SİYASİ KAN DAVASI – 8

Bu haber 12 Ocak 2013 - 10:41 'de eklendi ve 3.839 kez görüntülendi.

Şimdi bazı mihraklar oniki eylül öncesinin bütün suçunu bizlere yıkmaya çalışmaktalar.
Ama söylemedikleri bir şey daha var o yıllarda ölenlerin çoğu bizim ülküdaşlarımızdı ve onların bazıları da işkenceyle 12 eylül zindanlarından çok önce tanışmışlardı.
Ciğerleri pompa ile şişirilip patlatılan Ertuğrul Dursun Önkuzu gibi.
Okuduğunuz gazeteden, bıyıklarınızın şekline kadar her şey saldırı nedeniydi. Bunu daha önce de belirtmiştim. Hatta birilerinin bakışlarınızı beğenmemesi veya sizin yan yan baktığınızı iddia etmesi bile saldırı nedeni olabiliyordu. O dönemde pek çok ülküdaşımız ,sadece ülkücü görüntülü olmalarından dolayı saldırıya uğradı,bazıları da katledildi.
Bu arada bizden de karşılıklar geliyordu tabii,ama bunu asla mazeret olarak söylemiyorum. Demem odur ki ortam böyleydi ve o ortamın gerçeği de kısasa kısas,cana can,göze göz dişe dişti.
İstanbul o zamanın en çok olay olan ve bizim de en çok saldırıya uğradığımız ilimizdi.
Bir noktadan sonra gözyaşlarınız da kuruyordu,ölen arkadaşlarınıza ağlayamıyordunuz bile.
Aslında bütün bu olayların ana sebebi adalete inancın kalmamasıydı. Adalete inancın bittiği yerde herkes kendi adaletini kendisi sağlamaya çalışıyordu. 
Adaletsiz ortam da aslında mazeret değildir ama kinlerinin insanlara hakim olduğu dönemlerde her an her şey olabilmektedir.
Kafasına koyan herkes ufak çapta bir planla istediği kişiyi öldürebiliyordu. Siyasi kan davasında bunun binlerce örneği vardı. Provokatörlerin kol gezdiği ortamlarda her türlü dolduruşa da gelebiliyordunuz. Zaten Türk milletinin genlerinden gelen savaşçılık geleneği vardı ve bu serdengeçtilik ortamını bulduğu anda ortaya çıkmaktaydı.
Bir noktadan sonra provokasyonların farkına varmaya başlamıştık ama o noktaya da iş işten geçtikten sonra geldiğimizi söyleyebilirim. Yalnız bizim için değildi 
yukarda anlattıklarım,karşı taraf için de aynı şartlar söz konusuydu tabiatıyla.
Aslında 12 eylül öncesi ortamında herkes oyuna getirilmişti,işin tuhafı ortalığı karıştıranların birbirine zıt gibi görünen menfaatleri bir noktada ortak gibiydi.
Yani hepsi Türkiyede’ki kavga ortamından nemalanıyordu.
Kazananlar onlardı kaybedenler de o yılların genç nesliydi yani bizlerdik. 
Bizler birbirimizi kırdıkça Türk devleti kendi gündemine dönemiyordu,mesela iç ekonomik düzenimiz bozuluyor ve dışarıya karşı milli siyaset takip edemiyorduk,devlet kendi meselelerini halledemiyordu,Kısaca ülke asla ayar tutmuyordu.
Anarşi ve terör her şeyin önünde yer alıyordu.
Daha önce Türkiye üzerinde oyun oynayan devletlerin birbirine zıt gibi görünen menfaatlerinin zaman zaman yanyana da gelebileceğini anlatmıştım.
Bu konuyu biraz daha açmam gerektiğini düşündüm.
Bunu yapabilmem için de Türkiyenin Jeopolitik durumu hakkında biraz bilgi vermem gerekmektedir.
Türkiye üç tarafı denizlerle çevrili ve iki boğaz ile birbirinden ayrılan iki kıt’anın bulunduğu bir coğrafyadadır. Birbirinden ayrılan da sadece iki kıt’a değil aynı zamanda iki medeniyettir de.
Türkiye toprakları aynı zamanda bu medeniyetlerin birbiri ile çatışmalarına da sahne olmuştur,tarihte bunun sayısız örnekleri vardır.
Bir de Kuzey komşumuz vardır. O da Çar Petro’ nun siyasi vasiyeti ile sıcak denizlere inen yolları kontrol etme gayesini taşımaktadır. Bunun anlamı Rusya’nın ticaret yollarının kontrol altıda tutulması demektir. Zira o ticaret yolları Rusya için hayati önemde ve can damarı niteliğindedir.
Aslında Çar Petro’ nun vasiyeti bir yerde malumun ilanıdır. Petro’ dan önce de durum farklı değildi. Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki birçok savaşın nedeni de burada yatmaktadır zaten.
Devletin adının da Sovyetler birliği veya Rusya Federasyonu olmasının hiç mi hiç önemi yoktur devlet aslında aynı devlettir.
Bilindiği gibi Rusya’nın kuzey limanları kışın donmakta ve ticarete elverişsiz hale gelmektedir.
İçinde bulunduğumuz çağda hava ulaşımı ile ticaret de mümkündür ama hava ulaşımındaki taşıma kapasitesi çok sınırlıdır. Bu açıdan deniz ticareti zamanla önemini daha da arttırmıştır.
Askeri açıdan da durum daha farklı değildir.
Rus donanması Karadeniz ‘de Baltık denizinde ve Kuzey Buz Denizinde ve Pasifik okyanusunda bulunan birbiriyle irtibatsız dört parçadan oluşmaktadır.Bu denizlerden sadece Karadeniz sıcak denizlerdendir ve stratejik olarak içlerindeki en önemli denizdir.
Bir anlamda İstanbul ve Çanakkale Boğazları Rusya’nın da boğazını 
sıkabilecek iki tane el gibidir.
Yani Türkiye ile Rusya’nın coğrafi konumları itibarıyla birbirlerinin hasmı olmaları son derece normaldir. Bu coğrafi konumda olan iki büyük devletin birbiriyle dost ve müttefik olabilmesi de pek mümkün değildi çünkü her iki devletin milli menfaatleri birbiri ile taban tabana zıttır..
Soğuk savaş ortamında ise bu Jeopolitik durum daha da önemliydi.
Türkiye batı blokunun sınır ülkesi durumundaydı ve tam anlamıyla Sovyetlerin boğazını sıkabilecek konumdaydı.
Bizim coğrafyamızın “şayet kendi ellerinde değilse”istikrar bulmaması her zaman Rusya’nın menfaatinedir. Bu da “Eğer oraya hakim olamıyorsan en azından istikrarsızlaştır” demektir.
Bir de Stratejik Müttefiklerimiz ! var.
Onlar da sözde dostlarımızdır ve bu dostlukları da asla güvenilebilir değildir.
Soğuk savaş ortamında konumumuz dolayısıyla bizden vazgeçememektedirler ve soğuk savaş sıcak savaşa dönüşürse de bizim Sovyetler’ i bir müddet oyalayabileceğimizi düşünerek o zaman zarfında kendi koruma tedbirlerini almayı hesap etmekteydiler. Yani bir noktada bizi kendileri için savaşacak askerler olarak görmekteydiler.
Ne dostluk ! değil mi ama?. İnsanın böyle “dostları” varsa düşmana ne hacettir.
Bize dostlukları! Bizim askerlerimizin onlar için öldüğü nisbette geçerlidir bunun anlamı onların askerlerinin yerine bizim vatanımızın evlatlarının ölmesi değil midir?
Yani biz var olalım, ordumuz sağlam olsun ,ama onların kontrolünde olalım. İç karışıklıklarla uğraşalım ki dışarıya bakabilme fırsatı bulamayalım. Hani tam da eskilerin “Şeytan azapta gerek” durumudur söz konusu olan. 
İstedikleri budur.
Yani bizi ne öldürmek ne oldurmak istemektedirler.
Veya başka bir deyişle var olalım ama pek de iri olmayalım ama illaki onların kontrolünde olalım.
İri olmamız demek yeniden süperleşme yoluna girmemiz demek olacaktır çünkü ve bu toprakların üzerinde oturanlarda da daima bu potansiyel vardır zamanı geldiğinde bu potansiyel enerji kuvveden fiile de geçebilecek noktadadır , bu her iki taraf’ ça istenmeyen bir durumdur.
İşte iç huzursuzluklarla bizi uğraştırma noktasındaki bu iki düşman o zaman “bir anlamda ilan edilmemiş bir ittifak” içindeydiler.
Bir yanda da Yunanlılar vardı ,onlar da Bizans’ı yeniden diriltmenin hayali içindeydiler.
“Megalo İdea” (Büyük ülkü)ydü bu hayalin adı ve bu hayal 12 maddeden oluşmaktaydı.12. maddesi de İstanbul’u yeniden Konstantinople yapmaktı.
Megalo İdea’nın yanılmıyorsam 9. Maddesine kadar da gelmişlerdi.
Onlar da bizim iç karışıklıklarımızdan medet umuyorlardı,onun içindir ki
Türkiye’deki her iç çatışma kaynağını destekliyorlardı. 80 li yıllardan sonra Pkk yı açıkça desteklemelerinin nedeni de buydu.
Hepimizin bilmemiz gereken bir gerçek vardır ki bu topraklarda yaşamak çok zordur. Burada yaşayan devletlerin düşmanlıklara ve çatışmalara her zaman hazır olması gerekmektedir. Bu toprakları elinde tutanlara uyku haramdır.
Bizler Selçuklu,Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyetiyle beraber bin yıldır bu topraklarda yaşamaktayız ve her zorluğu da aşmışızdır.
Ama her zaman da bizim iç çatışmalarımızı kaşıyan birileri vardı bundan sonra da olmaya devam edecektir,bundan şüphemiz olmamalıdır.
Burada yaşamak bir anlamda da büyük düşünebilmeyi gerektirmektedir çünkü burada yaşayabilmek için küçük lokma olmamak gerekmektedir ayrıca bu toprakların tarihinde kaybolup gitmiş çok sayıda medeniyet de vardır.
Burada yaşayabilmeyi başaran devletlerde de her zaman süper devlet olabilecek potansiyel de mevcuttur.
Dış düşmanların Türkiye’de istikrarsızlık isteme noktasında menfaatlerinin birleşebilmesinin sebebi de işte bu potansiyeldir.
Bir yandan da dünyanın en büyük maddi kaynaklarının ve parasının üzerinde oturan ve resmen olmasa bile fiilen o gücü yöneten İsrail’in, kendine hayat sahası olarak gördüğü alanların bir kısmının da, bizim topraklarımızda olduğunu asla unutmamalıyız.
Bizim istikrarsızlığımız onların da lehinedir.
Uzun lafın kısası devletlerin ve milletlerin kaderini çizen üzerinde oturdukları toprakların coğrafi konumlarıdır.
Jeopolitik konum bu açıdan çok önemlidir. Bu konum hakkında bilgi sahibi olmadan yapacağımız siyasi analizlerin hepsi de muallakta kalacaktı.
Bizim ölmemizi de istemezlerdi olmamızı zaten istemiyorlardı. Yani bir şekilde varlığımızı sürdürmeli,ama huzursuzluklar da üzerimizden gitmemeliydi.
Yukardaki analizlerin ışığında ,70 li yıllarda içine düştüğümüz kavga asla etnik bir çatışma değildi bizi o noktaya kadar sürükleyememişlerdi. Bugün yapmak istedikleri ve yapamadıkları ise Türkiye’yi bir etnik çatışmaya sürüklemektir.
Şu andaki şartlarda bile bunu başaramadıklarına göre Türkiye’de etnik çatışma ortamının olmadığını söyleyebiliriz.
Bu arada milliyetçilik ve ırkçılığı da biraz daha açmam gerektiğini düşünüyorum.
Milliyetçilik sevgi temellidir ve milletini sevmek demektir.
Irkçılık ise kendi ırkının üstünlüğü fikrinden hareketle başka ırklardan da 
nefret etme düşüncesine dayanmaktadır,yani nefret temellidir.
Yani aradaki fark sevgi ve nefretin farkı kadardır.
Daha önce de belirtmiştim ,12 eylül öncesinde bizi “ırkçılık ve faşistlikle” suçladılar ama bir tekimizi bile bu suçlamalardan dolayı mahkum edemediler. Hem de yıllarca işkenceler,maddi ve manevi baskılar altında tutmalarına rağmen.
Bizim o gün verdiğimiz mücadele Türk Milletinin varlık mücadelesiydi ve biz o mücadeleye inanıyorduk.
Asla etnik kavgalara bulaşmadık.
Bizim içerimizde kökenleri Türk ırkından gelmeyen “Türk milliyetçileri” vardı 
,sayıları da yüzbinlerle ifade edilebilirdi ve bu ülküdaşlarımızdan birçok dava arkadaşlarımız da şehit olmuşlardı. Bunlardan en bilinen örnek ailesi ile birlikte katledilen Malatya belediye başkanı Hamit Fendoğluydu.
Türk milliyetçiliğinin geçmişinde de bu vardı,yoksa Yakup Cemil beyi, Kuşçubaşı Eşref beyi,Teşkilat-ı mahsusa kurucularını ve hatta Mehmet Akif Ersoy ‘u nereye koyabilirdiniz.
Biz Ağrı dağındaki çobanın yakasına bile bozkurt rozeti takmayı başarabilmiştik.
Burayı biraz açacağım.
70 li yılların birinde Ağrı dağında Nuh’un gemisini arayan Amerikalı bir grup dağda bir çoban ve sürüsüyle karşılaşırlar.
Çobanın yakasında “Bozkurt” rozeti vardır. Çobana rozetin ne anlama geldiğini sorarlar;
-Türklüğün sembolüdür bu cevabını alırlar.
Aldıkları bu cevap Amerika’daki dergilerinden birinde yayınlanır ve o zaman dünyada büyük yankı yapar.
İşte budur ülkücü hareketin başarısı olan şey.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments