İslâm’la Hesaplaşmak

Bu haber 04 Haziran 2014 - 13:02 'de eklendi ve 1.666 kez görüntülendi.

“İslâm” ne demek hiç düşündünüz mü?  Ve bu deyimin İslâmiyet’ten evvel Arap Dili ve Kültürü’nde mevcut olduğunu biliyor muydunuz?” İslâm” tamamen sosyal, yani insanla ilişkili bir kavram olarak “Boyun eğme-teslim olma” anlamına geliyor. ”İslâm Kelâmı”nda ise inananların Allah’a boyun eğmesi veya teslim olması demektir. İslâmi mânâda insan fert olarak kendi iradesinden vazgeçiyor ve kendisini  “mutlak ve hudutsuz bir kudrete”  yani Tanrı’ya terk etme ve ona boyun eğme duygusuna bırakıyor. İşte Kur’an sonrası İslâm deyimine yüklenen ilk anlam budur. Zaman içerisinde İslâmi ilimlerin gelişmesi, ”İslâm” adını son dini ifâde eder hale getirmiştir.

İslâm’ın ortaya çıktığı zamanın Mekke’sinde tek bir millet vardı: Araplar.. Fakat Medine’ye Hicretten sonra son din ve peygamberi burada Arap olmayan unsurlarla da karşılaştılar. Bunlar adları ve misyonları ile Kuran’ın öne çıkardığı Yahudiler ve Güney Arabistanlı daha mutedil insanlardı. Mekke’de Peygamber’in can güvenliği olmamasına karşılık, Medine halkı büyük bir coşku ile onu bağrına basmıştır. Dolayısıyla İslâmiyet Medine’de ancak gerçek hüviyetine kavuşmuş, gerçek adı Yesrip olan bu şehir artık Medine, yani “Peygamber Şehri” olarak adlandırılmaya başlanmıştır.

Başta Hz. Muhammed olmak üzere, ilk Müslümanlar Mekke’den  canlarını zor kurtararak hicrete mecbur kalmalarına rağmen bugüne kadar anlamı tam izah edilemeyen bir ilâhi hikmet olarak, Mekke’de bulunan  “Kâbe”yi tavaf ve Hacc etmek İslâm’ın beşinci şartı sayılmıştır. İbrahim Peygamber’den kalan Kâbe, İslâm’ın zuhurunda tam olarak putların yer aldığı Araplara ait  “Milli Mekân”dı. Putların temizlenmesiyle İbrahim Peygamber’den beri  “Kâbe”ye yüklenen misyon ve şuur altı Arabî yoğunluk kesinlikle değişmemiştir. 

İslâmiyet evrensel bir dindir; kesinlikle kendinden önceki vahiyy dinleri gibi birbirinin şubesi veya mezhebi olma özelliği yoktur. Museviliğin de, Hristiyanlığın da vahiy dili “İbranice” olup âdeta Hz. İsa, Musa’nın  “Mesih”i görünümünde, hattâ Hristiyanlık bir mezhep konumundadır. Kendi içimize kapanıp kalmazsak ve hep kendi kendileri ile hesaplaşmam içinde olan “Müslümanlar” durumundan kurtulabilsek belki bu çalışmaların farkına varabileceğiz. Hz. Muhammed’in evrensel bir dinin peygamberi olması yanında,  aynı zamanda teşekkül eden Arap Devleti, hattâ İmparatorluğu’nun başkanı olduğunu acaba hiç düşündük mü? Meseleye bu yönü ile bakarsanız, ilk teşekkülünde Arap İslâm Devleti’ni  “Evrensel İslâm Devleti” olarak görmekte pek zorluk çekerseniz. Çünkü bu devlet, tamamen İslâm öncesi Arap  idare gelenekleri, Arap kültürü ve sıkı sıkıya Arap Milleti ile ilişkilidir.

Medine devresi ve İslâmın genişlemesi ile birlikte şüphesiz idarede “Milliyetler Meselesi” ortaya çıkmıştır. Hz. Peygamber devrinde “Evrensel İslâm”ın  hiç de “Siyasal İslâm” hedefleri yoktu. Hatta ne Kur’an, ne de  Hadis-Kelâm-Fıkıh-Akaid-Tasavvuf gibi ilimler  veya mezhepler dahi  evrensel anlamda  bir “Siyasal İslâm” tarif etmemişlerdir.

Arapların da, hâlâ kendi dışlarında bir “Siyasal İslâm” arzuları yoktur. Hatta büyük ölçüde kendi içlerinde bile, toplum olarak disipline olmayı gerektiren “Devlet İdeolojisi”nin Arap kültürü ve gelenekleri ile örtüştüğünü söylemek mümkün değildir. Farsların Müslümanlığı da böyledir, kendi içlerinde “İslâmi Devlet”  yorumlarını benimsemelerine rağmen,  evrensel anlamda “Siyasi İslâmcı” olduklarını söyleyemeyiz. Gerek Arap ve gerekse Farsların, İslâm tarihi içerisinde  zaman zaman çok kanlı bir hal alan  mezhep ve anlayış farklılıklarının sebebi günümüzde “Fundamentalizm” adı verilen “Köktendincilik”tir. ”İslâm’ın aslını aramak” gibi gerçek mânâsına karşılık, bugün bu deyim, değişik şekillerde yorumlanmaktadır. Fakat hiçbir şekilde “Siyasi İslâm”ı çağrıştırmaz ve amacı da evrensel bir “İslâm Devleti” oluşturmak değildir. Bir kere “Devlet” mefhumu, bugünkü anlamı ile milletle bağlantılı olan “Milli” bir deyimdir. Evrensel din olabilir ama “Evrensel Devlet” olmaz; böyle bir örnek de ancak muhayyile olarak bazı kafalarda vardır. Öyle bir sosyal “Doktrin” yoktur.

O zaman Kur’an istemiyor, Peygamber istemiyor, ilim yer vermemiş; Arap da, sonradan Müslüman olanlar (Acem) da istemiyor, bu “Siyasal İslâm” arzusu nereden çıkıyor! Hiç şüphe etmeyin ki, bizden çıkmasa da bizim elimize elmalı şeker gibi verilmiş, asırlardan beri somuruyoruz! Türkiye’de sözüm ona “Ilımlı İslâm İktidarı” devrinde daha beter azıtmıştır! Hâlbuki “Siyasal İslâm” “Ilımlı İslâm”ın aksine  “Radikal İslâm”dır. Böyle çapraşık ve uyduruk görüşleri, hiç de II. Abdülhamid’e mal etmenin gereği yoktur! Cennetmekân ne Afgani’ye ne de Wambery’e itibar etmediği için onları huzurundan defetmiştir. Abdülhamid öyle sanıldığı gibi “İttihatçı” düşmanı da değildir. O İttihatçıların fikir babasıdır; İttihatçılar da  Cumhuriyetçilerin.. Bu hakikati bugün geçim vasıtası haline getirilmiş “İslâm devleti” palavracılarının değiştirmesi mümkün değildir. Uyduruk İslâmcılık “Halk Sömürücülüğü-Vicdan İstismarı-İnsanları Allah’la Aldatmak”tır. Var  mı ötesi?

Hoşça kalın.

Ali BADEMCİ
Ali BADEMCİalibademci@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments