
Halim Kaya
1940 yılında doğan Stephen Frederick Starr Türk dünyası ile 1974 yılında Türkiye’de yaptığı bir arkeolojik kazı ile tanışmış ve uzun seneler Avrasya ve Orta Doğu üzerinde araştırmalar yapmış, Sovyetler birliğinin dağılmasından sonra çeşitli Avrasya ve Orta Asya ülkelerinde üniversiteler kurmuştur. “Kayıp Aydınlanma” başlığı çok iddialı ve bugün Batı medeniyetinden başka medeniyete yaşam fırsatı vermeyen emperyalizmin aksine başka bir zihniyet ve tercih ile çağdaş ancak sömürmeyen bir Türk medeniyetinin olduğunu savunan yazarların işaret ettiklerine değineceğini düşünerek merak uyandırdı.
Yusuf Selam İnanç’ın “Kayıp Aydınlanma ismiyle sunulan bu eser, Orta Asya’nın İslamiyet ile tanıştığı dönemden Timurlular devletinin yıkılmasına kadar geçen zaman içerisinde bölgedeki bilimsel ve entelektüel faaliyetleri, kapsamlı bir şekilde ele almaktadır.” (s.19) diyerek konusu ve dönemi hakkında bir sınır çizdiği Stephen Frederick Starr’ın yazdığı “Kayıp Aydınlanma- Arap Fetihlerinden Timur’a Orta Asya’nın Altın Çağı” adlı kitabı Kronik yayınları tarafından 682 sayfa olarak ilk baskısı Mart 2019’da olmak üzere elimizdeki son baskı nüsha 14. baskı olarak Nisan 2025 tarihinde İstanbul’da yayınlanmıştır. Kitabın tercümesini Yusuf Selman İnanç yapmıştır. Kitap; “İçindekiler”, “Görseller” “Önsöz”, “Çevirmenin Önsözü”, “Sahnedekiler”, “Tarih Cetveli”, “Kısaltmalar”, “Bölüm 1- Dünyanın Merkezi”, “Bölüm 2 – Dünya Düşkünü Kentliler, Kadim Topraklar”, “Bölüm 3 – Meziyetler, İnançlar ve Fikirler Kazanı”, “Bölüm 4 – Arapların Orta Asya’yı Fethi, Orta Asya’nın Bağdat’ı Fethi”, “Bölüm 5- Bağdat’a Doğu Rüzgarı”, “Bölüm 6 – Seyyah Alimler”, “Bölüm 7 – Horasan: Orta Asya’nın Yükselen Yıldızı”, “Bölüm 8 – Orta Asya’da Açan Bir Çiçek: Samanî Hanedanlığı”, “Bölüm 9 – Çölde Bir An: Memuniler Döneminde Ürgenç”, “Bölüm 10 – Sahneye Türkler Çıkıyor: Kaşgarlı Mahmut ve Yusuf Has Hacib”, “Bölüm 11 – Bir Yağmacının İdaresi Altında Kültür: Mahmut’un Gaznesi”, “Bölüm 12 – Selçuklu Kubbesi Altında Çalkantılar”, “Bölüm 13 – Moğol Asrı”, “Bölüm 14 – Timurlenk ve Halefleri”, “Bölüm 15 – Retrospektif İstiridye ile Kumun Hikayesi”, “İndeks” bölüm ve başlıklarından oluşmaktadır.
Stephen Frederick Starr İslam dünyasındaki oryantalistlere bakış açısını yanlış bularak onlara “Halbuki bu araştırmacıların [oryantalistlerin] özverili çalışmaları olmamış olsaydı Müslüman Doğu’daki entelektüel coşkunluğun hikayesi dünyaya anlatılamayacaktı.” (s.14) sözleriyle sahip çıkıp savunmaktadır.
999 senesinde birbirine yaklaşık 400 km uzakta, bugünün Özbekistan ve Türkmenistan’ında bulunan büyüğü 28 küçüğü 18 yaşında iki genç birbiriyle yazışmaya başlamış, birbirine bilim ve felsefeye dair liste halinde sorular sormuştu (s.41). Bunlardan 28 yaşında olan Ebu Reyhan el-Birûni (973-1048), 18 yaşındaki de Ebu Ali el-Hüseyin İbn-i Sina (980?-1037) idi (s.42). Bu iki adam birbirine “dünyanın bir bütün olarak bugünkü haliyle mi yaratıldığını yoksa zaman içerisinde evrime mi uğradığını soruyorlardı.” (s.41) Dünyanın yaratıldığını ancak yaratıldıktan sonra jeolojik bir evrimle şiddetli değişikliklere uğradığını düşünüyorlardı. Stephen Frederick Starr bu iki genç adamın Hristiyanlık ve İslam itikadına aykırı bu fikirlerinin günümüz Darvinizm’inin temelleri olduğunu “Ancak bu iki genç adam da jeolojik evrimi ve hatta sekiz asır öncesinden Darvinizm’in temel noktalarını sezmişlerdi.” (s.41) diyerek ifade etmektedir. Aslında burada iki hususa dikkat çekmek lazım; birincisi Darvinin evrim teorisi daha çok canlı türlerinde ve özellikle de İnsanın maymundan evrime uğrayarak homo sapiens olduğu şeklinde, tek taraflı biyolojik bir evrim olarak öne çıkarılması, diğeri ise jeolojik (yer bilimi) evrimin hala sürdüğünü ve bugün coğrafya olarak adlandırılan derslerde lise seviyesindeki bilgiler olarak yer aldığı, sıradan bir lisede coğrafya hocasının bile yer kürenin hareket halinde olduğu, adına evrim değil de yeryüzü hareketleri dendiği öğretilmektedir. Bize de Anadolu ile Afrika’nın hala jeolojik hareket halinde oldukları ve ilerleyen on yüzyıllarda Anadolu’nun ortadan ikiye ayrılacağı, Afrika’nın da Asya bağlantısının kesileceği şeklinde bilgiler veren Coğrafya hocamızdır. Yeri gelmişken bize bu bilgileri veren ve bizi ilim ile donatan Bafra İmam Hatip Lisesi (1976-1984) arası Ortaokul ve Lisede Sosyal Bilgiler ve Coğrafya derslerimize giren Reşit Çelenk Hocama da teşekkürlerimi sunar Allah’tan sağlıklı uzun bir ömür dilerim. Eli öpülesi kıymetli hocam Allah başımızdan eksik etmesin.
İşte bu Ebu Reyhan el-Birûni (973-1048), Ebu Ali el-Hüseyin İbn-i Sina (980?-1037) tek değillerdi, kendileri müsait bir toplum ve müsait ortamda ortay çıkmışlardı. Onlar gibi yüzlerce belki binlerce alim, bilgin o gün tam bir bilimsel tartışma atmosferi oluşturmuşlardı. Orta Asya’nın ilim merkezi olduğu bu çağda Hindistan, Çin, Orta Doğu ve Avrupa’da “Tam anlamıyla bir Aydınlanma Çağı yaşanıyordu.” ancak Orta Asya “1000’li yıllarda beş asır boyunca tüm diğer bölgeleri tesir altına alan ve kabarık dalgalar üzerinde yelkenler fora diyen tek bölge” (s.44) olarak öne çıktı. Orta Asya’nın bu Aydınlanma Çağına önderlik ettiği zamanın başlangıcı için her ne kadar “670’lerden başlayan, ancak 750’lere kadar devam etmiş olan Arap fetihleri”ni tarih olarak verse de aslında Stephen Frederick Starr Abbasilerin Emevilerin üstesinden gelip Bağdat’ta yeni bir başken kurdukları 750 tarihinin daha isabetli olacağı düşünmektedir. Çünkü Stephen Frederick Starr’a göre “Güç merkezinin Orta Asya olduğu bir halifenin 819’da başa geçirilmesinin takip ettiği bu hadise, İslam dünyasının Doğu’dan yeniden fethedilmesi gibidir. Neticesinde büyük bir kültürel enerji açığa çıkmıştır.” (s.44) Abbasilerin halifeliği Emevilerin elinden alınmasında tamamen Türk askeri gücüne istinad etmekte olup, Abbasi medeniyeti denilen medeniyetin oluşumunda Türklerin yadsınamayacak katkısı vardır.
Bu kültürel enerjinin ortay çıkışını İslamiyet’ten önceki Orta Asya’nın ilmi çalışmalarının da katkısıyla olduğunu ifade ettikten sonra Stephen Frederick Starr “Bölgedeki İslamlaşma süreci çok ağır ilerlemiş [Bu dönem Hz. Ömer (634-644) döneminde Hazar ve Türgiş Türkleri ile başlayıp Karahanlılar ile devam eden ve 1100’lerde Selçuklularla zirve yapan Türklerin İslamlaşması eser miktarda da olsa hala devam etmektedir.], 1000 yılına kadar diğer birçok entelektüel gelenek İslami düşünce ile yan yana varlığını sürdürmüş ve gelişmiştir.” (s.45) şeklinde gayrim üslüm ve İslami kültür mensuplarının iç içe çalışması olarak izah eder. Stephen Frederick Starr bu tarihi net bir şekilde “entelektüel coşkunluğun başlangıç ve bitiş tarihlerini 750 ve 1150 olarak vermek çok da yanlış olmayacaktır.” (s.45) diyerek 400 yıllık bir tarihi kesitte sıkıştırmaktadır. Halbuki Prof. Dr. Erkan Göksu “Türkler Nasıl Müslüman Oldu?” adlı yeni çıkan eserinde Türklerin 634’lerden başlayan hala süren bir süreç içinde kılıç yolu da dahil çeşitli şekillerde Müslüman olduğu ve olmaya devam ettiğini, Müslümanlaşmanın bir seferde ve sadece kılıç yoluyla fetihten sonra olmadığını ifade etmektedir. Stephen Frederick Starr Orta Asya bölgesinin sınırlarını Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan, Afganistan, Pakistan’ın Kuzeyi, Horasan, Şincan (Doğu Türkistan) şeklinde belirleyip, bu geniş alanda tek bir kültür hakimiyeti olduğunu “Dil, köken milliyet ve coğrafya farklarına rağmen bu bölgelerin sakinleri, gayet çoğulcu olmakla birlikte, tek bir kültür alanına aitlerdi.” (s.47) şeklinde ifade etmektedir.
Orta Asya’da Türkler tarafından kurulmuş şehirlerde Türklerin kurduğu İbn-i Sina’nın çalıştığı Buhara Kütüphanesi, yanı sıra bilgin Yakut’un çalıştığı Merv’deki onlarca kütüphane, müthiş koleksiyonlar barındıran Ürgenç kütüphaneleri, Belh, Nişabur, Semerkant vs. şehirlerin her birinde bir veya birkaç kütüphane bulunuyordu. Ayrıca “Orta Asyalılar birçok alimin çabasıyla kurulan halifenin Bağdat’taki kütüphanesinin müdavimleri arsındaydılar.” (s.54-55) Ancak bu dönemde Batı’da 780 yılında Charlemagne’ın önemli ve nadir kitapların toplanması çağrısından sonra kütüphaneler kurulmaya başlanmıştır ve bu kütüphaneler Orta Asya kütüphanelerinde mevcut “klasik eser adedi ve zenginliği bakımından mukayese edilecek vaziyette değillerdi.” (s.45).
Orta Asya’nın Aydınlanma Çağı bilim adamlarının “birbiriyle irtibatlı düşünürlerin bir ekip olup olmadıkları” (s.55) hususunu sormakta ve sorusunu da “Evrensellik nosyonu genelde bilimsel devrimin ve Isaac Newton’un döneminin bir başarısı olarak kabul edilir. Ancak Orta Asya’nın Aydınlanma Çağı’nın önde gelen isimleri tarafından bir gerçeklik olarak kabul edilmiştir.” (s.55) şeklinde cevaplandırarak Orta Asya Aydınlanma Çağı bilim adamlarının evrensel bilim ilkeleri ile çalıştıkları için birbirlerini tamamlayan bir ekip gibi hareket etmiş olduklarını ifade etmektedir.
Stephen Frederick Starr, “Arap bilim adamları” olarak yanlış adlandırılmış (s.58) bir hususa dikkat çekerek her ne kadar Arapça yazsalar da Aydınlanma Çağının bilim insanlarının çoğunun İranlı ve Türklerden oluştuğunu “On birinci asırda yaşayan tahsilli bir Arap, Arapça yazan ‘çağın takdire şayan insanlarının’ bir listesini çıkartacak olsa listeleyeceği 415 kişinin üçte biri Orta Asyalı, kalan üçte ikinin yarısından çoğu da İranlı oldurdu. Orta Asyalılar bilim, felsefe ve matematikte önde geliyorlardı. Bu alanlarda çalışanların yüzde doksanı Orta Asyalıydı. Çoğunluğu İranlı olup muhtelif İran dillerini konuşuyorlardı, ancak Türkler de hiç azımsanacak sayıda değillerdi. Bu insanların ana dilleri ya İranî ya da Türkî bir lisandı.” (s.59-59) 11.yüzyılda Türklerin İran’ı boydan boya geçerek Anadolu’yu vatan tuttukları düşünülürse İranî dillerde konuşanların da çoğunluğunun Türkler olduğu gerçekliğiyle karşılaşırız. Çünkü Selçuklu devletinin resmi dili bile Farça’ydı. O zaman bu oranı tadil ederek 415 kişilik isim listesini yüzde ikiye yaklaşan kısmı Türk gerisi de Fars ve Araplardan oluşuyordu diyebiliriz.
Stephen Frederick Starr göre “Orta Asyalıların Helenistik Yunan üstatlarını geride bırakıp Avrupalılara yol gösterdikleri alanlardan birisi de musiki icrası ve özellikle de musiki nazariyatıydı. İslam’ın gelmesinden çok önce telden ses çıkartmak üzere yayı icat etmişlerdi.” (s.65) Stephen Frederick Starr Orta Asya’nın kemanın ana yurdu olduğunu da ifade etmektedir.
Ayrıca Stephen Frederick Starr göre Orta Asya kadınlarının sanat alanında pek öne çıkmasalar da devlet adamı olan eşlerinin hemen yanında, yokluğunda ise ülkeyi yöneterek siyasette var olduklarını hata “Hanım” adında bir Türk kadının eşinin vefatından sonra ülkesini, yönettiğin ve Gazneli Mahmut gibi, bir komutanla savaştığını (s.69) “ancak bu göçebe topluluklarda kadınlar entelektüel bir figür olarak ortaya çıkmamışlardı.” (s.70)
Avrupa’da yapmış olduğu fetihler dolayısıyla yakan yıkan savaşçı bir toplum olduğunu söyleyerek aşağılamak için “göçebe kültürü” dedikleri Türk kültürünün Avrupalı hemşerilerinin aksine kent kültürü olduğunu “Her şey bir yana Orta Asya bir kentler bölgesiydi. Arap istilasından çok önce Yunan coğrafyacı Strabon daha M.Ö. birinci asırda Orta Asya’yı ‘bin kentli coğrafya’ diye tarif etmişti. Bir Bizanslı yazar daha sonra tek bir Orta Asya hükümdarının, yani Baktriya Kralı’nın hükmü altında ‘yüzlerce kent’ olduğunu belirtmişti. Orta Asya’nın kentleri büyük ölçüde kentleşmiş olan Orta Doğu’dan gelenleri bile büyülüyordu.” (s.71) ifadeleriyle hem de Batılı kaynaklarda geçtiği şekilde ortay koyuyor. Bugün Afganistan ve Özbekistan arsında yer alan Belh şehri için kurduğu “Şehrin surları neredeyse 400 hektarlık bir alnı kaplıyordu. Şehrin en dıştaki kısımlarıyla bahçelerini koruyan surlar ise 120 kilometre uzunluğundaydı.” (s.72) cümle bile Türk kültürü için ev yapmamışlar göçebe çadırlarında yaşamışlar diyen peşin hükmünü yıkmaktadır. Göçebe olanlar neden şehir koruyacak surlar inşa etsinler. Orta Asya Türk kültürünün Batılıların bu hükme varmasına sebep olabilecek tek gerekçesi coğrafyanın sunduğu güneşte kurutulmuş toprak tuğlalardan ev ve surlar yapmış olmaları dolayısıyla üzerlerinden geçen asırla sonucu topraktan yapılmış tuğlanın rüzgâr ve yağmurun etkisiyle eriyerek tekrar toprak yığınına dönmesidir. Surların içinde bir veya iki katlı evler, bahçeler, mabetler, pazarlar yer alıyordu. Bugün Batılıları bu ‘göçebe kültürü’ şeklindeki yanlış kanaate iten sebep o şehirlerden geriye taş binalar gibi yaşayan, hala ayakta bir hatıra yapının kalmamış olasıdır.
Orta Asya evleri en küçüğü 35 metre kare idi ancak bazen iki, üç katlı olabiliyordu. Evlerin genişliği daha çok köle kullanan ailelere göre değişiyordu. Bazen dört kişilik bir aileye on yedi köle hizmet ediyordu. Bu yüzden de evler genişlemiştir. “Evlerin kimisi elli odalı olabiliyordu.” ve “Kışın kömür benzeri maddeler yakılıyor ve evin içine döşenmiş borular ile ısı dağıtılıyordu.” (s.76) Ancak evlerdeki kalorifer sistemi bugün alttan ısıtma sistemlerinin yeni yaygınlaşamaya başladığı günümüze göre fikir yürütecek olursak çok modern teknolojilerdir.
Orta Asya’da kültür ve medeniyetin yok olmasının sebebini uçsuz bucaksız ormanların demir işlemek için kullanılan körüklerde ve diğer kullanım alanlarında aşırı kullanım ile tüketilmesine bağlayan ormanların yok edilmesiyle de nehirlerin kurumasıyla açıklayan Stephen Frederick Starr bu düşüncesinin aksine Orta Asya yüksek kültür ve medeniyetinin tekamülünü ve devamını sağlayan sebebin de “[Medeniyet ve yüksek kültürün tekamül ve devamının] müsebbibi tabiat değil insanoğlu, bilhassa insanların zanaatta ve sulama teknolojilerinde gittikçe ustalaşmalarıydı. Orta Asya’nın çorak topraklarından bir medeniyet yükselten bu sulama sistemleriydi. Evet, sadece sulama sistemleriydi.” (s.82) olarak açıklamaktadır. Bu sulama teknolojisindeki başarıları yüzden Alman asıllı Amerikalı araştırmacı Karl Wittfogel tarafından yazılan “Oriental Despotism = Doğu Despotizmi” adlı kitabında Orta Asya medeniyeti için “hidrolik medeniyeti” isimlendirmesi yapılmıştır (s.82).
Orta Asya Türk kültür ve medeniyeti elindeki kıt kaynakları “geniş” değil “yoğun” kullanarak medeniyetini sürdürmüş ve zenginliğini devam ettirmiştir. Çarlık Rusya’sı ve SSCB elindeki geniş doğal kaynak ve insan malzemesini kullanmış Japonya ise sahip olduğu az kaynak ve inşaları yoğun bir şekilde kullanarak kalkınmıştır. Türklerde iklimin değişiminden sonra kıtlaşan suyu doğru ve düzgün dağıtıp etkin kullanarak “yoğun” bir kullanım gerçekleştirmesi dolayısıyla Japonya benzer (s.86). Orta Asya’nın kültür ve medeniyetini devam ettirip ekonomik olarak zenginleşmesine sebep olan ilk etken su kanalları iken ikincisi de “Orta doğunun [tek hörgüçlü] hecin devesi yerine bu bölgeye has [çift hörgüçlü soğuğa daha dayanıklı] ‘Baktriya devesi’ bölgeler ve kıtalar arası taşımacılığın belkemiği haline gel”mesidir (s.87). Böylece Orta Asya ürettiği mallarını ‘Baktriya devesi’ ile yaptığı kervan ticareti yoluyla dünyaya ulaştırarak ekonomik kalkınmasını devam ettirmiştir.
Stephen Frederick Starr bir Alman coğrafyacı olan Baron Ferdinand von Richthoven (1833-1905)’in on dokuzuncu asırda “İpek Yolu” olarak adlandırdığı Baktriya develeri ile yapılan Orta Asya kervan ticareti yolunu yanlış isimlendirdiğini, bu isimlendirmeye sebep ise Baron Ferdinand von Richthoven’ın “İpeğin M.Ö. 100’den M.S. 1500’e kadar Çin’den bu güzergahlar vasıtasıyla batıya ulaştırılması” dolayısıyla “ipeğin ticaretteki tek ya da ana ürün olduğunu zannetmesi” olarak yorumlamaktadır (s.89). Yani Baron Ferdinand von Richthoven Orta Asya kervan ticaretiyle batıya ulaştırılan ipeğin bu kervanların taşıdığı tek ya da ana ürünü olduğuna dair yürütmüş olduğu yanlış bir fikir sebebiyle “İpek yolu” olarak adlandırılmıştır. Her ne kadar “İpek Yolu” ismine karşı Stephen Frederick Starr alternatif yollar olarak “Lacivert Taşı Yolu”, “Yeşim Taşı Yolu”, “Zümrüt Taşı Yolu”, “Altın veya Bakır Yolu” (s.89) gibi isimler önerse de aslında bu yol bir “Türk Yolu”dur.
Stephen Frederick Starr göre bu kıtalar ve uluslararası ticaretin gelişmesi için üç etkenin bir arada olması gerkir: Birncisi ticari mal deposu olabilecek kentlerin olması, ikincisi kıtalar arası nakliye yapmakta profesyonel ticaret erbabı tüccarın olması, üçüncüsü ise yüksek kaliteli üretim yapan mahalli sanayi ve üretim merkezlerine dayanan ihracat odaklı ekonomilerin oluşmuş olması gerekir (s.90).
Orta Asya’nın Aydınlanma Çağı’na hâkim olan ve ana karakteri meraklı ruhu yaratan “açık görüşlülük ve yenilik” hususlarıdır (s.96).
Yukarıdan beri görüldüğü gibi yeri geldikçe Türk kültür ve medeniyetine vurgu yapmaya çalışarak Stephen Frederick Starr’ın “Orta Asya” dediği yerlerde “Türk Kültür ve medeniyeti” diyerek doğrusuna işaret etmeye çalıştığım yazdıklarımdan görülmektedir. Sosyal medya Facebook’tan 22 Nisan 202126 Çarşamba günü “Kayıp Aydınlanma kitabını her Türk milliyetçisinin Türk isminin yok sayılarak, görmezden gelinerek “Orta Asya kültür ve medeniyeti” denilerek gizlenmeye çalışıldığını bilerek okuması gerekir” diyerek yaptığım paylaşıma, 23 Nisan 2026 Perşembe günü Prof. Dr. Vahit Türk tarafından “Halim Bey, kitabı yayınlanır yayınlanmaz alıp okudum. Zehir, bala katarak altın tasta sunduğunu söyleyebilirim. Pek çok Türk bilgin, Arap ve özellikle de Fars olarak kayda geçirilmiş. Özellikle Nevayi ile ilgili namussuzluğu çok dikkat çekici. Okunmalı ancak çok dikkatli…” şeklinde cevap verildi. Aynı gün ben kendisine “Ben de bazı kasıtlı eksiklikler tespit ettim. Sadece anlatılanları Türk kültürü ve medeniyetine ait olduğunu bilenler için Türk kültür ve medeniyetinin sahip olduğunu söylemeden orta Asya kültürü denilerek tespit edilmiş olduğunu vurgulamak istedim. Orta Asya diyerek Türk dememeye çalışıyor, 1150’lerde Orta doğuya hâkim kültürü Fars ve başka kültürler olarak göstererek Selçukluları inkâr ediyor. Türk kültürüne sadece göçebe kültür diyerek medeniyetten uzak gösteren, küçük görenlere karşı bu kitapta anlatılan kültür ve medeniyet ürünlerini Türklerin ürettiğini söyleyerek kullanabiliriz. Yazan kalem kendinden olmayınca, böyle oluyor. Ve bir de Türk isen zaten bütün dünya düşmanındır.” diyerek cevap verdim. Bunun üzerine Prof. Dr. Vahit Türk “Bu adam kasıtlı gibi geldi bana. Kitap sanki İran Şahı’nın sarayında yazılmış. Bu yazar, bir zamanlar ABD başkanına danışmanlık yaptı diye bir bilgi gelmişti kulağıma.” diyerek bir cevap daha verdi. Ben buna karşılık “Mesela Yunan asıllı Baktriya devleti ve çift hörgüçlü Baktriya devesinden bahsediyor ancak hiçbir Türk devletinden bahsetmiyor. Türkmenistan’ın olduğunu bildiğim çift hörgüçlü devesini de Baktriya devletine mal etmiş.” ve “İpek yoluna da Çin ticaret yolu demediğini, Çin ticaret yolu olmaktan çıkaran bir ifade kullandığını ancak Türk yolu da diyemediğini tespit ettim. Orta Asya’nın ortak ticaret yolu diyerek meseleyi kapatmaktadır.” cevaplarını verdim. Prof. Dr. Vahit Türk Bey’e bu açıklamaları yapmam ve kitap hakkında sağlıklı bir değerlendirmenin ortaya çıkmasına vesile olduğu için teşekkür ederim.
“M.Ö. ikinci bin yıldan M.S. 1500’e kadarki dönemin tamamı boyunca Orta Asya sürekli olarak Karadeniz’in kuzeyinden, bugün Kazakistan ve Rusya’da kalan Altay Dağları’ndan, Doğu Türkistan’dan ve Çin ile Moğolistan’ın muhtelif bölgelerinden gelen göçebe akınlarıyla mücadele etmek zorunda kalmıştı. Büyük kentlerin halkları kadar bu göçebe topluluklar da Orta Asya’nın tarihini şekillendirmişlerdi.” Stephen Frederick Starr’ın coğrafi bölge olarak zikrettiği Orta Asaya aslında Türkistan ve göçebe dedikleri de Türk boylarıdır. Türkler bu coğrafyada Asya Hun Devleti, I. ve II. Göktürk (Kutluk) Devleti, Uygur Kağanlığı, Karahanlılar, Türgişler, Karluklar, Kırgızlar, Avarlar, Akhunlar (Eftalitler), Hazarlar, Selçuklular adlarında devletler kurmuştur.
Stephen Frederick Starr “Yakınlarda bir araştırmacı ilk evcilleştirilmiş atların M.Ö. 3500’de günümüzde Kazakistan’ın başkenti Astana’da kullanıldığını belirtmektedir. Bazı araştırmacılar ise bu tarihten bin yıl önce (M.Ö. 4500) at kullanılmaya başlandığını söylemektedir. Ancak hemen herkesin ittifak ettiği bir nokta vardır ki o da bu çığır açıcı hadisenin ilk olarak Orta Asya’da gerçekleşmiş olduğudur.” (s.104) yine Türk’e ait olan bir şeyi Orta asaya diyerek örtmektedir. Atı Türkler evcilleştirip ehlileştirmişlerdir. At sırtında her türlü manevra yapma yeteneği kazanarak düşmanlarına da üstünlük kurmuşlar eski dünya denilen üç kıtada; Afrika, Asya Avrupa yurt tutup devletler kurmuşlardır.
Stephen Frederick Starr’ın “Göçebe savaşçıların etkili olmalarının bir sebebi de kabile reisini ve sadık destekçilerini merkeze alan örgütlenme yapılarıydı. Bu cesur savaşçıların gücü sadece aile bağılarından değil, aynı zamanda idarecilerine olan şaşmaz sadakatlerinden geliyordu. Comitatus ismi verilen bu düzen, daha sonraları yönetecekleri İslam devletlerine taşınacaktı” (s.106-107) dediği ve ismin sakladığı savaşçılar ve İslam devletlerini yönetenler Türklerdir. Stephen Frederick Starr’ın göçebeler dediği Türklerin çanak çömlek ve pamuklu kumaş ihtiyaçlarını kentliler dediği Perslerden karşıladığını, kentliler olan Perslerin de deri, et, halı, eğer gibi ihtiyaçlarını göçebelerden karşılamaları dolayısıyla birbirlerine ihtiyaç duyarak iş birliği ettiklerini ve “Böylece bozkır ile kentin, çoban ile çiftçinin, Türk ile Persin birbirlerine bağımlı oldukları bir hayat tarzı (modus vivendi) ortaya çıkmıştı. Zaman içersinde bu kültürel değişim her iki tarafı da dönüştürmüş ve bir ortak yaşama sürüklemiştir.” (s.107) Türklerden daha erken dönemde Müslüman olan İran’ın Pers-Fars halkı İslam’ın ümmetçi bir tutum göstermesine rağmen Arap Araplaşmadığı gibi daha sonra İran coğrafyası üzerinden adeta silerek orta doğuya gelen Türkler ile de benzeşmemiş Fars kültüründe ısrarcı olarak Per-Fas benliğini ve kültürünü korumuştur. Çünkü Persler ırkçı bir kavimdir. Türklerde ırkçılık olmadığı gibi hiçbir kavimin dil ve kültürüne müdahil olmamışlardır.
Stephen Frederick Starr’ın Orta Asaya dediği Türkistan’da İslamiyet öncesi okur yazarlık oranın çok yüksek olduğu, çocukların beş yaşında okumaya yönlendirildiği (s.111), kadınların kocalarına mektup yazarak sitem edecek şekilde okur yazar olduklarını (s.112), ay’ların 30 gün çekecek şekilde takvim geliştirildiği (s.117) Orta Asya için “Medeniyetlerin kesişme noktası” (s.118) dendiğini, bu tanımlamanın doğru olduğu gibi başka hiçbir medeniyet için olmayacak kadar isabetli bir tanımlama olduğu, Orta Doğu, Avrupa, Çin ve Hindistan medeniyetlerinin birleşme noktasının Orta Asya bizim ifademizle de Türkistan olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Ancak bu kültür ve bilimin yaratıcısı olarak Harezm, Baktriya, Partya, Thoristan, Soğdiana (s.117), Arap, Fars, Hind, Çin etkisini sayıp da hiçbir zaman Türk veya Türkistan dememesi de Türklüğe karşı bir peşin hüküm taşıdığının işaretleridir.
Çok nadir olarak yer verdiği ve Türkleşmiş manasını andıran Türkî ifadesini kullanmakla da kasıtlı davranmış, Türk diyememiştir. “Erken dönemdeki Türkî halklar gayet başarılı bir runik alfabe icat etmişlerdi. Kaseleri ve bazı ev eşyalarını süsleyen bu yazı aynı zamanda Türkçe ve Uygurca (Uygurca dediği dil de Türkçedir ve Uygur Türkçesi diyebilirdi.) yazılan güzel şiirleri sunmak için de kullanılıyordu. (…) Son zamanlarda İskit ve Türk dillerinde yazılmış bölük pörçük yazılar keşfedildi ve dikkatli bir şekilde Arami alfabesiyle yeniden yazıldı. Birçok yazı ise deşifre edilmeyi beklemektedir. Erken dönemlerdeki göçebe Türkler arasında okuryazarlığın ne seviyede olduğunu tespit etmek imkânsız olmakla birlikte yavaş yavaş gün ışığına çıkan kanıtlar seviyenin hiç de düşük olmadığına ve bu durumun İslamiyet’in gelişinden önceki, asırlarda Türk kültürünün tekamülünü ele alırken muhakkak dikkate alınması gerektiğine işaret etmektedir.” (s.119-120) Stephen Frederick Starr’ın Orta Asya kültürü dediği ancak bizim gözümüzde Türk medeniyeti olan söz konusu kültürün “kesişen bir kültür” olduğunu yani “irtibatta olduğu diğer tüm bölgelerden etkilense de günün sonunda asırlar boyunca inşa edildiği kendine has taraflarıyla öne çıktığını gösteren” bir kültürdür. Orta Asya kültürü/ Türk Kültürü etkilendiği kültürlerden alan, aldığı kültür unsurlarını geliştiren, yeniden inşa eden ve ortak bir kültür olması hasebiyle de kültürler üzeri bir kültür ya da muasır medeniyet denilebilecek bir yapıdadır. Orta Asya halklarının inançları olarak Manihaizm, Zerdüştlük, Gök Tanrı inançlarının halk nezdinde takipçi bulan inançlardır (s.126).
Stephen Frederick Starr sık sık “İslam istilasından önce” tabirlerini kullanarak İslam dini aşağılamakta, hemen ardından da Orta Asya yazılı kültürüne ait kitapların yok edildiğinden bahsederek öznesi meçhul bir suçlama yaparak sanki Müslümanların kitapları yaktıklarını ima eder görünmektedir. Ayrıca kullandığı çokça kullandığı “Arap fetihleri” kavramıyla da İslam’dan arınmış ırkçı ve kavmiyetçi bir Arap fethi izlenimi vermektedir.
Stephen Frederick Starr’ın “Budist metinlerini Çinceye tercüme edenlerin altısı Hintli, altı ya da yedisi Çinli, tam on altı tanesi ise Orta Asyalıydı.” (s.139) Hintliler ve Çinliler yer bulurken 17 kişilik tercüme heyetini sadece Orta Asyalı olması, etnik hiçbir vasfının belli olmaması acaba olmayan Fars tercümanlarını dahil etme çabası mı? yoksa Türk tercümanlarını unutturma çabası mı? diye İnsanı düşündürmektedir.
Stephen Frederick Starr İslamiyet öncesi Orta Asya toplumunun halini “İslamiyet öncesi dönemde herhangi bir fertten ya da başarıdan daha önemlisi Orta Asya’nın araştırmacı, tahsilli, matematik bilen, dünyaya düşkün ve özgüven sahibi bir toplum olduğu gerçeğidir.” (s.150) ifadeleriyle izah etmektedir. Stephen Frederick Starr Orta Asya dediği ancak bütün dünyanın Türkistan olarak adlandırdığı bölgede yaşan Türklerin ortak özelliği toplumcu bir karakter taşımalarıdır. Zaten Türkler bir lider etrafında toplu hareket ettiklerinden dolayı sayısız devlet kurmayı başarabilmişlerdir. Zaman zaman lider bağlılıkları zayıfladıkça, toplu hareket etmekten kaçındıklarında da devletleri yıkılmıştır.
Arapların Orta Asya’yı istila veya fetihlerine başlama tarihini ve nedenlerini “Doğu cephesiyle ilgili olarak Arap ordularının Ceyhun civarındaki akınlarına 650’lerin ortalarında mı yoksa biraz daha geç bir tarihte, 661’den sonra mı başladıkları konusunda anlaşmazlık vardır. Kesin olarak bilinen ise fethin ilk etabının yağma için yapılan ufak çaplı akınlardan ibaret olduğudur. Fetih İslam devleti için esastı. Fakat bu akınlar Orta Asyalılarda istilacıların ganimet hırsıyla hareket ettikleri kanaatini uyandırmıştı.” (s.163) ifadeleriyle ortay koyan Stephen Frederick Starr tarihin 650 mi 661 mi olduğuna karar vermezken Orta Asya’nın Araplarca fethini İslam coşkunluğu ve tebliğinden ziyade yağmayla ilişkilendirmektedir. Sistan’ın fethi sırasında Arap vali tarafından kırılan ve gözlerindeki yakutları alına put’un tamir edildikten sonra bile tapınmaya devam edildiğini söyleyerek sürenin uzunluğunu anlatmaktadır. “Set bir direniş başlatan Sistan halkı öyle bir başarı elde etmişti ki üç yüz sene sonra bile tamir edilen puta hala tapınılıyordu.” (s.164) Aslında burada ifade edilmek istenen bu şiddetli tepkinin sebebinin tapınılan putlarının kırılmasına verilen tepkiyle halkın dinini savunmaya ve sahip çıkmaya başlamış olması ve inancına yapılan saygısızlığa karşı direnmesidir.
Arap orduları başkumandanı olarak atanan Kuteybe amacının cihad olduğunu ilan etmiştir. Ancak Kuteybe’nin başarısının arkasındaki sır “Birincisi kendisinden önceki hiçbir Arap lider bölgedeki çekişmeleri alevlendirmekte bu denli başarılı değildi. Kuteybe Orta Asyalı grupları birbirine düşürüyor ve kendisiyle yapacakları iş birliğine göre mükafat veya ceza belirliyordu.”, “İkincisi Kuteybe korkuyu bir taktik olarak kullanmakta oldukça mahirdi. Örneğin Peykent’e düzenlediği ilk taarruzlardan birinde karşısındaki askerlerin tamamını öldürmüş ve bütün kadın ve çocukları esir almıştı. Semerkat’a dört yıl süren bir kuşatmanın ardından girebilmiş ve otuz dokuz bin insanı köle etmişti.” (s.167) hile, zulüm ve katliam olduğunu ifade etmektedir. Stephen Frederick Starr Kuteybe’nin Orta Asya’da yapmış olduklarını canice bulmasının yanında kütüphane yakması ve Zerdüşlük kutsal metinlerini kayıtlı olduğu külliyatı yok etmesi sebebiyle olsa gerek “[Kuteybe’nin] Orta Asya’daki savaşı bir kültür kıyımından başka bir şey değildi. Bu açıdan âdeta medeniyete hücum eden haçlı seferi gibiydi.” (s.169) diyerek ortaya koyarken Hristiyanların Anadolu’ya düzenledikleri Haçlı seferlerinin de kültür ve medeniyet düşmanlığı olduğunu ifade etmektedir.
“Bir yerde valiler din değiştirenlerin vergiden muaf tutulacağını ilan ediyordu. Bunun üzerine bir kentin nüfusunun tamamı İslam’a geçiyor, böylece gına getiren vergilerden kurtulmuş oluyorlardı.” (s.171) Stephen Frederick Starr, Kuteybe ve sonrasında gerçekleşen Arap fetihlerinin ganimet ve zulüm ile olduğunu söylerken sünnet olduklarını ispatlamalarının istendiğini söylediği Orta Asyalılar dediği milletlerin de dinine bağlılık göstermediğini, dünyalık menfaat için topluca dinini terk etiğini söyleyerek Arapları da Orta Asya milletlerini de aşağılamaktadır.
“Arapların Türkleri bölgenin hâkimi yapmak istemeleri jeopolitik bir gerçeklikti, ancak vergi talepleri Türklerin ana gelir kaynağına ket vurmuştu.” (s.172) ifadesiyle sanki Türklerin Orta Asya hakimiyeti nüfus, askeri ve ekonomik güç olarak Türklerin etkinliğinden değil de Arapların vermiş olduğu destek ile bahşedilmiş bir hakimiyet olarak lanse edilmektedir.
“Bir grup muhalif ise Muhammed’in en küçük amcası Abbas’ın soyundan gelenleri destekliyorlardı. Anlaşılan Abbas’ın hiçbir zaman İslam’a geçmemiş olmasının üzerinde pek durulmamıştı” (s.178) Hz. Abbas’ın Müslümanlığı üzerinde-Hz. Abbas, yaygın görüşe göre 624 yılında yapılan Bedir Savaşı öncesi veya savaştan hemen sonra olmuştur. 630 yılına kadar Müslümanlara himaye sağlamak için Mekke’de kalıp Müslümanlığını gizlemiştir.– bütün Müslümanlar ittifak etmişken Stephen Frederick Starr’ın böyle bir ifade kullanması onun Hz. Abbas’ın Müslüman olduğunu bilmemesiyle açıklanamaz. Bu tutumun arkasında tamamen bir art niyet ve kasıt vardır.
“Arapların bölge halkının davasını savunduğunu fark eden binlerce Türk savaşçı Ebu Müslim’in ordusuna geçerek bölgenin tamamına yayılan bu akının karakterindeki Arap baskınlığını azaltmaya başlamışlardı.” (s.179) aslında Stephen Frederick Starr’ın Türk gücünü zayıflattığını söylediği Ebu Müslim Horasanî’nin üstünlüğünü kabullenerek kendilerini mağlup eden Arapların bölge halkının davasını savunduğu için ordusuna katılmaları bir nevi teslim olarak teslim almak gibi bir durumun mevcudiyetini göstermektedir. Türkler Ebu Müslim’in ordusuna girerek onu gücünü kabul edip daha fazla kendilerini yıpratmamış olurlarken, ordu içinde çoğunluğu oluşturarak da Arap etkisini azaltarak bu tehlikenin şiddetini düşürmüşler ve Türklerin İslamlaşmasındaki askeri gücü bertaraf ederek kendi isteğine bağlı bir İslamlaşmayı zaman yaymışlardır.
754 yılında Abbasilerin halife ilan ettiği Mansur Ebu Müslim’i Suriye valisi ilan ederek Orta Asya’ya dayan askeri gücünü kırmak istemiş, her ne kadar Ebu Müslim aykırı görüşlerden vaz geçtiğini belirten bir mektup yazsa da halife tarafından “haince bir yolla” öldürtülmüştür. “Ardından da Ali’nin oğlu ve Muhammed’in torunu olan Hüseyin’in soyundan gelenlerden öldürebildiği kadarını öldürtmüştü. Bu peygamber torunlarının naaşlarını kuruttuktan sonra her birinin kulağına etiketler mühürleterek sarayının gizli bir odasına yerleştirmiştir. ” (s.182) anlaşılan o ki, Emeviler’den sonra Abbasiler de iktidarlarına tehlike gördüğü Peygamber soyunu katletmekten çekinmedikleri gibi kurutup odalar gizleyerek vahşi ev sapkın bir zihniyette olduğunu da göstermişlerdir. Belki tarihte sadece Türkler Peygambere olan saygılarından Hz. Hüseyin soyundan gelenleri bağrına basmıştır.
Stephen Frederick Starr “Kültürün de Doğu’dan esen bu kuvvetli rüzgârı hissettiğini ve parlak ‘Arap’ bilim adamlarının önemli bir bölümünün aslında Araplıkla bir alakalarının olmayıp eserlerini Arapça yazmayı tercih etmiş Orta Asyalılar olduğunu göreceğiz.” (s.187) diyerek bu dünyada Arap kültür ve ilim olarak biline medeniyeti yaratanlardan Arap olmayanlarının hakkını teslim ediyormuş görünse de aslında Türkleri zikretmeyerek başka bir meçhul, müphem ve genel bir kavrama hapsetmektedir.
Harun Reşit’in çapkınlığının Binbir Gece Masalları’nda anlatıldığını ifade eden Stephen Frederick Starr bu durumu “Bu hikayelerde ve diğer kayıtlarda Harun geceleri Bağdat sokaklarında arzulu kadınlar aramaktadır.” ve “Kadın düşkünlüğü konusunda da daha gücenilir kaynaklar Harun’un geniş haremindeki kadınların isimlerini bile vermektedir.” (s.193) ifadeleriyle izah etmektedir. Ancak bu ifadeler Harun Reşit’i ortaya koymaya yetmediğine kani olacak ki Stephen Frederick Starr “Harun hiçbir konuda olmadığı kadar inancın asker gücüyle yayılması manasına gelen cihat ilkesine olan sadakatinde ciddiyet göstermişti. Orduya çok para harcamış ve hatta her savaş bizzat komutanlık yapmıştı. Halife olmasından önce başlayarak en büyük saplantısı Hristiyan Bizans’ın başkenti Konstantinopolis’i fethetmekti. Kuşatması başarısız olmuş olsa da Bizans’a karşı yürüttüğü mücadele en büyük önceliği bu kenti fethetmek olmuştu. Bu uğurda başkenti Suriye’nin kuzeyindeki Rakka kentine taşıyarak on yıldan fazla süreliğine Bağdat’ı terk etmişti.” (s.193-194) ifadeleriyle kendisiyle çelişecek açıklamalar yapmaktadır. Çünkü zevk-ü sefa içinde yaşayan adamın cihad ile pek işi olmaz, ya da cihad zevk-ü sefa sürenlerin işi değildir. Daha sonra bu askere verilen önem ve harcana paranın tedariki için konan vergiler, başkent Bağdat’ın ihmal edilip Rakka’ya yerleşmesi devletin çöküşünün temelleri olmuştur (s.194). Harun Reşid zamanında oğlu Fazıl Bağdat’taki felsefe, matematik, gökbilimi ve tıptaki yeni düşüncelerin destekçisi olmuş, “Bu alanların çoğunda ışık saçanlar bugünkü İran’ın değil, Orta Asya’nın kalbinden gelenlerdi.” (s.195) Stephen Frederick Starr Türk dememek için Orta Asya tabirini kullanarak, her ne hikmetse bir kültür ve medeniyetin inşa edilebilmesi için bir yönetici hamisinin olması gerektiğini dolaylı olarak anlatırken öte tarafta Orta Asya dediği sahipsiz coğrafyadan bilim adamlarının hiçbir hamiye ihtiyaç duymadan yetiştiğini mi söylemek istiyor?
“Hiç kimse Peygamber’in ve sahabenin sözlerine bağlılık gösterme ve din ve hukuk sahalarında akıl başta olmak üzere tüm iktidar kaynaklarının tespitlerini reddetme hususunda İbn-i Hanbel kadar ısrarcı değildi. Şurası ilginçtir ki İslam itikadına açıkça ters olmakla birlikte İbn-i Hanbel’in Tanrı tasavvuru cismani idi ve bu fikrinden de hiç vazgeçmemişti.” (s.214) Eğer İbn-i Hanbel için sarf edilen bu bilgi- Allah’ın cismani tasviri- doğruysa bu durumu kabul eden İslam alimleri açısından bir tenakuz tecelli etmektedir. İbn-i Teymiye’yi Allah’a cismaniyet atfettiği için ehl-i sünnet saymayan alimler İbn-i Hanbel söz konusu olunca ses çıkarmamaktadırlar. Aslında İbn-i Hanbel allah tasavvuru olarak Allah’ın sıfatları için Kur’an’da geçtiği şeklinde kabul eden ve yorumdan kaçınan bir anlayıştadır. Allah’ı yaratılmışlara da benzetmekten kaçınır. Bu şu demektir; Kur’an’da geçen “Yedullah-Allah’ın eli” gibi kelimeleri açıklamaz ancak olduğu gibi kabul edip aktarırdı.
İlim, kütür, medeniyet söz konuş olunca Orta Asaya diyerek Türklerden bahsetmeyen yazar Stephen Frederick Starr göre Abbasi “Halifeler[i] iktidarda kala bilmek için artık tamıyla Orta Asya’dan gelen Türk köle askerlere muhtaçlardı.” (s.216) derken aslında Orta Asya denilen yerde Türklerin yaşamış olduğunu aynı ifade içinde zikretmiş olmaktadır. Ancak yine de Türk dememek için çabalıyor tıpkı “Toplumu kutuplaştıran ve yeniliğin önüne ket vuran bu çaba sebebiyle ilmin merkezi doğuya, gittikçe bağımsızlaşan Orta Asyalı toplumlara doğru kaymıştı.” (s.217) ifadesinde olduğu gibi.
Stephen Frederick Starr Bağdat’taki ilim adamı ve talebelerinin çokluğunu ve Arap olmadıklarını ifade etmek için “Araplar sayılarına ve kabiliyetlerine rağmen bilim ve felsefenin birçok sahasında Orta Asyalıların gölgesinde kalmışlardı.” (s.221) ifadelerini kullanmış, sırf Arapça yazdıkları için kolaycılığa kaçarak bu ilim adamlarına Arap diyenleri eleştirmek içinde “Yirminci asın başında [Almanya’nın Leipzig kentinde] çalışmalarını yapan Heinrich Suter büyük zahmetlerle İslam’ın Orta Çağı’nda -İslam’ın Batı veya Avrupa’ya benzer Orta Çağı yoktur- yaşamış olan ve Abbasilerin ilk döneminden itibaren en büyük grubu oluşturan 515 kadar matematikçi ve gökbilimcinin doğum yerlerini tespit etmiştir. Eserlerini Arapça kaleme almayı tercih ettikleri için uzmanlar da kolaycılığa kaçarak bu isimlerin Orta Asyalı değil de Arap oldukları kanaatine varmışlardı.” (s.221) ifadelerini kullansa da bu 515 kişini hakiki milliyetini zikretmemekte, Türk olduklarını söyleyememektedir.
“Harezmî’nin yaşadığı dönem Arapça yazan bilim adamları ve alimlerin kadim Yunan ilmini yeniden keşfettikleri dönem olarak bilinir. Ancak bu dönem aynı zamanda Bağdat ve Doğu’nun diğer merkezlerindeki mütercimler ve bilim adamlarının devasa ama ihmal edilmiş Hint cebiri, trigonometrisi ve gökbilimiyle karşılaştıkları, bu metinleri tercüme ve tahlil edip meslektaşları arasında yaydıkları dönemdir.” (s.237) diyen Stephen Frederick Starr bu kültürler arası projeyi yönlendirenlerin de Harezmi ve Stephen Frederick Starr’ın Orta Asyalı dediği bilim insanlarıdır. Müslümanları gökbiliminde başarılı olmalarının arkasında yatan sebebin güneşin doğuşu ve batışına göre ayarlanan namaz saatlerinin ve kıblegâh olan Mekke’nin konumunun tam belirlenmesi ihtiyacının yattığı ifade edilir (s.237).
Harezmi’nin ilham kaynağı olduğu Arap ve Orta Asyalı gökbilimciler arsında Türklerin olduğunu da lütfen ifade etmektedir Stephen Frederick Starr. “Bu Orta Asyalılardan hiçbirisi Ebu Mahmut Hucendî kadar öne çıkmamıştı. (…) Hücerndî’yi farklı kılan klasik gökbilimini uygulamaya döken ilk Türk olmasıydı.” (s.243)
Stephen Frederick Starr ne amaca hizmet ederek aslında İslam tarihçisi olarak biline Taberî’nin bir Yahudi ailenin Müslüman çocuğu olduğunu (s.248) ifade etmektedir? Zihinleri bulandırmaya mı çalışmaktadır? Stephen Frederick Starr Razî’nin ilmi yönünü belirttikten sonra her halde gözden düşürmek için ilahiyat alanında yazdığı eserlerin “Meharik’ul Enbiya=Peygamberlerin Kandırmacaları”, “Hiyel’ul Mütenebbin=Peygamberlerin Hilekarlıkları”, “Nakz’ul Edyan=Dinlerin Redi” (s.248) şeklinde olduğunu, bir dine mensup olanların akli yorumu yasakladığını ve hasımlarını öldürdüğünü, Kur’an hakkında belagatçıların, hatiplerin ve cesur şairlerin çalışmalarından istifadeyle binlerce benzerinin üretileceğini (s.249) söylediğini, nakleder. Bu şekilde, daha sonra bir Kur’an tefsir de yazmış olan Razî’nin İslam’dan çıktığını zımnen söyler.
Türklerin hayat hikayelerini büyük bir gayretle derleyen İbn-i Hallikân (s.1211-1282) Farabi’nin ölümünden iki asır sonra Türk olduğunu iddia etmiş olmasaydı Farabi gibi, açık görüşlü bir hümanist hakkında böylesi bir soru asla sorulmayacaktı diyen Stephen Frederick Starr bunu da “Türkî (Türkî değil Türk hanedanlıklar) hanedanlıkların Orta Asya ve İran’ın büyük kısmına hükmettikleri on ikinci asırda kökenlere ilişkin bu tarz iddialar yaygındı.” (s.252) diyerek izah etmekte ve Farbi’nin “Türk olduğu iddiasını destekleyen hiçbir somut kanıt olma”dığını (s.252 savunmaktadır.
“Farabi’nin iyi bir Müslüman olduğuna şüphe yoktur ama ana akımlardan birine mensup bir Sünni pekâlâ ‘nasıl bir Müslümandı,’ sorusunu sorabilir. Tanrıya Vacib’ül Vücud olarak tanımlaması Aristo’dan mülhemdi. Bütün kâinat da bu Tanrı’dan ‘sasır’ olmuştu (sudur etmişti). ‘sudûr’ (emanatiyon) dah rasyonalist olan Müslüman düşünürlerin yaratılışla ilgili tüm tartışmalardan sıyrılmak için kullandıkları neoplatoncu bir terimdi.” (s.254)
“Orta Asya beyin Göçünden mi Muzdaripti?” (s.260) diye soran Stephen Frederick Starr Harezmî, Farabi, Birûni, İbn-i Sina (s.260), Buharî, Kaşgarlı Mahmut (s.261) gibi seyyah alimlerin yurtlarından ayrılarak Bağdat başta olmak üzere yeryüzünde mevcut diğer ilim merkezlerini dolaştıklarını “Birçok alimin kendi memleketinden, hatta bölgeden ayrılmış olması bir beyin göçü meselesini gündeme taşımaktadır.” (s.261) Stephen Frederick Starr Bağdat’ın ve diğer şehirlerin alimleri çeken gücünün de bir kapasitesi olduğunu Bağdat’tan ayrılan alimlerin isimlerini zikrederek ortaya koymaktadır. İlim talebi için şehir değiştiren alimlerin geriye vatanlarına dönüşleri aslında beyin göçüdür. Çünkü ilim tahsiline giden kişi demek ki beyin göçü sayılacak bir bilgi seviyesine sahip değil ki daha üstün fikirleri almak için başka şehirlere göçüyor. Asıl beyin göçü alimin ilim tahsil yetiştikten sonra vatanlarına geri dönerken gerçekleşmektedir ki işte o zaman bu kişiler tam yetişmiş birer beyin sayılabilirler. Tabi vatanlarına geri dönerken edindikleri bilgi ve görgülerini vatanlarına taşıyarak, ilmin nakline ve vatanlarındaki ilmin gelişimine sebep oluyorlar. Bağdat’ın ilimi çekim gücüne gelerek ilim öğrenenlerin dönüşüyle Nişabur, Buhara, Ürgenç, Merv ve Afganistan’daki Gazne (s.261), Semarkant, Herat (s.262) gibi şehirleri ilmi merkez haline getirmişlerdir.
Stephen Frederick Starr, bazılarının aynı zamanda Yahudi kökenli oldukları dile getirilen vahiy ile gelen dinlerin tamamına eleştiriler yapılmış olduğunu “Razi, Hivi, İbn-i Ravendi ve Tanrı’nın sıfatlarını inkâr eden isimsiz zındık örnekleri (Bağdat’ta olmasından ötürü Sicistani dahil edilmemektedir.) Horasan’ın ve Orta Asya’daki komşu topraklarının açık bir fikir çarşısı haline geldiğini göstermektedir. Hür düşünce ve kuşkuculuk her yerdeydi ve dokunulmamış bir kutsal yoktu.” (s.276) ifadeleriyle ortay koymaktadır. Buradan bakınca insanoğlu kişilerin hepsini isimlerinden hareketle değerlendirince sanki sadece bir doğruyu desteklemiş ve İslam medeniyetinin temelini oluşturan anlayışa sadık bilim insanları olarak gördüğü kişilerin hizmetinin aslında genel kabul gören din ve bilimi inkâr, reddediş ve eleştirmek üzerinden gerçekleştiğini görmektedir. Bütün bu düşünce çeşitliliğine hür düşünce ya da liberal düşünce denilerek meşrulaştırılarak adeta Allah’ı ve dinin getirdiklerinin inkarına zemin hazırlanmakta, sanki dindar kalınarak ve Allah’a inanarak ilim yapılamaz denilmektedir.
Samanilerin ticarette söz sahibi olduğu “Uluslararası sahnedeyse zarif bir tasarıma sahip, yüzde 97’si saf altın olan Samani altın sikkesi geçerliydi. Bu sikke Roma dinarından beridir en fazla kabul görmüş sikke olmuştu.” (s.304) Vikingler korsanlık ederek Avrupa ve Orta Doğu’dan topladıklarını bu değerli para birimine çevirerek Avrupa’da Baltık ülkelerinde İsveç’teki Gotland adasın daha sonra kullanılmak üzere define olarak saklıyorlardı. “Stocholm’deki Arlanda Havalimanı’nın yakınlarında bulunan bir define Samani para biriminin dokuzuncu asırda büyük ölçüde uluslararası geçerlilik kazanmış olduğunun göstergesidir.” (s.305) Hatta “Sami dirhemleri batıda Akdeniz ve Kuzey Afrika, doğudaysa Çin, Hindistan ve hatta Sri Lanka’ya ulaşmışlardı.” (s.306) Soğdca, Harezmce, Horasani, Pamiri, Tohari, Baktriya dillerinden oluşan İrani dilleri konuşan muhtelif gruplardan oluşan büyük bir orduyu bir arada tutmak zor olmaktadır. Bu yüzden “Aynı Abbasiler gibi Samanîler de kendi saflarında savaşacak İslam’a geçmiş olan Türklere mahkûm olmuşlardı. Zaman içersinde kendilerini müfrezelerde ve süvarilerde kanıtlamış olan kıdemsiz [rütbesiz] Türkî askerler orduda yükselmişler, II. Nasr zamanında birliklere hâkim olmuşlardı.” (s.306) Gittikçe rütbeleri yükselen bu Türk askerle ordudaki Türkçe konuşan erler ile bir dil ve kültüre sahip olmaları sayesinde devlette siyasi bir güç elde etmişlerdir. “Samaniler döneminde yüksek rütbe elde eden Türkler hem hanedanlığa hem de İslam dinine sadıklardı.” (s.307)
Samaniler dönemine kadar İslam kültürüne Arapça tek dil olarak hâkim olurken Samaniler döneminde Farsçanın gelişmiş olması ve diğer dillere sağlanan serbesti ile İslam medeniyeti olarak görülen medeniyet Arapçanın tesirinden çıkmış, Arapça sadece din alanında Kur’an’ın imtiyazlı dili olmasından dolayı üstünlüğünü korumaya devam etmiştir. “Bundan böyle bu yeni kültürün ayırt edici yanı, [Arap] fetihten önce Orta Asya’da baskın olan ama ister Orta Doğu, ister Kuzey Afrika isterse İspanya’da olsun, İslami hayatın diğer merkezlerinin herhangi birinde bu seviyeyi yakalayamamış tam bir kozmopolitlik ve evrensellikti.” İslam’ın gittiği daha önceki bölgelerde Arapça ve Arap kültür haricinde hangi dil ve kültürün baskın olacağına dair hiçbir şüphe yoktu. “Sadece Samanilerin kozmopolit dünyasında dillerin ve kültürlerin etkileşimi çift taraflı olmuştu. Her iki tarafta birbirine önemli katkılar sunmaktaydı. Sonraki asırlarda bu olumlu yeni kültür modeli [kozmopolit v evrensel] İslam medeniyetine bir bütün halinde derinlemesine nüfuz edecekti.” (s.309)
Mısır ve Kuzey Afrika’ya hâkim Fatımi (909-1171) Şii halifeleri ile İran’ın çoğu yerine, Umman ve Abbasi halifeliğinin belli bölgelerine hâkim Şii Büveyhilerin (945-1055) korumasındaki Sünni Abbasi halifeleri olmak üzere İslam’da iki halifelik ortaya çıktığı gibi İslam dünyası da iki Şii devlet tarafından yönetiliyordu (s.317). “Araştırmacılar Şiilerin siyasi ve entelektüel idareyi ele geçirdikleri, 950-1050 yılları arasındaki bu dönemden ‘Şia asrı’ diye bahsetmektedirler.” (s.317) Ancak buraya Fatimi Şii Halifeleri, Sünni Abbasi Halifeleri yanına bir ekleme daha yapmak gerekir, Endülüs Emevi Halifeleri (756-1031) olarak aynı anda üç halifelik yer almaktadır.
“Hadis derleyiciliği yapanların çoğunun Orta Asyalı olduğunu ve ilk derlemelerin Merv’de yapıldığını daha önce belirtmiştik.” (s.322) diyen Stephen Frederick Starr Hadis derleyiciliğinden bin sene öncesinden beri Merv bölgesindeki Zerdüşt rahipler ve Budist keşişler ile Hristiyan, Yahudi ve Maniheist alimlerin inançlarının metinlerini derleme, kayıt altına alma ve tercüme etme alışkanlıklarının olduğunu ve işte bu alışkanlıkların “Hadis toplayıcılığı” geleneğini oluşturduğunu savunmaktadır (s.323).
“M.Ö. altıncı asır gibi erken bir tarihte Harezm halkı hidrolik mühendisliğinde uzmanlaşmıştı. Nehirleri yeni kazılmış kanallara yönlendirerek onlarca kilometre ötedeki kentlere su götürebiliyorlardı. Bunlara ek kanallar yaparak en ücra köşedeki kasabaları bile suya kavuşturabilmişlerdi.” (s.346) Stephen Frederick Starr göre Dünya bu su teknolojisine sahip değildi ve hal bu su kanallarının izi çölde sürülebiliyordu. İnşaatçılar depreme dayanıklı kaleler inşa etmişlerdi.
Stephen Frederick Starr Birûni’nin tarihe bakışını “Tarihi sıralamalar birbirini, tutmadığı gibi birçok diğer hadisede de mantığa uyacak gibi değillerdi. Yaratılışı, Âdem ile Havva’yı, Mısır’dan çıkışı veya tarih öncesindeki herhangi bir hadiseyi tarihlendirmek, Birûni’ye göre imkânsızdı. Daha da kötüsü, Büyük İskender’in doğumu, Zerdüşt’ün hayatı ya da Roma’nın düşüşü gibi daha yakın zamanda meydana gelmiş olaylar için kullanılan çeşitli tarihlendirme sistemleri de işleri iyice içinden çıkılmaz hale sokuyordu. Şurası açıktı ki olayları mantıklı bir biçimde sıralayan bir tarih yoktu.” (s.358) şeklinde özetliyor ve Birûni’nin dinlerin ve milli mitolojilerin tarih sıralamasını reddettiğini ifade ediyor. Aslında bunun bir reddetme değil de bilimin o gün ki seviyesinin bugün geldiğimiz seviyeni gerisinde olması gerçekliğinin dayatması olarak görülmesi gerekir. Bugün yaklaşık 1000 yıl sonra geldiğimiz ilmi seve sayesinde Tarihi olayların sıralanmasında arkeolojik kazılarda buluna materyallere uygulanan karbon testi (Radyokarbon/Barbon-14 yöntemi) denilen sistemle tarih tespit edilebiliyor. Yine de Birûni kendinden önce başarılamamış bir şeyi başarmış ve “el-Asâr” adlı genel tarih kitabını yazmıştır. Stephen Frederick Starr göre Birûni’nin bu kitabı “ilk kültürel takvim sistemi ve buna bağlı olarak da birbiriyle uyumlu bir küresel tarihin oluşturulabilmesi için aslî araçtı. (…) İnsanlık tarihi kavramını astronomi ve mantık çatısı altına yerleştirerek tüm dünya halklarına tek takvim sistemine göre tarihleri belirleme imkânı sunmuş oluyordu.” (s.359-360) Yani Birûni her ne kadar tarihi olaylar sıralanamaz demiş olsa da bütün dünya tarihini tek takvim esasına göre kaleme alan ilk yazardır. Kısaca Birûni dünya tarihin milletlerin tarihi olmaktan çıkarıp bütün dünyanın ortak ve birlikte oluşturduğu tek tarih haline getirmiştir.
İbn-i Sina “kanser tedavisi için erken cerrahi tedavi öngörüyor, hayvanlar üzerinde deneyler yapıyor ve alkolü anti-septik olarak kullanıyordu.” (s.370) Stephen Frederick Starr İbn-i Sina’nın yazmış olduğu tıp kitabı “Kanun’un kendisine dönecek olursak bu müthiş projenin şu özelliğine değinmek gerekecektir: yazarın tıp kavramını bir bütün olarak görmesi ve bu kavramı [tıp] insan bilgisinin daha geniş bir yapısı içinde değerlendirmesinden kaynaklı anlaşılır yapısı” (s.373) ifadeleriyle ele almakta ve Tıp kavramını bir bütün olarak gördüğünü ve anlaşılır bulmaktadır. Zaten bu kitabın başka bir yerinde “kanun” kitabının hastalıklara reçete tavsiye eder şeklinde günlük hayatta kullanılabilecek bir üslüpta ve anlaşılır bir dille yazıldığını da ifade etmiştir.
Stephen Frederick Starr göre “Türkî halklar, en az yeni, Abbasi halifeliğinin can çekişen Emevilere son darbeyi vurmak için Orta Asya’yı ele geçirdiği 719 senesinden beridir İslam alemindeki siyasetin içindedir.” (s.387) Ancak yukarılarda da değindiğimiz gibi Stephen Frederick Starr Türklerin bundan önce kurmuş oldukları Asya Hun Devleti, Avarlar ve Göktürk devletlerini sanki yok saymaktadır. Halbuki Türkler bu devletler zamanında da bölgenin siyasetinde etkin bir şekilde yer almışlardır. “900’ler itibariyle şurası herkes için gayet açıktı; halifeler Arap, Bağdat’ın kültürünü şekillendirenler Orta Asya’dan gelen İranî halklar ve gerçek gücü ellerinde tutanlar da Orta Asyalı Türklerdi.” (s.388) Burada Stephen Frederick Starr göremediği İranî dediği halkların Orta Asya’dan geldiğini söylemesidir. Bugün bütün aklı başında coğrafyacılar İran’ı tarif ederken Batı Asya ve Orta Doğu ülkesi olarak tarif eder. Eğer Orta Asya’dan bir halk gelmiş ise bu Türklerden başkası değildir.
Stephen Frederick Starr’ın Türkleri görmezden gelmesi ve yok sayması son haddini almış ve nihayet hakarete dönüşmüştür. “Hem bu iki grup [Farisiler ve Araplar] hem de kentin diğer sakinleri Türkleri suça meyilli ve tehlikeli olarak görüyorlar ve ne zaman bir kargaşa çıksa, ki çok sık çıkmaktaydı, suç hemen şikayetçi Türklerle eşkıya Türklerin üzerine atılıyordu. Bağdat’ta Türk ve hırsız aynı manadaydı.” (s.388) ve “medeni bir rollerinin olabileceğine ihtimal vermiyorlardı.” (s.389) Stephen Frederick Starr’ın aksine (770-869) yıllarında yaşamış olan el-Cahiz adlı Arap yazar “Fezaâ’ilü’l-Etrâk-Türklerin Faziletleri” adlı kitabı yazmış ve Türklerin üstün vasıflarını ortaya koyarak henüz 1000’li yıllara gelemeden, Türkler Bağdat ve Samarra’da yerleşmeden önce anlatmıştır. Kısaca Arap asıllı el-Cahiz, Stephen Frederick Starr yalanlıyordu.
Stephen Frederick Starr’ın Kaşgarlı Mahmut’un yazdığı “Divan-ü Lügat’it-Türk” adlı kitabı için yazdığı “İlk Sayfasından sonuncu sayfaya kadar popülist ve eşitlikçi mesajlar vermekten hiç vazgeçmemiş ve Türkî diller ve kültürler arasında bir hiyerarşi tesis edecek her türlü hareketten kaçınmıştı.” (s.396) ifadeler de göstermektedir ki Kaşgarlı Mahmut’tun tavsiye ettiği “eşitlikçi” ve “bir hiyerarşi tesis edecek her türlü hareket”ten kaçınmak bugün Türk Dünyasının birbiriyle ilişkilerinde örnek alınacak bir durumdur. Herhangi bir Türk toplumu diğerlerinden üstün değil aksine hepsi birbirine hatasıyla sevabıyla denktir. Çünkü aynı ahlak, aynı töre ve aynı kültürün mensuplarıdırlar.
Stephen Frederick Starr “Hiçbirisi Kaşgarlı Mahmut’un bozkır kültürüne sadık kalmaları gerektiği çağrısına kulaklarını tıkamamıştı ama bunu kendilerini içinde buldukları yeni dünyaya uyum sağlarken başarmışlardı.” (s.412) ifadeleriyle Türklerin kendi kültürlerine bağlı kalarak değişip geliştiklerini ve başka kültürlerden almaları gerekenleri aldığını anlatmaktadır.
Kutadgu Bilig’teki vezir, Odgurmış, Ögdülnış, Ay Toldı, Kün Toldı üzerinde anlatılan hiakyeyi ele alan Stephen Frederick Starr “Tamda tasavvufun çürüyen bir kent hayatına karşı Türkî dünyada yer etmeye başladığı zamanda Kutadgu Bilig kenti açıkça münzevinin mağarasının cazibesine karşı savunarak bir medeniyet manifestosu sunmuş oluyor.” (s.415) diyerek Balasagunlu Yusuf Has Hacib’in tasavvufa karşı olduğunu ve dervişlerin münzevi hayatına karşı şehir hayatını tercih ederek Türk İslam medeniyetini kuranların aslında şehirlerde yaşayan ahiret ve dünya dengesini kurarak kültür üretenlerin olduğunu izah ediyor.
Orta Asya’ya yönelik Arap İslam fetihlerinin başlamasından İran ve Samanîlerin ordularının köle askerlerden olduğunu söyleyen Stephen Frederick Starr Türkler için “Karahanlılar da dahil olmak üzere yeni Türkî liderler ordularını boylarının hür insanlarından oluşturmayı tercih etmişlerdi.” (s.420) cümlesini kurmaktadır. Her ne kadar bu cümlede Stephen Frederick Starr Türklerin köle asker kullanmadığını ifade etse de “Gazneli Mahmut’un ordularının kölelerden oluştuğu”nu (s.421) söylemesiyle kendisiyle çelişmektedir. Eğer bu cümle kitabın yabancı dildeki orijinal baskısında yoksa mütercim büyü hata yapmış ve kitabın içeriğini değiştirmiş olmaktadır. Çünkü bugün bütün dünya kabul etmektedir ki Gazneli Mahmut’un devleti Türk devleti sayılmaktadır. Ayrıca Gazneli Mahmut’un dedesi için “İsmail Samanî’nin muhafızları arasında seçkin bir yere sahip olan Alptekin isimli bir Türk’tür.” (s.421) dedikten sonra babası için de “Mahmut’un babası Sebük Tegin de bir köleydi ve Issık Gölü civarındaki Barsgan köyünde doğmuştu. Mahmut da bu köyde dünyaya gelecekti. Sebük Tegin talihin yüzüne gülmesiyle Alptekin’in kızıyla evlenmişti.” (s.421) diyerek hiç şüpheye mahal kalmayacak şekilde Gazneli Mahmut’un Türklüğünü ispat etmesi de “hür askerlerden oluşan Türk ordusu” ifadesini muallakta kalan bir tez olarak önümüze çıkarmaktadır. Gazneli Mahmut’a Türk dedikten sonra “erkek kölelerle eşcinsel ilişkiye girdiği” ve “kendisi için yaptırdığı bir sarayı Hint tarzında çıplak adam tasvirleriyle süsletmişti” (s.430) yönde beyanda bulunması da hakaret etmek, aslında Türkleri aşağılamak içindir.
“Türk olmasına rağmen [Gazneli] Mahmut Türkçe edebiyata hiç ilgi göstermemişti.” (s.441) İnsanları tarih anabilir ancak milletin anması için devletine sahip çıktığı gibi diline edebiyatına sahip çıkması gerekir. İşte bunun en güzel örneği diline sahip çıkan Karamanoğlu Mehmet Bey’dir. O ki Arapça ve Farsçanın yaygınlığı karşısında Türkçeyi korumak için 13 Mayıs 1277’de “Şimden gerü hiç kimesne kapuda ve dîvânda ve mecâlis ve seyrânda Türkî dinden gayrı dil söylemeyeler.” buyurarak ölümsüzleşmiştir.
Stephen Frederick Starr göre Birûni incelediği Hint kültürüne ait putperestliği Müslümanlara anlatırken “İslam’ın insan tasviri yapılmasına getirdiği yasaktan ötürü bu konuda hassas davranmaktadır ama ipleri eline alarak putperestliğin kökeninde ölmüş olanların anısını yaşatmak arzusu olduğunu anlatmaktaydı. Bu şereflendirme süreci putları yapanlara, ardından da daha kısa bir yol olmasından ötürü putların kendisine ulaşmıştı. Son olarak Hinduların putlar üzerinden bu putların yapıldığı malzemeleri değil, bunları yapanları onurlandırdıklarını söylüyordu.” (s.460)
Stephen Frederick Starr Bir’uni’nin Hindu ilahlarının çok türlüğünü izah etmek için İbranice, Yunanca ve Arapça “tanrı” kelimesinin kullanımını yöntem açısından incelemiş, benzerlikler olduğunu görmüş ve “Bunun üzerine Hinduların her anlamda gerçekten tek tanrılı olduklarını ve tapınaklarındaki ilah kalabalığının bütün dinlerin kabul ettiği tanrının farklı tecellilerini yansıttığının bir yolu olduğunu ileri sürmüştü.” (s.460) Teşbihte hata olmasın -haşa- biz Müslümanların Allah’ın doksan dokuz “Esmaül Hüsna”sı güzel isimleri olduğuna inanmamız gibi Hindular da çok çeşitli putlarını tek Tanrılarının tecellisi olarak gördüklerini ifade etmektedir.
Birûni “kast sistemi dahilindeki Hint kitlelerinin, denilene göre İslam’ın alamet-i farikası olan eşitlikçiliği neden kucaklamamıştı” onu sorguluyordu. Yani Hintliler kasta sisteminden neden İslam’ın hoşgörüsüne koşmuyorlardı? Birûni buna iki cevap veriyor: Birincisi Hindular Müslüman oldukları zaman başka bir dine geçmeleri halinde cezasının ölüm olduğundan korktuklarından geçmeyi tercih etmiyorlardı. Stephen Frederick Starr göre Birûni Hindu kitapları dinde irtidad (dinden dönme) meselesinde Kur’an’dan daha ılımlı olduğu için İslam’ı tercih etmediklerini söylüyordu. İkinci olarak da İslam’ın hâkim olduğu bölgelerde kast sisteminin daha da güçlendiği ve pekiştiği, Hindistan’daki Müslümanların bilimi din tarafından saptırıldığı –bu ifadeyi Müslümanların İslam dini vasıtasıyla Hindistan’daki bilimi saptırdığı veya İslam dininin Müslümanların sahip olduğu bilimi saptırdığı şeklinde anlamak mümkün ancak her iki anlamda İslam adına bir iftira olmaktadır– ve dolayısıyla da Hindistan’daki büyük entelektüellerin Müslümanların kontrolündeki bölgelerden kaçtıkları şeklinde ifade ediyor (s.464). Tam bu durumu izah ederken Stephen Frederick Starr son üç yüzyıldır Müslümanların sorduğu Batı ilimde ve fende İslam’ı ve dolayısıyla Müslümanları geçmiş, Müslümanlar Batı karşısında neden-niçin ve nasıl kaybetmişti? Sorusuna benzer bir soru soruyor. “Hindular [Müslümanlar karşısında] neden kaybetmişlerdi?” (s.465) Bu soruya da “[Gazneli] Mahmut [ve dolayısıyla İslam] kazanmıştı, çünkü emir-komuta zinciri tamamıyla merkezileşmişti. Oysa Hintlerin politikasının belirleyici unsur büyük ölçüde âdem-i merkeziyetçilik ve özerklikti. Barış zamanında erdem olan savaş zamanında zafiyete dönüşmüştü.” (s.465) şeklinde cevap vererek ferdiyetçiliğin, serbestinin ya da liberalizmin Hindistan’ın ya da Hinduizm’in kaybetmesine sebep olduğunu ifade ediyor.
1071’de Malazgirt’te Romen Diyojen’i yenen Alp Arslan bir anlaşma yaparak onu serbest bırakmıştı. Ancak Konstantinopolis’te bir ihtilal olmuş ve Alp Arslan’ın yendiği Romen Diyojen tahtan uzaklaştırılmıştı. Stephen Frederick Starr bu hadiseye daha farklı bakarak eğer Romen Diyojen tahtan uzaklaştırılmış olmasaydı Bizans’ın Alp Aslan üzerine en kısa zamanda bir sefer düzenleyebileceğini ileri sürmekte ve “Başkentte çıkan bir isyan sonucunda Romen Diyojen tahtan indirilmiş ve geri dönüş ihtimallerini yok etmişti. Böylece, Selçukluların askeri hünerlerinden ziyade Bizans içerisindeki anlaşmazlıklar sayesinde Anadolu’nun kapıları Oğuz Türklerine açılmıştı. Malazgirt’te Türkî ve Müslüman gücünün genişlemesi Haçlı Seferleri’nin düzenlenmesine sebep olacaktı.” (s.483) Diyerek izaha çalışmaktadır. Ancak Stephen Frederick Starr burada iki olayı görmezden gelmektedir. Birincisi Alp Arslan’ın ordusu 35 000 ila 54 000 kişi arsında iken Bizans’ın Romen Diyojen komutasındaki asker sayısı 100 000 ila 200 000 kişi arasındaydı ve Alp Arsalan böyle büyük bir orduyu yenmişti. Alp Arslan’ın ordusunun askeri hünerini göstermesi bakımında sanırım bu rakamlar tatmin edici olur. İkincisi de eğer Romen Diyojen yenilmemiş olsaydı ve ordusu dağıtılmamış, büyük kısmı yok edilmemiş olsaydı Bizans başkentinde bulunan isyancılar bu ordunun kumandanı olan Romen Diyojen’e isyan edebilecekler miydi? Tabi ki hayır. Hem savaşı da kazanmış olsaydı Romen Diyojen Bizans başkentindeki iktidarını daha güçlendirmiş olacaktı.
Stephen Frederick Starr Selçuklu devlet yapısını “Karahanlılar gibi Selçuklular da kardeş ve kuzenlerden oluşan bir aşiretti. Her biri kendisini kendi toprağının egemeni olarak görmekteydi. Bu sebepten ötürü birleşik bir devletten ziyade gevşek bir kabile konfederasyonu ortaya çıkmıştı.” (s.485) şeklinde ifade ederken aslında Selçukluları bir devlet olarak da görmediğini zımnen ortay koymaktadır. Selçukluya bir nevi merkezi bir otorite etrafında toplanmamış, kardeş ve kuzenlerin dayanışmasıyla güçlü görünen şehir devletçikleri konfederasyonu olarak bakmaktadır.
Büyük Selçuklu veziri “Nizamülmülk döneminde soylular ve dinî saygınlığı olan kimseler için türbe inşa etme deliliği başlamıştı. Bu uygulamanın kökeni Ahameniş İmparatorluğu’nun Büyük Kiros için devasa bir türbe yaptırdığı M.Ö. yedinci asra kadar uzanmaktaydı.” (s.491) Milliyetçi Mütefekkir Prof. Dr. Erol Güngör ve daha başka Türk düşünürler “Nerede bir evliya türbesi varsa orası Türk yurdudur.” Türbelerin adeta Türklere tahsis edildiğini vurgular ancak Stephen Frederick Starr yukarfıdaki ifadesiyle türbe inşa etmeyi delilik sayarak Türk’e has bu özelliği aşağılamaktadır. Ama Türklerin bu özelliğinin çok bariz olması dolayısıyla bunun Türk’e has Türk’ün bariz bir özelliği olduğunu söylemeden geçememiştir. “Yine de, ne Hristiyan Batı’da ne de Müslüman Ortadoğu’daki hiçbir bölge mezar inşasına olan düşkünlük konusunda Orta Asya’nın eline su dökemezdi. Sonuç olarak on ikinci asırdan itibaren türbe en yaygın ve en fazla devamlılığı olan Müslüman bina tarzı haline gelmişti.” (s.491) Stephen Frederick Starr türbelerin inşa edildiği yer için “Orta Asya” diyerek Türkleri yine görmezden gelmekte Türk adını zikretmekten kaçınmakta, “Müslüman bina tarzı” diyerek de mimari sanatın inceliklerinin gösterildiği türbe inşası kültürünü Müslüman Türk’ün elinden alarak genellemekte ve İslam dünyasının tamamına mal etmektedir.
“Aydınlanma Çağı’nın Orta Asya’da doğduğu ve İslam aleminin başka bölgelerine oradan yayıldığı ne kadar kesinse buna karşı gelişen en kuvvetli hareketin de yine orada ortaya çıktığının bir o kadar kesin olduğu söylenebilir.” (s.509) görülüyor ki Aydınlanma Çağı Türklerin yaşadığı bölgede başlamış bizzat Türkler eliyle başlatılmıştır.
Stephen Frederick Starr Gazali’nin Başta din alimleri ve molalar olmak üzere Müslümanlar arsında bu kadar kuvvetli bir tesir yaratması ve etkin olmasını üç sebebe bağlamaktadır. “Birincisi, Gazalî İslam’ın kutsallarının otoritesine meydan okuma cüretinde bulunan can sıkıcı filozoflara ve bilim adamlarına karşı öldürücü silahlar temin ediyordu. İkincisi, gelişmekte olan tasavvuf ve Müslüman hayatının merkezinin çevresinde yer alan ve çoğu Türkî olan tasavvuf ehli için meşruiyet sunuyordu. Üçüncüsü, inancın ana akımdaki idrakini haklı çıkartıyor ve hayat ilişkin kararların alınırken akıl yerine hukukun, yani gittikçe buyurganlaşan şeriatın esas alınması için sağlam bir mantık ortaya koyuyordu.” (s.524) Bu yüzden de Gazali’nin aklın, bilimin ve mantığın karşısında yer aldığını da ifade etmekten geri durmuyordu. Aslında Stephen Frederick Starr kitabının daha yukarılarında Gazali’nin yazdığı İhya-u Ulum’ud Din (s.523) hakkında bilgi verdiği paragrafta rahatlamak için spor yapılmasına, şarkı söylenmesine hoş baktığını, ‘inançta ve amelde itidal’i savunduğunu, mutedil bir bilim, mantık ve tıbbın yeniden müfredata dahil edilmesi gerektiğini savunduğunu ifade etmesine rağmen akıl bilim ve mantığın karşısında olmakla suçlamaktadır.
Stephen Frederick Starr Türklerin mimari başarılarını önemsizleştirmek uğruna Selçuklu mimari yapılardaki kubbenin her ne kadar İranlı mimarlar tarafından yapıldığını ve çift kubbe mimari tarzını ilk icat eden ve uygulayanın Romalılar olduğunu ve Roma’daki Hadriunus Penteonu’nda çift kubbe tekniğini kullandıklarını ifade etse de “Bu [çift kubbe] mühendislik harikasının Orta Asya’ya nasıl ulaştığı bilinmemektedir. Aksisini gösteren bir delil de yoktur. Bu sebeple bunun bağımsız bir keşif olduğunu varsaymak mümkündür. Ne olursa olsun, bölgede ya da bu örnekte, Roma haricindeki herhangi bir yerde bilinen en eski çift kubbeli yapı on birinci asırda inşa edilmiş olan Tacikistan’ın güneyindeki Ebu’l Fazl Türbesi’dir. Teknik mükemmeliyete ulaşmasının ardından geniş çaplı olarak ilk defa Sencer’in türbesinde uygulanmıştı.” (s.530) diyerek Türklerin çift kubbe mimari tekniğini kendilerinin bulduğunu ifade etmek zorunda kalmaktadır. Hatta “Daha az bilinen Selçuklu hükümdarları, Sencer’in türbesini model alarak İran’ın batısında çok sayıda kubbeli türbe inşa ettirmişlerdi. Hepsinde Sencer’in Merv’deki türbesinde kullanılan o muazzam mühendislik tekniğine başvurulmuştu. Bu tarz buradan Kafkasya’ya ardından Anadolu’ya, son olarak da Akdeniz’e ulaşmıştı. [Nihayet] 1436’da Filippo Brunelleschi tarafından tamamlanan katedralin kubbesi Gotik mimariden vazgeçiş manasına gelmekteydi ve böylelikle Rönesans’a doğru kararlı bir adım atılmıştı.” (s.531) ifadeleriyle bu çift kubbe tekniğinin Türklere ait olduğunu itiraf etmektedir. Daha sonra itiraflarına devam ederek Fransız mimar Auguste de Montferrand (1786-1858) on dokuzuncu asırda Rusya’daki St. Petersburg kentindeki St. Isaacs katedralini Brunelleschi’nin kubbesinden ilham alarak inşa etmiş olduğunu, 1866’da Amaerikalı mimar Thomas U. Walter, Montferrand’ın Rusya’da inşa ettiği kubbeyi örnek alarak Washington DC’deki ABD Kongre binasının yeni kubbesini tamamladığını ve “Burada yola çıkarak Batı’nın en meşhur üç binasının Orta Asya’daki Sencer’in Türbesinin torunları olduğu söylenebilir.” (s.531) ifade etmektedir.
Moğol istilası ve Cengiz Han’ın askeri faaliyetleriyle her şeyi yakıp yıkması Stephen Frederick Starr’ın Orta Asya dediği Türkistan’da iktisadi ve kültürel hayatın çökmesine, sebep olduğu gibi bir yetenek göçüne- beyin göçüne -Mevlâna Celalettin Rumi ve Nasireddin Tusî gibi- sebep olmuştu “Bu yetenek göçü bölgenin [Orta Asya-Türkistan’ın] kültürel ve entelektüel liderliğini elinden almıştı.” (s.576) Moğolların yakıp yıktığı yerlerin imar edilmesi kültür ve bilimde kalkınması için insan unsuruna gerek olduğunu ancak Moğolların bütün nüfusu öldürerek yok ettiğini geriye kalan olduysa da onların da taş üstüne taş koymalarına devamlı saldırılar ile yakıp yıkarak müsaade edilmediği gibi yapılanları da tahrip etmişlerdir, tıpkı Buhara ve Ürgenç’de şehre su getiren ve sulama kanallarını, barajları yıkmaları (s.578) gibi. “Yıkılan sulama altyapısının yerine yenisinin yapılmasının maliyeti çok fazlaydı ve insan gücüyle kaynaklarını kaybetmiş olan bir bölgenin boyunu aşmaktaydı.” (s.579) Daha önemlisi “Moğol İstilasının getirdiği tüm bu masrafların dışında bir de hesaplanamayacak kadar çok boyutlu olan medeniyet kaybı vardı. Kütüphanelerin, kitapların, rasathanelerin, vakıfların, arşivlerin, okulların ve müstensihlerin her alandaki son eserleri çoğalttıkları kitaphanelerin (scriptorium) yerle bir edilmiş olması her şeyi mahvetmişti.” (s.579)
“Hem yazılı tabletlerle yapılan hem de taşınabilir tarzdaki matbaacılık 1300’de Çin’den Doğu Türkistan’a ulaşmıştı. O tarihte Turfan’daki ve diğer yerlerdeki Uygurlar kendi Türkî dillerinde kitaplar basmaktalardı. (…) Fakat Horasan da dahil olmak üzere Orta Asya’da matbaayı bilen kimse yoktu.” (s.581) Matbaanın İran’a kadar geldiğini söyleyen Stephen Frederick Starr Orta Asya’da matbaayı bilen yoktu derken de bir çelişki içindendir. Ayrıca Stephen Frederick Starr’a göre matbaa İran’da gözden düşmüştür (s.581). Yani matbaa ile kitap basımı yapılmamıştır.
Stephen Frederick Starr Timur’un (s.593) devrini ele aldığı 14. bölümde “Ruslar 1380’de Altın Orda devletini mağlup etmişlerdi.” (s.594) Diyerek yine eksik ve yanlış bir bilgi vermektedir. Çünkü Timur 14. Yüzyıl boyunca Altın Orda devletini yıpratmış, güçten düşürmüş ve vurduğu ağır darbelerle siyasi birliği bozmuş, Altın Orda devleti zamanla birçok küçük hanlığa parçalanmıştır. Nihayet Kırım Hanlığı tarafından 1502 tarihinde yıkılmıştır. Altın Orda devleti Kırım Hanı Mengli Giray’ın Altın Orda’nın başkenti Saray’ı ele geçirmiştir.
Stephen Frederick Starr nihayet Nizamüddin Ali Şîr Nevai (1441-1501) hakkında bilgi vermekte ve onu “Çabalarıyla ana dili Çağatayca’yı tek başına şairlerin geleneksel dili Farsça ile aynı seviyeye taşıyan Nevaî böylece Türkçe eser verilmesinin önünün açmıştı. Nevaî’nin ardından Herat’tan Boğaz’a hatta Hindistan’a kadar birçok yerde Türkçe metin kaleme alınmaya başlamıştı.” (s.618) ifadeleriyle anlatmaktadır. Stephen Frederick Starr’a göre Nevaî “Türkçe eser verilmesinin önünün açmış” olmakla aynı zamanda Türkçenin edebiyat dili olmasının da ilk adımını atmış oluyor. Stephen Frederick Starr’ın yukarıdaki ifadesinden ve bu ifade de geçen “Boğaz’a … kadar” ifadesinden çıkarılacak ikinci bir sonuç da Nevaî’nin Boğaz ile kastettiğinin İstanbul Boğazı olması dolayısıyla Anadolu Türklüğüne de öncülük ederek Anadolu’daki şair ve edebiyatçıların Türkçe kullanmasına örneklik teşkil ettiği sonucu çıkar ki Yunus Emre (1240-1321) ve Aşık Paşa (1272-1333) doğum ve ölüm tarihlerine baktığımızda Anadolu’da Türkçe eserler veren Yunus Emre ve Âşık Paşa’nın Nevai’den önce yaşamış olmaları dolayısıyla Anadolu’ya ilk olma bakımından nüfuzunun çok doğru olmadığı şeklinde olacaktır. Nevai’nin Anadolu’ya tesirinden gocunmamakla birlikte sırf doğru bilgi vermek açısından Stephen Frederick Starr pek araştırmadan ve kıyaslamadan bu ifadeyi kullanmıştır. Bu konuda en doğru ve sağlıklı bilgiyi Nizamüddin Ali Şîr Nevai (1441-1501) çalışmalar yürüten Prof Dr. Vahit Türk’ten alabiliriz.
Stephen Frederick Starr bütün dünyanın yüzde yüz her zerresine kadar Türk olduğunu bildiği ve kabul ettiği Safeviler hakkında da yanlış bir bilgi vererek gelecekte araştırma yapacakların zihinlerini karıştırmanın yollarına taşlarını döşemektedir. “Safevîler, büyük ihtimalle Kürt kökenli olup Türkleşmiş İranlılardı.” (s.624) Safeviler alevi olmaları bakımında Türk oldukları kesindir. Kürtlerden alevi çıkmaz, eğer Kürt olduğunu söyleyip de Alevi olduğunu iddia edenler varsa onlar ermeni dönmeleridir. Ayrıca Stephen Frederick Starr kitap boyunca Farsçanın Türkçeye göre üstünlüklerinden bahsetmiş olması dolayısıyla İranlı Farsça konuşanların Türkçe konuşmaya dönmelerini nasıl izah edecektir. Hem tarih Türklerin bizzat Türkçeyi bırakıp Farsçayı kullandıkları farklı dönemlerin örnekleriyle doludur.
Her ne kadar Stephen Frederick Starr baştan beri kültür ve medeniyet inşa eden Türklerin bilimsel başarılarını “Orta Asyalı” örtüsü ile örtse de “Avrupa, Orta Asya’da on birinci asırda var olan ‘normal bilime’ on yedinci asra kadar erişememişti.” (s.641) diyerek bölgenin adıyla örttüğü Türk kültür ve medeniyetini, Türklerin ilmi üstünlüğünü itiref etmektedir.
Stephen Frederick Starr’ın Orta Asya dediği bölgede Asya Hun Devleti (MÖ.220-MS.216), Avarlar (Aparlar) (567-822), I. Göktürk Devlet (552-588), II. Göktürk Devleti (682-744), Uygurlar (744-840), Türgişler (699-766), Sibirler (Saburlar) (463-558), Kırgızlar (MÖ.201 ve MS.840 ya da 693-1207), Karluklar (766-1215, Hazarlar (626-969), Ak Hunlar (Eftalitler) (350-558) adlarında Türk devletleri kurulduğu halde Orta Asya kültürünü oluşturan alim ve edebiyatçılardan hiçbiri bu devletlere mensup değildir ya da mensupsa bile Stephen Frederick Starr tarafından mensup olduğu millet Türk olarak gösterilmediği gibi mensup olduğu millet bu milletlerden hangisine ait olduğu da gösterilmemiş, es geçilmiştir.
Orta Asyalı diyerek Türklerden bahsetmediği ve Türk olduğu bilinen çoğu ilim adamlarını Fars ve Arap olarak gösterdiğinden yakındığımız Stephen Frederick Starr yabancı birisi olarak bunu yapmıştır. Türk bir bilim adamı olan Prof. Dr. Fuat Sezgin yazmış olduğu bilim tarihi kitabına “Geschıchte Des Arabischen Schrıfttums” (Arap Literatürü Tarihi) adını vererek 7.yüzyıldan itibaren günümüze kadar haçlı seferlerine karşı korumak ve İslam medeniyetinin inşasında öncülük etmek suretiyle İslam’ın hadimi olmuş Türkleri görmezden gelmesi karşısında bizi savunmasız bırakmaktadır. Prof. Dr. Fuat Sezgin yazmış olduğu ve bu kitapta incelediği kitapların sırf Arapça yazılmış olmaları dolayısıyla verdiği isim yerine bu kitaba Türklerin bu uzun hizmet dönemini dikkate alarak Türklerin de adının geçtiği bir isim verebilirdi.
Stephen Frederick Starr’ın yazdığı “Kayıp Aydınlanma- Arap Fetihlerinden Timur’a Orta Asya’nın Altın Çağı” adlı kitabı aslında Türk kültür ve medeniyetine vakıf birisi tarafından tercüme edilmeliydi. Bu vasıfta birisinin tercüme etmesi, tercüme sırasında yazar tarafından kavramları özelleştirmek yerine genelleştirilerek gizlenmeye çalışılan ve bizzat ifadeden kaçınılarak yapılmış görmezden gelinen Türklük, Türk medeniyeti, Türk bilim insanları için mütercim tarafından dipnotlar konularak Türk isim ve kültürel varlıkları hakkında bilgi verilerek kitabın ihmal ettikleri telafi edilmeliydi, edilebilirdi.
Kısaca Stephen Frederick Starr’ın yazdığı “Kayıp Aydınlanma- Arap Fetihlerinden Timur’a Orta Asya’nın Altın Çağı” adlı kitabı bir coğrafya belirtmek için kullanılmak kaydıyla Orta Asya Bilimler Tarihi’dir. Başka bir ifade ile söyleyecek olursak bu kitap Orta Asya’da yaşayan Türkler ile Batı Asaya ve Ortadoğu’da yaşayan İran ve Arap milletlerinin ortak Bilimler Tarihi’dir.

