ANADOLU’NUN KALBİ: HARAKÂNÎ
Halim Kaya
Yıllar önce Sadık Yalsızuçanlar, Yavuz Selim Uzgur ile 6 Temmuz 2014 yılında “Açık Deniz” adlı bir televizyon programında Seyyid Ebu’l-Hasan Karakânî (963-1033) hazretlerini konuşuyorlardı. Bu konuşmadan aklımda kalan Harakânî’nin Anadolu’yu fetheden maneviyat önderlerinden bir tasavvufçu olduğu bilgisi beni hep merak içinde bırakmış ve o günden beri hep hakkında duyabildiğim bilgi kırıntılarını dikkatle dinlemiş ve hafızama kaydetmeye çalışmıştım.
“Anadolu’nun Kalbi: Harakânî” kitabını Yavuz Selim Uzgur yazmış ancak yayına artık ülkemizde bir Harakânî uzmanı olan Sadık Yalsızuçanlar hazırlamıştır. Yavuz Selim Uzgur’un yazdığı “Anadolu’nun Kalbi: Harakânî” kitabı Büyüyen Ay yayınevi tarafından Birinci baskı olarak Nisan 2018 tarihinde İstanbul’da, 176 sayfa olarak basılmıştır. “Anadolu’nun Kalbi: Harakânî” kitabı; “İçindekiler”, “Anadolu’nun Kilidi: Harakânî”, Birinci Bölüm: “Peygamberimizden Gelen İrfanî Kolların Kendisinde Birleştiği Zat …”, İkinci Bölüm: “Harakânî’nin İrfanında Öyle Muazzam Bir Yol Var ki, Allah ile Kul Arasındaki Perdeleri Kaldırıyor”, Üçüncü Bölüm: “Bilinmez Âlemin Sırrı Nihnadır Dört Şahın Hükmü ile Dönen Cihandır”, Dördüncü Bölüm: “Her Kim Bu Kapıya Gelirse Ekmeğini Verin ve İnancını Sormayın”, Beşinci Bölüm: “Benden Bir Asır Sonra Gelecek Bir Er’in Kokusunu Alıyorum”, Altıncı Bölüm: “Harakânî, Gazneli Mahmud’u Hindistan’a Çağrı Bey’i Anadolu’ya Doğru Hareketlendirdi”, Yedinci Bölüm: “Konuşmalarında ve Düşüncelerinde Allah’ı Bulamayan Her İkisinde de Bela Bulacaktır”, Sekizinci Bölüm: “Fakr, Allah’tan Başka Kimsesi Olmama Halidir”, Dokuzuncu Bölüm: “Harakânî, Vahdet’in Sultanıdır”, Onuncu Bölüm: “Kırk Yıldan Beridir Allah Gönlüme Nazar Eder ve Kendi Zikrinden Başka Bir Şey Bulmaz Orada”, On Birinci Bölüm: “Her Kim ki Bir Gönül Yıkar, Bilin ki Hakk’ın Gönlünü Yıkmış Olur…”, On İkinci Bölüm: “Abdullah Ensarî: ‘Ben Gizli Bir Hazineydim, Anahtarı Karakânî’ydi. Beni Açtı”, On Üçüncü Bölüm: “Derviş, Konuştuğunda Konuşmayan, Sustuğunda Susmayan, Yediğinden Anlamayan, Durgunluğu ve Hareketi Olmayan, Neşesi ve Hüznü Bulunmayan Kimsedir”, On Dördüncü Bölüm: “Hz. Mevlâna: ‘Biz, İlim Mahfillerinde İnsanlara Neyi Arz Ediyorsak, Harakânî’den Aldığımızdır.” Şeklinde bölüm ve başlıklardan oluşmaktadır. Her bölüm sonu ve başında bölüm arasına konulan resimler ile hem bölümler belirginleştirilmeye çalışılmış, hem de görsel olarak anlatılanlar desteklenerek okuyucunun zihnindeki algılanacak mana oluşumu kolaylaştırılmaya çalışılmıştır.
Bu kitabın Sadık Yalsızuçanlar’ın yapmış olduğu televizyon programından ortaya çıktığını “Harakânî’nin izlerini araştırmak, bugüne ilişkin ve geleceğe dair düşünceler devşirmek üzere bir söyleşi yaptık Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî Vakfı başkanı Yavuz Uzgur’la” (s.7) ifadelerinden
anlıyoruz. Ayrıca Yavuz Selim Uzgur’un “Uz Meşhurlarından Halil Efendi, Horasan’ın bir köyünden”, “Hun İmparatorluğu’nun Enderunu diyelim. Ailemiz oradan geliyor.” İfadelerinden Türk oldukları ve Orta Asya’ya göçen Peygamber efendimiz soyundan kişilerle evliklerden dolayı İmam Caferi Sadık yoluyla Seyyid olduklarını 27 dedesinin Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî’ye türbedarlık yaptığını Anadolu’da ki ilk vakfı da kendi dedelerinin kurduğunu öğreniyoruz. “Eski bir vakıf, Halil Efendi kurmuş ilk vakfı. Şeyhu’l-Meşayihin Kutbu’l Arifin Halil Efendi. Bunu Hasankale’de kurmuş. Sınra Yeniçeri Ağası İbrahim Ağa, Kars Kalesi’nin civarında büyük bir vakıf kurmuş. Daha sonra III: Murad vakfı üstlenmiş. Sonra tekrar bizm dedelerimiz devam ettirmişler.” (s.20) Sadık Yalsızuçanlar’ın “Osmanlı ile yaşıt bir vakıf bu…” şeklindeki sözüne karşılık Yavuz Selim Uzgur “Selçuklularla” (s.20) diyerek mukabele ediyor ve “Evet. İlk vakıf, Anadolu’da hicri 400’lü yıllarda kurulmuştur.” (s.20) devam ediyor. Hicri 400 yılları miladi 1009 veya 1010 yıllarına denk gelmektedir ki bu da tam Anadolu’nun kapılarını Türklere açan savaş olan Malazgirt’ten önce akıncıların ve kolonozitör Türk dervişlerinin İslam’ı ve Türkleri anlatmak için Anadolu’ya yöneldikleri yıllara denk gelmektedir.
Necip Fazıl Kısakürek’in “Kanlı Sarık” adlı piyesinde Kars’ın Rus işgalinden anlatıldığı gibi “Anadolu’yu bize açan Sultan Alparslan’ın gerisindeki o manevi ruhu Harakânî Hazretleri temsil eder.” (s.21) 1855 yılından 1900’lü yılların sonuna kadar Rus işgalinden dolayı vakıf hizmetleri kesintiye uğramış olsa da “İslam medeniyeti, bir yönüyle vakıf medeniyetidir. Anadolu’da bu medeniyet, kurumsal olarak Kars’ta başlamıştır.” (s.22)
Yavuz Selim Uzgur, Ahmed Amiş Efendi’nin, “Hilkat yok, zuhurat vardır.” (s.34)sözü ile Harakânî Hazretleri’nin “Sûfi, gayr-i mahlûktur.” (s.34) Üslupları farklı olsa da yakın manada olduklarını hatta aynı manaya geldiğini ifade etmektedir. Ve Yavuz Selim Uzgur, Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî için bu ifade ile “Hilkatten ziyade, zuhur ve tecelli kavramlarını ima eder.” (s.34) diyerek bir yaradılıştan bahsetmediğini, daha çok meydan çıkma, görünme, belirme, baş gösterme, zuhur etme şeklinde bir yansımanın ya da bu günün bilgisayar kavramlarıyla söyleyecek olursa sanal bir görüntü hali, hâşâ Allah’ın kendisinde hologram bir varlıktır olarak tecelli ettiğini ifade ediyor diyebiliriz. Yavuz Selim Uzgur, Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî’yi Mevlana’nın şerh ettiğini ve Mevlana’nın şerhini de Ankaravî’nin şerh ederek “Hak kendini yaratmaz.” (s.35) dediğini ve bununla “Hakk’ın, en kâmil manada Nefs-i Sâfiye makamına yücelmiş olan kâmil insanda tecelli etme”sini (s.35) kastettiğini ifade etmektedir. Kâmil veya zatıyla kâmil insandan kastının da nebiler, resuller ve onların varislerinin kastedildiğini beyan etmektedir. Onların varisleri, kendisinde Allah’ın tecelli ettiği insanlardır ki bunlar olgunlaşmada son merhaleye gelmiş, en yüksek ve yüce ahlak ile ahlaklanmış ariflerdir. Yavuz Selim Uzgur, zuhur ve tecelli’yi kastederek “Bunu da tabi hulul ile sudur ile karıştırmamak gerekir” (s.35) diyerek hâşâ Allah’ın insanın içine girmesini kabul edilir bulmuyor. İnsan Allah’ın ahlakıyla ahlaklanarak artık fiillerinin de onun ahlakı muvacehesinde gerçekleştiğini ifade ediyor. Schuon’dan aktararak “Allah Allah’tır, kul kuldur… İslam, Allah ile kulun vuslatıdır ama Allah Allah olarak, kul kul olarak…” tecelli ve zuhur hususunun Hint felsefesindeki Hulul anlayışıyla Yunanın yarı tanrı yarı insan inancında olduğu gibi iki varlığın birleşerek birinin yok olup, diğerinin hâşâ tanrılaşması gibi olmadığını ortay koymaya çalışıyor.
Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî’nin asıl adını sorar Sadık Yalsızuçanlar Yavuz Selim Uzgur’a ve “Hazretin ases ismi Âli’dir. Babasının ismi Ahmed’dir. Büyük dedesinin adı Cafer’dir. Âli bşn Cafer diye geçer.” (s.45) cevabın alır. Ancak Ebu’l-Hasen, Ebu’l-Hüseyin, Ebussuud (Saadetin Babası), Ebu’l-İhsan (s.45), Hüccetü’l-Fakr (s.46) ve Hasan-ı Hırka (s.47) künyelerinin olduğunu da eklemektedir. Harakânî denmesinin sebebini de “İki sebepten. Birisi köyünün adı Harakan. Birisi de iki harika sahibi demektir, kelime anlamı olarak.” (s.46) Kendisine lazım olan her şey Allah tarafından verilmiş, nefsaniyeti beşeriyeti alınarak yeryüzüne Allah’ın halifesi olarak arz olunmuş demektir.
Her ne kadar manevi olarak bağlı olsa da Ebu’l-Hasen Harakânî zahirde üveysidir. Veysel Karani gibi bir şeyhi, üstadı, hocası olmadan kâmil olmuştur (s.48). Bayezid-i Bistami Hazretlerinin Harakan’dan geçerken derin bir nefes aldığını ve kendisinden 98 yıl sonra dünyaya gelecek olan Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî’nin kokusunu aldığını (s.50) tabakat kitaplarında ve Attar’ın Tezkiretü’l-Evliya kitabında (s.50) yazdığını Mevlana Celalettin Rumi’nin Mesnevi’de (s.52-53) ve Şems-i Tebrizi’nin de Makalat’ında (s.53) bu hadiseyi anlattıklarını yazıldığı gibi aktarmaktadır.
Ümmi olduğu söylenen ancak bu ümmiliğin ilim tahsil ettikten sonra her şeyi unutması olarak yorumlanan Ebu’l-Hasen Harakânî Üveysilik yoluyla Bayezit-i Bestami Hazretlerinden bir silsilesi olmasının aynında yine Bayezit-i Bestami ile arasında mevcut üç âlimden ilim tahsil ederek zahiren de bir silsileye mensup olduğu bu âlimlerden birsinin de Ebu Yezid-i Aşkî (s.70) olduğunu zikretmektedir Yavuz Selim Uzgur. Kısaca Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî tasavvuf yolunda Bayezit-i Bestami’den üveysilik yoluyla bir silisle almış iken, aynı yolu bu sefer Ebu Yezid-i Aşkî’nin de aralarında olduğu üç âlimden aldığı seyr-ü sülük ile zahiren bir tarikat silsilesine de mensup olmuştur. Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî’nin Ebu Yezid-i Aşkî’den başka bir zahiri silsilesinde bulunan âlim de Ebu’l-Abbâs Kasâb-i Âmûlî hazretleridir (s.74).
Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî Hazretleri “Sultanlardan, devlet ricalinden Gazneli Mahmut, Çağrı bey, Tuğrul Bey ve bazı vezirler vardır. Arifler arasında ise, ilk olarak anılması gerekenler, Ebu Ali Farmedî, Ebu’l Kasım Kuşeyrî, Ebu Sai d’bu’l Hayr, Yusuf Hemedanî’dir. Tabi kendisinden sonraki irfani gelenekleri derinden etkilemişlerdir. Özellikle Hz. Mevlana, Harakânî’den çok etkilenmiştir.” (s.81) ifadelerinde geçen büyük devlet ve irfan sahiplerini etkilemiştir.
Yavuz Selim Uzgur tasavvufi âlem içinde bugüne kadar gelen yanlış bir anlaşılmayı “Tabi bütün bunlar için tam teslimiyet gerekir. Bazı hocalar bu meseleyi yanlış anlıyor, anlatıyorlar. Kişi, birine iradesini teslim etmez, etmemeli. Aklını başkasının cebine koymamalı. İşte bu tutsaklıktır.” (s.83) şekline düzeltiyor. Burada tam teslimiyetin aklı ve iradeyi kullanmamak olmadığını “Hak idrakinin nefiste ol”duğunu (s.83) dolayısıyla da insanın önce kendisini bilmesi gerektiği, kendisini bilmek içinde akıl ve iradesini kullanmayı bilmesi gerektiğini ifade ye çalışmaktadır.
Gazneli Mahmud, Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî Hazretlerine mürit oluyor çeşitli vesilelerle sohbetine katılıyor. Bir sohbetinden sonra bir kese altın çıkarıyor ve Ebu’l Hasan Harakânî’nin önüne bırakıyor. “Bu Nedir?” diye sorunca da “Bunu Hangâhınıza ve dervişlerinize harcarsınız” diyor. Bunu üzerine Ebu’l Hasan Harakânî çevresindeki hizmet ehline işaret ediyor, bir kuru arpa ekmeği getiriyorlar. Onu ikram ediyorlar. Ebu’l Hasan Harakânî “Ye.” diyor. İki lokma alıyor ama boğazından aşağıya gitmiyor, tabi kuru ekmek. “Ebu’l Hasan Harakânî “Bu senin boğazında kaldı herhalde” diyor. “Evet efendim” diyor Gazneli Mahmud. Ebu’l Hasan Harakânî “E oğlum bu altınlar da yarın benim boğazımda kalır, al ve buradan kaldır” diyor ve kaldırtıyor önünden. “Hiçbir kimseden, hiçbir hükümdardan, hiçbir vezirden, devlet adamından hediye kabul etmemiş.” (s.86) Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî tıpkı Ahmet Yesevi, Hacı Bayram-ı Veli gibi ve Amerikalı mutasavvıf Muhyidin Şekür gibi yardım kabul etmiyor, kendi imkânlarıyla geçiniyor.
Yavuz Selim Uzgur naklettiği “Sonradan Nur-ı Buhara’dan Selçuklu geliyor, Tuğrul Bey, Çağrı Bey. Hazret, bunlar [Tuğrul Bey, Çağrı Bey] buraya geldiklerinde biz Allah için çıkanlardanız, yiyecek bir şeyimiz de yok, bize biraz urba, un göndersinler de biz katık yapıp yiyelim diye haber gönderdiler. Ve biz onlara yardımcı olduk. Buraya geldiklerinde yastıkları atlarının eğeri, yorganları da atarlının çullarıydı. Allah için gayza çıkmışlardı, bunların dertleri sultanlık, dünya sultanlığı değildi. Böyle olunca birisine Irak mülkünü, birisine de Horasan mülkünü bağışladık.” (s.88) ifadelerle Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî’nin Selçuklu Beyleri Tuğrul ve Çağrı Beylere yardım ettiğini, hatta “Anadolu’ya bir kapı açılıyor. Çağrı Bey üç bin kişilik kuvvetiyle beraber Kafkasya seferine çıkıyorlar. Rey’den geçerken Harakânî Hazretleri de dâhil [bu orduya] oluyor. O kuvvetin manevi bir önderi, lideri olarak. Ağrı’dan Kars’a geliyor, Onlar [Çağrı Bey üç bin kişilik kuvveti] geri gidiyorlar.” (s.89) bizzat kendisi “en yakınızdaki kâfirden başlamak üzere harp edin” ayeti mucibince bizzat fiili savaşa katılıyor.
Yavuz Selim Uzgur, Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî üzerine yapılan oryantalist çalışmalar arasında “Prof. Reynold Alleune Nicholson’ı anmamız lazım. Hazret’in Nuru’l-Ulum adlı eserinin bir bölümünü tercüme etmiş ve “The Mystics opf İslam” adlı kitabının “Veliler ve Kerametler” bölümünde yayınlamıştır. Rus tarihçisi Vasiliy Vladimiroviç de bu eseri, 1929’da Rusça yayınlana ‘İran’ adlı dergide neşretmiştir. Bunun dışında Fransa’da “Bir Sûfînin Sözleri” adıyla bir çalışma yapılmıştır. Almanlar çalışmışlar. Bertels’in çok yorumları var.” (s.101) ifadesinde geçen çalışmaları zikretmektedir. Görüldüğü kadarıyla Türkiye’de fazla bilinmeyen Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî İslam Türk kültürüne hizmet yoğunluğu dolayısıyla fen bilimlerindeki İslam alimleri kadar oryantalistler tarafından dikkati çekecek bir yapıda değildir.
Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî’nin eserleri hakkında da Yavuz Selim Uzgur “Nur’l-Ulum var, oğlu Ahmet Efendi, Şeyh Ahmet Ebu’l Harakânî, Nuru’l-Ulûm’u hazırlamış.” (s.102) diyor. Nuru’l-Ulûm’daki bazı sözlerin yer aldığı Tezkiretü’l-Evliya, Nefahatü’l-Üns kitapları var. Hidayetname veya Nusretname adında kendisine nispet edilen bir kitap daha var (s.102).
Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî’nin “Dinleyenin Hak olduğunu bilinceye kadar konuşma. Konuşanın Hak olduğunu bilinceye kadar dinleme.” (s.129) sözü “Allah dinliyorsa konuş, Allah konuşuyorsa dinle” der gibi kul ile Rab arasında bir yüz yüze konuşup dinleme şatahatı gibi görünse de aslında bizim gibi sıradan beşerler için “Allah dinliyormuş gibi sadece Hakk’ı konuş, konuşanın da sadece Hakk’ı konuştuğunu biliyorsan dinle” demek istediği çıkarımını yapabiliriz.
“Harakânî Hazretleri çok halife ve derviş yetiştirmiştir. Birincisi Abdullah Ensarî, Abdullah Ensarî Herevî diye meşhur olmuştur. Herevî tefsiri diye bir tefsiri de vardır, tabi tevillâttır tefsirden ziyade.” (s.143) “beş yüz bin hadis biliyor Abdullah Ensarî” (s.144) Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî’nin en meşhur talebesi Abdullah Ensarî Herevî imiş, ancak en az onun kadar meşhur diğer talebesi de Ebu Said Ebu’l Hayr’dır. “Ebu Said Ebu’l Hayr büyük halifelerinden birisidir. O da önemli bir zat. Tasavvuf irfanımızın önemli şahsiyetlerinden birisidir. Selçuklu medeniyetine büyük hizmetlerde bulunmuş”tur (s.148). Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî’nin, Abdullah Ensarî Herevî ve Ebu Said Ebu’l Hayr’dan başka talebesi yok mu diye soracaklara “Yusuf Hemedanî var mesela. Ahmed Yesevî’nin üstadıdır biliyorsunuz Hemedanî” (s.151) ve “Sonra İmam Kuşeyri var.” Ancak şu tespidi yapmadan geçmemek lazım. Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî bugün Anadolu’da yaşayan Türkleri için maneviyat bakımında önem arz etmektedir. Çünkü Anadolu’yu irşad eden dervişlerin Piri olan ve “Pir-i Türkistan” olan Ahmed Yesevî’yi yetiştiren Yusuf Hemedanî’yi yetiştiren Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî’dir. Silsileyi şu şekilde “Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî, Yusuf Hemedanî, Pir-i Türkistan Ahmed Yesevî” ve onun dervişleri arasında Hacı Bektaş Velî, Mevlana Celladdin Rumî, Ahi Evran, Hacı Bayram-ı Veli, Sarı Saltuk vs. sayılabilir.
Mevlana Celladdin Rumî Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî’den etkilenmiş, ondan ilim almış ve bugün dünyaca bilinen bir mutasavvıf olmuş, işte tam burada Mevlana’yı bilen araştıran bütün batılı müsteşrikler Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî’yi de araştırmakta ve bilmektedir. Her halde bunun sebebi de Mevlana’nın onun hakkında zikretmiş olduğu “Biz ilim mahfillerinde insanlara neyi arz ediyorsak Harakânî’den aldığımızdır.” (s.162) sözüdür. Mevlana’yı okuyanlar bu söz ile karşılaşınca onu da, Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî’yi de tanımak bilmek istemektedirler.
Gürcistan seferinden dönerken Lala Mustafa Paşa Kars’a uğruyor altı yedi ay kalıyor karsı imar ediyor (s.169). III. Murad’ın emri var, Lala Mustafa Paşa’ya Harakânî’nin kabrini bulması için. Lala Mustafa Paşa birkaç gün istiareye yatıyor (s.169). Moğolların tahrip edip düzleyerek yok ettiği kabri arıyor. Halktan soruyor bir türbe var mı diye. V nihayet kendisine bir Pir görünüyor istiarede, diyor ki “İsmime Ebu’l Hasen derler, altı arşında yatarım, ayağının altını eş ki âcâibi göresin” (s.169) Seyrü sülük halindeki Asker-i Şahâneden Hafız Osman’a tam yerini söylüyor. “Kağızman Kapı şurası, buradan girersin gün batımına yirmi yedi adım atarsın, Paşa’ya da söyle ayağımın altında bir çukur vardır, su kuyusu, alameti odur. Oradan doğru eşerek bana ulaşabilirsiniz diyor.” (s.169-170)
“Kazıyorlar, iki yüz hafız Kur’an okuyor. Hazretin Kabrine yaklaştıkça o ‘Itr-i nâk-i türne-i ülyaleri’, o koku sarıyor bunları. Sardıkça yaklaştırıyor, yaklaştırıyor. Çıkarıyorlar sandukayı. Evet. Kitabesinde de, ‘Menm Seyyid ü Şehid Hasan Harakânî’ yazıyor. Hicri tarih 425. Paşa güzel bir konuşma yapıyor.” (s.170) Bu kazıya ve Seyyid Ebu’l Hasan Harakânî’nin kabrinin bulunmasına şahitlik edenler sadece Lala Mustafa Paşa ve Asker-i Şahâneden Hafız Osman değil, o gün orada Mustafa Ali ve Seyyid Lokman da var. Hatta “Mustafa Ali onu çok güzel bir şekilde Künhü’l-Ahbar kitabında haber verir. Mustaf Ali de orada Seyyid Lokman da orada” (s.170)
“Hazret’i san dukanın küpeştesini kaldırarak ziyaret ediyorlar. Orta boylu, seyrek sakallı, alnı hafifi açık, geniş alınlı, kolsuz bir hırka ve dizlik var üzerinde, dizlerinin üzerine pamuğa benzer bir şeyler koymuşlar. Hafifi sağ tarafa doğru yatıyor, ter ü taze duruyor, güzel bir koku geliyor mübarek vücudundan. O şekilde ziyaret ederek yerine koyuyorlar.” (s.170) Künhü’l-Ahbar bunları ve 171. Sayfadaki bilgileri veriyor. Tabi Mustafa Ali’nin gördüğünü diğer şahitler de görmüştür.
Biz Yavuz Selim Uzgur’un muhabbet sırasındaki anlatımlarından yola çıkarak Sadık Yalsızuçanlar’ın yayına hazırlamış olduğu “Anadolu’nun Kalbi: Harakânî” adlı bu kitaptan biraz olsun anladıklarımızdan bahsettik buraya kadar. Bunlar bize zahir olanlar, ancak batın daha nice bilgiler ihtiva etmektedir. Okuyup anlamak isteyenlere…