EKMEĞE DAİR

Efendi Barutçu

TARİH ŞUURU

Bu haber 18 Nisan 2014 - 12:37 'de eklendi ve 663 kez görüntülendi.

“Tarih”  insandan ayrılmayan   ve unsuru insan olan en eski  bir öğretidir. Yaradılıştan itibaren insanoğlu hep kendisini ifâde etmek gibi bir dala sıkı-sıkıya yapışmış, önceleri insan hayatı demek olan “Tarih” insanlığın tekamülü ile birlikte coğrafya-entnoloji-dil-düşünce-din gibi  sosyal hayatı  oluşturan  önemli ögeleri içine dalmıştır. İnsanlar “Medeniyeti”kavrayınca “Kültür” gibi milli elementler  sahayı oldukça genişletmiştir. İnsanların kültür değerlerine yapışmaları ise “Milli Kültür” ve “Milli Tarih” mefhumlarını  keşfederek “Milletleşme” süreci başlamıştır. Kişi veya kişilerin nereden geldiklerini, atalarının kim olduğunu sorgulamaları bu bakımdan ilk tarih arayışlarına yönelmelerdir. Ve böyle bir tesbit şu anda bile insan kafasında geçerliliğini korumaktadır. İşte bu arayışların disiplin haline gelmiş şekline “tarih” denilmektedir.

“Dinler Tarihi” bu arayışların tartışılması ve izahları ile başlar. İnsanlığın hangi coğrafya oluştuğu ise  ise coğrafya ile tarihi birbirine ekleyen insanoğlunun  düşünceye yönelişinin ilk tezahürleridir. Cudi Dağı’na oturan “Nuh’un Gemisi” ise milletleşmenin dini donelerle izhahıdır. Modern ideolojiler istediği kadar insanlığı materyalizm ile izah etsin “Milletleşme”nin hem sosyal hem de “Dini”verileri gözden geçirilmeden böyle hususların tesbiti mümkün değildir. Kutsal kitaplarda “Milletleşme”açık-seçik yer alırken birçok milliyetler de hikâyeleri ile birlikte mükerreren isimlendirilmiştir. Bunun ötesinde  Kutsal Kitaplar üzerinde yapılan tefsir çalışmaları ise çeşitli imalarla zikredilmeyen milletlerin kimliklerini de anlatır haldedir. Bu yönü ile “Vahiy Kitapları”nın büyük ölçüde geçmiş hadiselere yer verdiğini ve hatta tarih dersi ile anlatımın desteklendiğini söylememiz mümkündür. Dolayısiyle insanoğlunda teşekkül eden ilk tarih şuurunun  beşerin arayışları ile şekillenen ilahi  kaynaklar olduğu görülmektedir.

İnsanoğlunun hareketi ve hareketsizliği de tarihtir. Bu sebeble çok hareketli bir millet olan Türkler’in tarihini izahda bilim adamları zorlanırken hareketsiz milletlerin tarihi kavramak daha kolaydır. Türkler’in tarihindeki hareketliliği o eskimiş ”Göçebe” görüşleri ile izah etmek ve “Otlak Aramak” sebebiyle yayıldıklarını açıklamak doğru bir görüş değildir. Yani Türkler’e lazım olan “Otlak” başka milletlere gerekli değil midir? İnsanoğlunun ilk kavradığı şey hayvancılıktır. Belki toprağa bağlılık çok sonraları ortaya çıkmıştır. Bu sebeble bazı insan topluluklarına “hayvancılık” çok gerekli değildir de diyemeyiz. ”Kuraklık” gibi görüşler de tamamen uydurmadır. Yani  Tanrı kuraklık yıllarını hep Türkler’in ilk coğraflarına mı vermiştir? Halbuki hala biliyoruz ki Kingan’dan Moğolistan’a kadar Türkler’in ilk vatanlarının bol yağış almaktadır. Belki Amerika kıtasından sonra en çok sulu olan topraklar Asya topraklarıdır. Türkler’in hareketliliklerinin mutlaka manevi sebebleri ve bu ırka genetik olarak yüklenmiş  ilahi misyonların varlığı üzerinde çalışılırsa daha dolgun sonuçlar elde edilebilir. İşte biz buna “Tarih Şuuru” diyoruz.

İnsan hayatında açıklanamayan daha birçok hadise vardır. Manevi görüşleri, bir kenara atıp materyalizme sarılmanın adı ilim oluyordu, manevi yorumlar ve açıklamalar neden ilim dışı kabul ediliyor. İkisi de bir hipotez  ise “Mânâ”denen  mefhumu hiçbir şekilde reddemeyiz. Şüphesiz ki ister kitap getirsin isterse getirmesin hiçbir Peygamlber’in tarihçi olduğunu söyleyemeyiz. Fakat menkıbe de olsa  kitap getirmeyenlerin ve getirmiş olanların tebliğ ettiği beyanların yanlışlığı bugüne kadar kesinlikle ispat edilmemeştir. Bu sebeble “Tarih” din kadar insanoğluna yapışık ve ondan ayrılmayan  her türlü sosyal hadiselerin bütünüdür. Zaten “Din” de böyle ancak “Sosyal Bilimler” ile izah edilebilecek bir intisab değil midir? Dikkat edersek dinler medeniyet devirlerinde anlam kazanmışlardır. Yani dinleri kesinlikle kültür penceresinden görmedikten  ve insanların  hayati ihtiyaçlarını karşıladığını bilmedikten sonra hiçbir  şekilde “Tarihi materyalizm” dışına çıkaramayız.

Din gibi tarihle kültür de iç içedir. Kültür unsurları taşımayan  bir tarih de zor kabul edilebilir ve güç anlaşılır. Çünkü insanoğunun din evvelli intisabı kesinlikle kültür unusurlardır. Yaşama şekli, insanlararası münesebetler, inanç temayülleri ve hepsinin ötesinde insanların birbiri ile konuşmaları birer kültür unsuru değil midir? Milletleri milli kültürlerinin bir literatür oluşturması ortaya çıkarmıştır. İşte böyle bir sosyal düzen otoriteye ihtiyaç hasıl etmiş  ve medeni bir mefhum olan “Devlet” düşüncesi oluşmuştur. Tabii olarak “Devlet” milletlerin teşkilatlanmış şeklinden başka bir şey değidir.

İptidai “Devlet” oluşumları bile daha ilk günden itibaren tarih yazımı yapmışlardır. Çok eski olan bugün elimizde olmasa da en azından böyle bir görüşü ileriki  davranışların ışığında bu şekilde düşünmek gibi bir mecburiyetimiz vardır. Milât sonrası süreçte ne kadar tereddütler olursa olsun insanoğlunun belli bir tarihi olduğu ortaya çıkmıştır. Hatta çok daha evvelki asırlara ait arkeolojik bulgular bugün o devri yazacak ve sistemleştirecek kadar bol materyaller taşımaktadır. ”Hammurabi Kanunları” M.Ö. 2000’lere ait yazılı bir kaynakdır.Bu kanunların ortaya koyduğu tedbirler “Kutsal Kitaplar”da da benzer şeklilde yer almıştır. Çivi yazısı ile kazınan bu taşlar  aynı zamanda ilk tarih yazılı metinleridir ve insanoğlunun belli bir medeni seviyesini göstermektedir. Şüphesiz daha eski örnekler de bulunabilir. Fakat milat sorası aydınlık devirlerde  artık insanlar kendi kayıtlarını tutacak ilk  “Vak’a-Nüvis” kullanımına başlamışlardır.

İslâmiyet’in intişarından sonra  tarih yazımı Müslümanlardan başlamak üzere daha modern hale getirilmiştir. Bu sebeble İlk İslâm Devlet’inden itibaren dünyanın  elinde  çok sağlam kayıtlar vardır. Türkler’in İslâmiyet’ten evvel ilk ve dört başı mamur yazılı kaynakları tabii ki “Orhun Abideleri”dir. Bir medeniyet ve tarih mahsulü olan bu taşlar aynı zamanda Türkler’in tarihe ne kadar önem verdiklerinin açık delilidir. Öyle sandığımız gibi hiç de bir göçebe  ve ürkek toplum delilleri sayılamaz.

Bütün bu sebeplerden ötürü bugünün Türk insanı tarihi böyle geniş bir pencereden görmeli ve sağlam bir “Tarih Şuuru”na sahip olmalıdır. Geçmiş nesillere karşı ancak böyle görevlerini yapmış insanlar olduğumuzu  ispat ettiğimiz gibi gelecek ile ilgili kararları da daha isabetli vermemizi sağlarız. İşte tarihin önemi budur.

Sağlıcakla kalın.

Ali BADEMCİ
Ali BADEMCİalibademci@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments