2 Kasım 1917 tarihli meşum Balfour Deklarasyonu’nun 109. yıl dönümünde Gazze’de yaşanan vahşet; Osmanlı barışının yıkılıp emperyalist haritaların çizildiği günden bu yana Orta Doğu’da kurulan zulüm düzeninin iflasını gözler önüne seriyor.
Tarih 2 Kasım 1917… İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un, Siyonist Federasyonu lideri Lord Walter Rothschild’e hitaben kaleme aldığı yalnızca 67 kelimelik mektup, Orta Doğu coğrafyasını bir asırdan fazla sürecek kan, gözyaşı ve sürgün girdabına sürükleyen fitilin ateşleyicisi oldu. Kendisine ait olmayan bir toprağı, orada yaşamayan bir zümreye “millî yurt” adı altında peşkeş çeken bu sömürgeci cüret; modern tarihin en büyük hukuksuzluk ve gasp hareketinin başlangıç belgesiydi.
Bugün Gazze’de kadın, çocuk, yaşlı demeden sürdürülen soykırım, hastanelerin ve ibadethanelerin bombalanması, Batı Şeria’da süren yerleşimci terörü ve Lübnan’a sıçrayan saldırganlık; 109 yıl önce Londra’da imzalanan o meşum kâğıt parçasının doğrudan sonucudur.
Filistin toprakları, Yavuz Sultan Selim Han’ın 1516 yılındaki fethinden 1917 yılındaki hüzünlü çekilişimize kadar tam dört asır boyunca adalet ve asayişin hüküm sürdüğü bir esenlik yurdu (Pax Ottomanica) olmuştu. Kanuni Sultan Süleyman’ın imar ettiği Kudüs surları, üç ilahi dinin mensuplarını barış içinde bir arada yaşatan Türk-İslam medeniyetinin hoşgörü kalkanıydı. Sultan II. Abdülhamid Han’ın siyonist para babalarının tekliflerini “Ben bir karış dahi olsa vatan toprağını satmam, zira bu vatan bana değil milletime aittir” diyerek tarihe geçen vakur duruşu, bugün yaşanan felaketi yarım asır önceden gören bir devlet dehasının ifadesiydi.
Ne zaman ki Türk sancağı Kudüs burçlarından indi; o günden itibaren Orta Doğu bir daha gün yüzü görmedi, barışa ve huzura hasret kaldı.
Balfour Deklarasyonu ile meşrulaştırılmaya çalışılan siyonist işgal; 1948 yılındaki Nekbe (Büyük Felaket) ile yüz binlerce Filistinlinin öz yurtlarından sürülmesiyle devam etti. 1967 savaşıyla Doğu Kudüs ve Batı Şeria’nın işgali, Mescid-i Aksa’nın mukaddesatına yönelik sistematik saldırılar ve nihayet Gazze’de açık hava hapishanesine dönüştürülen masum bir halkın topyekûn imha girişimi, emperyalist projenin nihai hedefini ortaya koymaktadır.
Batı dünyasının “insan hakları” ve “uluslararası hukuk” söylemleri, konu İsrail’in saldırganlığı olduğunda tam bir ikiyüzlülük ve suç ortaklığına dönüşmektedir.
Orta Doğu’da yaşanan bu vahşete karşı Türk dünyasının duruşu da Ankara’da en üst düzeyde kayda geçirilmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlığında imzalanan TDT 13. Zirvesi Ankara Bildirisi’nde; Gazze’deki ağır insani drama dikkat çekilerek, 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız, egemen ve coğrafi bütünlüğe sahip bir Filistin Devleti’nin kurulması iki devletli kalıcı çözümün alternatifsiz şartı olarak ilan edilmiştir.
Türk milliyetçileri ve Türk milleti için Kudüs; yalnızca bir coğrafi bölge yahut siyasi bir mesele değildir. Kudüs; ilk kıblemiz Mescid-i Aksa’nın bulunduğu, ecdadın kanıyla yoğrulmuş, S. Ahmet Arvasi’den Erol Güngör’e fikir dünyamızın kutlu emaneti olan mukaddes bir medeniyet davasıdır.
Balfour’un 109 yıllık karanlık mirası elbet bir gün hakikat duvarına çarpıp çökecektir. Türk milleti; dün olduğu gibi bugün de mazlum Filistin halkının yanında durmaya, Mescid-i Aksa’nın izzetini savunmaya ve Orta Doğu’da adaletin yeniden tecellisi için mücadele etmeye kararlılıkla devam edecektir.