.365, ** dipnot) bilgisini de vermektedir. Bu adil olmayan ölüm cezalarının verilmesi adalet sistemine dayanmasının yanında adalet sisteminin dışında bilinmeyen kayda alınmayan ölüm cezalarının bir çeşidi de mavnalar bindirilmiş insanların mavnaların batırılmasıyla öldürülmeleridir ki, Finlandiya sularında, Akdeniz’de, Karadeniz, Hazar Denizinde, 1920 yılında Baykal Gölünde uygulanmıştır (s.366). “İdam Cezası” urganla asılmayı çeşitlendirmek ve “kurşuna dizmeyi” de kapsamsı için Komünist Rusya tarafından “Ölüm Cezası” olarak değiştirilmiş, 1920’de de ölüm cezası “Baş Ceza” (s.366) olarak yeniden değiştirilmiştir. Bütün bu kaldırılma ve isim değiştirme tartışmalarına rağmen ölüm cezasını uygulamadan geri durmayan Rusya’da “Jeşov taraftarları sözünü ettiğimiz iki yıl içinde [1938-1940 yıllarında] bütün [Sovyetler] Birlikte yarım milyon siyasi ve 480.000 adi suçlunun kurşuna dizildiğini anlatırlar.” (s.368) ve başlangıç süresi belli olmasa da Rusya ölüm kusmaya devam ediyor. “1 Ocak 1939 tarihine kadar 1,7 milyon kişi öldürülmüştü.” (s.369)
Alaksander Soljenitsin ölüm cezasına çaptırılanları aslında işledikleri suç ile orantılı cezaya çaptırılmadıklarını çoğunu sıradan adi suçlar işlediklerin “Düzenli ve kör varlığımız içinde ölüm cezasına çarpılanları toplum dışı, kötü ve zavallı kişiler olarak tanırız. Kendimizin ölüm hücresine hiçbir zaman düşmeyeceğimizden içgüdüsel olarak eminizdir. Çünkü bunun için ağır bir suç değilse bile olağanüstü bir yaşayış gerekir. (…) Ölüm hücrelerinde alışılmış, sıradan suçlar işlemiş, birçok alışılmış, sıradan insan vardı. Bunlardan şansı olan affediliyor, ama çoğu Vışka’ya [Vısşaya mera=Baş ceza; ölüm cezası] mahkûm oluyorlardı” (s.370) ifadeleriyle anlatıyor. Bundan sonra da ölüm cezasına çarpıtılanların karşılaştıkları muameleleri; Ölüme mahkûm olanlar soğuğa maruz bırakılır, beton üzerine yatarlar, pencerenin yanında yatan için sıcaklık eksi üç derecedir. Ölüme mahkûm olanlar hava ve yer sıkıntısı çekerler, bir kişilik hücrede yedi kişi sıkışmıştır, ama bu sayı on, on beş, yirmi sekize kadar çıkabilir. Ölüm cezasına çaptırılanla açtırlar, uzun süreler yemek bulsalar da ölüm cezasını düşünmekten yemek yiyemezler (s.374). Ölüm cezasına çarpılanlar hastalanırlar ve yardım görmezler. Görseler de doktor muayene etmeden getirdiği ilacı verir, ilaç içenler daha da kötü hastalanabilir (s.375) şeklinde sıralamaktadır.
Alaksander Soljenitsin “sosyal devrimciler, sosyal demokrat veya anarşist”lerin zamanla komünizmin hışmına uğradığını ve “[Cezaevinde] Parmaklıklar arasındaki sosyalistlerin yalnızlığı her geçen yıl daha ümitsiz bir hal alıyor, onları [cezaevine] çeken kuvvet gittikçe daha artıyordu. Artık neredeyse çevrelerinde mahkûmdan başka bir şey kalmayacaktı.” (s.401) hemen hemen bütün sosyalistlerin komünistler tarafından tutuklandığını, ihtilalin kendi evlatlarını yediğini ifade etmektedir. Halbuki Rusya’da Bolşevik devrimi solun bütün fraksiyonları birlikte yapmışlardı.
Cezaevlerindeki “Troçkiciler sosyalist ve komünistlerden ayrı olarak mücadele ediyorlar, komünistler ise hiç mücadele etmiyorlardı. Çünkü kendi güçlerine ve kendi cezaevlerine nasıl başkaldırabilirlerdi.” işte tam da “Bu yüzden [cezaevlerinde mücadele etmemeleri dolayısıyla] tecrit ve cezaevlerinde komünistler diğerlerinden daha çok sıkıntı çektiler.” (s.403)
İnsanların yaşadıkları ortama göre iğrenme melekelerinin değiştiğini gösteren bir durumu da tuvalete götürülmesi uygulaması sırasında yaşanılanlardan anlıyoruz. “Tabii ellerde asla yıkanmaz: Su az, zaman kıttır. Mahkûm eli daha musluğa değdirirken nöbetçi ‘Hey, çek elini! Çık dışarı!’ diye atılır. Tuvalet pislik içersinde mahkumların ayaklarına ıslak, yumuşak pislikler yapışır. Çabuk’ Daha çabuk! Mahkûm zorla [Çarlık zamanında 6 kişinin yolculuk yaptığı ancak halihazırda 131 kişinin tıkıştırıldığı] kompartımana döner, başkalarının ellerinin, omuzlarının üzerinden yukarılara tırmanır, pis ayakları en üst ranzadan aşağıya sallanır, damlarlar.” (s.422) Ayrıca tuvalet ihtiyacını topluca giderilmesinden yarım saat sonra rahatsızlan bir ihtiyar sızlanmaya başlar. Tuvalete çıkarılmadığı için de Stolypin denilen kompartımana pisler. “Tabii artık dışarıya çıkarılmaz ve kompartımanın içi kirletilir. O zaman on başı ona hepsini avuçlarıyla toplayarak dışarı taşıtır.” (s.422)
Cezaevlerinde tutukluların topluca oturtulması da düşünülmüştür. “Yere oturur, dizlerini göğsüne doğru toplarsan ağırlık merkezin arkaya kayar, ayağa kalkman zorlaşır, zıplaman imkânsız olur. Eğer mahkumlar birlik olarak nöbetçilere hücum etmek isterlerse sıkışıklıktan birbirlerine engel olsunlar diye herkesi yanındakine çok yakın oturturlar. Ayağa kalkana kadar, hepsi kurşunu yer.” (s.445) dizlerin göğse kadar çekilmesiyle ön yapılacak kalkış hamlesi denge merkezinin arkaya doğru değişmesi dolayısıyla imkânsız hale gelmişken bir de çok yakın oturmanın getirdiği sıkışıklık bozulan dengeyi düzeltmeye imkân vermez. Böylece isyandan bir nevi önlenmiş olur.
Aleksader Soljenitsın sürgüne gönderilen tutukluların arasında Türklerinde olduğunu, 1918-1956 yılları arasında Sovyetler Birliğinde yapılan her türlü insanlık dışı muameleye Türklerinde maruz kaldığını ifade eden “Bir Özbek yere düştü. Adamı dipçiklerle, çizmelerle döverek ayağa kaldırdılar.” (s.447) ifadesi belki en az acınacak bir durumu ifade etmektedir.
Ohotski Denizi ile Vladivostok civarında “Gemiler ayda en çok otuz bin kişiyi Kolyma’ya taşıyabildikleri halde Moskova hiç aldırmadan gönderdikçe gönderiyordu. Sonunda yüz bin kişi toplandı mı?” (s.454) Cezaevleri ya da kamplar şehir büyüklüğünde yüz bin nüfusu barındıracak büyüklükte ve ay da otuz bin kişiyi taşıyan kaç germiş vardı bilinmiyor. Gemilerin mi kapasitesi yüksekti yoksa sayılarımı fazlaydı hiçbir bilgi yok. Gemiler bin kişi taşımış olsa ve çoğu ifadeden dolayı en az üç geminin tutukluları taşıma faaliyeti gösterdiğini düşünürsek 1000X3 her seferde =3000 kişi taşırlar. Her gemi ayda 10 sefer yapması gerekir 30,000 sayısını bulmak için. 100000 kapasiteye ulaşmak içinde 3 gemi yaklaşık 3,5 ay tutuklu taşısa ancak Kolyma cezaevine ya da kampına gelecek tutukluları taşıyabilir.
Aleksader Soljenitsın aralarda ceza evlerinde ve kamplarda verilen insan hakları mücadelelerine de değinmekte, bu mücadeleler sırasında bazı haklar tanınsa da zamanla başka gerekçeler gösterilerek geri alındıklarını hatta daha beter uygulamaların yapıldığını da ifade etmektedir. Mesela çırılçıplak soyunmuş erkek tutuklu ve mahkumların kadın berberlerin önüne çıkarılmaları, çıplak insanların giysilerini etüvden çıktıktan sonra dağıtmak yerine dışarıya kar üzerinde uzak bir mesafeye bırakarak çıplak olarak elbiseleri almaları için koşuşmalarını şiddeti en hafif ancak onur kırıcı bir uygulama olarak koymaları da cezaevi insan dışı uygulamalardan birisidir (s.460).
Aleksader Soljenitsın mahkumlardan uzun cezalar almış olanların daha hafif ceza aldığını bildikleri insanlarla yer değişip onun yerine geçerek hem cezaevinden nakil olduklarını hem de daha az ceza çekerek kurtulduklarını ifade etmektedir. Bunu daha ilerisi mahkumlar arasında “Kısa cezalarını bir, iki kilo yağa karşı satanlar da vardır.” (s.476) Yakuboviç bu ceza satma işinin Rusya’da geçen yüzyılda (19.yy) da rağbet gören eski bir cezaevi hilesi olduğunu yazmaktadır. Hatta cezaevi mahkumları “alıcı”lar vasıtasıyla “mal” olarak çıplak vaziyette seçilip alınan köleler (s.477) pozisyonlarında olması da cabası… Gulag memurları 1947 yılında önlerinden çıplak olarak geçilen kadınlardan kendilerine ve arkadaşlarına metres seçeler, seçerken de çıplak kadınları detaylıca incelerlerdi.. “MVD üniformalı iki düzüne adam üzerlerine beyaz yatak örtüleri örtülmüş masaların arakasında yer almış yakındaki bir kulübede soyunan mahkûm kadınların çıplak ve yalınayak önlerinden geçmelerini seyrediyorlardı. Kadınlar onların önünde durmak, dönmek, sorulara cevap vermek zorundaydılar. Antik heykellerin klasik korunma pozunu takınanlara ‘Ellerini indir!’ diye bağırılıyordu.” (s.477)
Bu nakil işlerini sakın seyahat özgürlüğü içinde yapılan turistik geziş gibi sanmayan, her şeyden önce b u yolculuk sırasında yapılanlar insanların istemediği şeyler olması dolayısıyla işkencedir. Onların verdiği zarar ve psikolojik etki hiç hesaba katılmadan bu isteksizlik işkenceye dönüşür, kendi isteğin dışında bir işe zorlanman en büyük işkence. Buna “ölüm isteksizliği” diyor Aleksader Soljenitsın. Tren, gemi yoluyla sevk edilemeyen tutuklular yürüyerek nakledir. Yürünecek “Yol otuzbeş kırk kilometreden uzun değildi, ama bir günde aşılması gerekiyordu. Grupların da bin kişi olduğunu düşünürseniz güçlük ortaya çıkar. Artık yolda birçok kişinin düşeceğini, tehditleri bile etkisiz bırakan o öldürücü isteksizlik ve vurdumduymazlık içinde orada kalacağını, üzerine ateş bile etsen ilerlemeyeceğini de hesaba katmak gerekti. Artık ölümden korkmazlar ama ya sopadan? O yorulmayan hiç durmadan üzerlerine inen sopadan? Sopadan korkarlar” (s.496)
Aleksader Soljenitsın’e göre “Kaplarda aynı zamanda oniki milyondan fazla kimse bulunmadığı kabul edilebilir.” (s.504) aynı anda 12 milyon ancak 1918-1956 arası 38 yıl boyunca kamplara gönderilenlerin gerçek sayısı kaç acaba? “Ancak Nikolayevski ve Dallin adındaki sosyal demokratların yazdıklarına gör kamplarda 15-20 milyon mahkûm bulunduğu hesaba katılmalıydı.” (s.504, * dipnot) Ülkenin ne kadarı kaplardan geçti acaba?
Cezaevinde yatan mahkûmlara yiyecek gönderen akrabalarının hangi kapların serbest olduğu hakkında bilgi sahibi olmadıkları için cam veya metal ambalajlı yemek gönderirler. İçeride sadece plastik tabak ve kaşığa müsaade edildiği için “Pakette ne varsa, bal, marmelat, süt ne olursa olsun, kapıdaki yemek deliğinden içeriye dökülür, mahkûma bunların altına bir şey tutması söylenirdi. Tabii hücrede tutulacak kap olmadığı için deliğin altın ya avuçlar, ya ağız uzatılır, ya da mendilden veya paltonun çukur yapılan kenarından medet umulurdu.” (s.512)
Bu tutuklanmaktan ölüm cezasının tatbikine kadar geçen süre ve işlerin yapılabilmesi yani tutukluluk ve sürgün için “seyahat uzun, vakit bol” (s.431) olduğu için tutuklulara yapılanlar o kadar tekerrür etmiş ki, bu tekerrürler uzun zaman içinde artık her şeye isimlendirilmeye başlanmış, sonuçta işlemlere ve yaşanılanlara takılan adlar kullanıla kullanıla edebiyatlaşmıştır. 1918-1956 yılları arasındaki bu 38 yıllı süre zarfından komünist sürgün ve tutukluluk edebiyatı oluşmuş, Aleksader Soljenitsın ve onun alıntı yaptığı bazı önemli Rus yazarlar artık bunları yazmadan geçememişlerdir.
Aleksader Soljenitsın’in “Gulag Takım Adaları” adlı bu kitabından toplama ve çalışma kapları, cezaevleri, ayrıca bu cezaevleri arasında tutuklu taşımada kullanılan kompartımanlar insanların yemek seçme, ben bunu beğenmiyorum deme lükslerini ellerinden aldığı gibi, ortamdan, yemek yeme şekli ve yemeğin hazırlanışından dolayı tiksintiyi de tamamen gideren, ya da insanda tiksinecek hal bırakmayan sadece yaşamak için tiksindiğini de yemeye mahkûm eden bir ortam olduğu gözlemleniyor.
Aleksader Soljenitsın’in “Gulag Takım Adaları” adlı bu kitabında cezaları ve cezalandırılanlara yapılanları Çarlık Rusya’sında yapılanlarla karşılaştırmakta zaman zaman da kıyaslama yapmaktadır. Bu kıyaslamalardan çıkan sonuç Komünist Sovyetler Birliğinin halkına yapmış olduğu zulmün Çarlık Rusya’sında kat be kat fazla olduğu yönündedir.
Aleksader Soljenitsın’in “Gulag Takım Adaları” adlı bu kitabında tutukluluktan Ölüme kadar her safhayı detaylıca örnekleyerek anlatmış olması sanki bir film senaryosunu andırmakta film setinin kurulması ve sahnelerin sanatsal detaylarını anlatır gibi her şeyi insanın beynine çakar gibi önce gözlerinin önüne daha sonra da hiç silinmeyecek seklide zihnine yerleştirecek şekilde anlatmaktadır. Klasik ve basit bir manzara tablosunu oluşturan dereleri, ağaçları, güneşin doğuşu, kuşlar ve kuzuların yelerin anlatır gibi 1918-1956 Rusya’sının rejimi korumak için yaptığı zulümden oluşan resmin bütün detaylarını anlatır.
1918-1956 yıllarında komünist Rusya’da toplama kapları ve çalışma kapları adete şehirler zinciri gibi farklı coğrafyalarda farklı amaçlarla kurulmuş aralarında tutuklu sevki yapan tren katarlarının işlediği, ancak sadece tutuklu taşımaya tahsis edilmiş bir ülkeyi andırıyor Aleksader Soljenitsın’in “Gulag Takım Adaları” adlı bu kitabı. Gulag Takım Adaları bir şehirler zincirini andıran toplama ve çalışma kampları ile cezaevleri arasında tutukluları taşıyan tren katarlarından ayrı olarak Aleksader Soljenitsın bölüm isimleri ‘Takım Adaların Gemiler’, ‘Takım Adaların Limanlar’ şeklinde vererek bir ülkeni şehirlerini, birbirine bağlayan gemi ve liman ulaşım sistemi ağını anlatır gibi toplama ve çalışma kampları ile cezaevlerini birbirine bağlamaktadır. Her ne kadar bu gemi ve limanlarda tutuklu nakli sırasında yaşanılanları ele alsa da bir hayal olan Gulag Takım Adaları isimlendirmesinin hayal edilen bir ulaşım şebekesini anlatıyor gibi. “Artık anla, insanoğlu; geçici cezaevi bulunmayan şehir olmaz. Saki o kadar adamı havadan kamplara dağıtmak mümkünmüş gibi!” (s.453) ifadesi de göstermektedir ki cezaevlerinin en az sayısı şehir denilecek bütün yerleşim yerleri kadardır.
“Gulag Takım Adaları” aynı zamanda toplama ve çalışma kapları ile cezaevlerindeki tutuklu ve mahkumların insan hakları mücadelesi tarihidir. Cılız da olsa birtakım haklar için bazen toplu bazen de ferdi çıkışlar olur, verilmiş görünen haklar başka bahanelerle geri alınır. Ancak ölenler olsa da kalan sağlar insanca yaşamanın mücadelesinin düşüncesi içindedir hep, ceza ve tutukevlerinin şartlarını iyileştirmek. Aslında en önce iyileştirilmesi gereken eften püften suçlar isnat ederek kitleler halinde tutuklanmaların önüne geçmek olması gerektiği de bütün kitap boyunca kimlerin hangi sebeplerle tutuklandığını gördükçe kaçınılmaz bir insan hakları ihlalini müşahede ediyor.
Aleksader Soljenitsın’in “Gulag Takım Adaları” adlı kitabı ile komünist rejime ihanet ettiği düşünülen herkesin tutuklandığı ve sürgün edilerek çalışma, toplama kamlarına nakledildiği ve nihayetinde cezaevine konulduğu bir yolculuk sürecini ölüm emrinin tatbikine kadar bölüm bölüm ele alarak 1918-1956 yılları arası Komünist Rusya Adalet sistemi, Ceza ve tutukevi tarihini kaleme almıştır. Her ne kadar işkence ve zulüm tarihi gibi görünse de…
Aleksader Soljenitsın’in “Gulag Takım Adaları”nda olayları ve yaşananları kronolojik bir sıra ile ele almamaktadır. Tutuklamalar, kaplar, cezaevleri nakliye anları gibi bölüm bölüm farklı tarihlerde gerçekleşmiş aynı olayları ele alarak olaylarda bir bütünlük ya da eksiksiz anlatım tercih etmektedir. Bu benzer yaşanmışlıkların bir arada anlatımı okuyucu zihninde yapılan işler açısında bütünlük oluşturarak mevzuyu sabitleyerek fotoğraflaştırmaktadır. Her ne kadar Tutukluluktan kamp hayatına her şey sıralı ele alınmış olsa da her merhalede aynı zamanda yaşanan olaylar yer almamakta, farklı zamanların olayları aynı merhalelerde yaşanmışlıklarına göre ele alınmaktadır.
Aleksader Soljenitsın’in “Gulag Takım Adaları” adlı bu kitabı her ne kadar Rusya’daki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin komünist rejiminin işkence ve sürgün tarihi mahiyetindeyse de aynı zaman da haber vermiş olduğu zafer ve mağlubiyetlerden, savaş alanları ve esirler hakkındaki bilgiler açısından bakıldığında da bir nevi Rus iç savaşı, I. ve II. Dünya Savaşlarının Rusya Tarihi özelliği taşımaktadır.
