Halim Kaya
Ramiz Aydın sadece müfredatta yazılı olanı anlatan klasik bir lise edebiyat hocası değildir. O idealist ve bir davası olan, anlatacağı konuya hâkim olma karakteriyle yaratılmış olmasının gereği olarak her zaman öğrencisi karşısında vukufiyetini gösterecek donanında olmayı zorunluluk görür ve dışarıdan gelecek her türlü soruya cevap vermeye ve yardım talebinde bulunacaklara yol gösterici olmaya hazırdır.
Bu hazır kıta bekleyen edebiyatçılığının ilk mahsulünü 1994 yılında basılmış kitabı “Güneşin Gölgesinde Can Diye Diye” adlı nesir kitabıyla ortay koymuş, ardından yeniden meslek hayatına ağırlık verdikten sonra altı yıllık bir olgunlaşma ve öğrenci yetiştirmenin ardından emekli olarak serbest bir edebi çalışmaya başlamıştır. Bu mesleki çalışma döneminde öğrencilerini güncel bilgilerle donatmak adına yaptığı araştırma ve okumalarla kendisini yenileyerek daha da olgunlaşmıştır. Ve bu birikim neticesinde oluşan fikirleriyle 2020 yılında “Ebemkuşağı”, 2023 yılında “Dünya Güzel Aslında” iki şiir kitabıyla fikri dünyasını taçlandırmıştır. “Dünya Güzel Aslında” adlı kitaplarından sonra 2024 yılında “Ben Sana Baharı Anlatayım mı?” adlı dördüncü kitabını yayınlamış, 2025 yılında kitabı “İnsanı Yaşayalım- İnsanlık Olsun” ve 2026 yılında “Bilim, Sanat ve Kültür YolundaBizim Güneşler” kitaplarını yayın hayatına kazandırırken yayın aralıkları da gittikçe daralarak her yıl bir kitap olacak şekle dönüşmüştür.
Ramiz Aydın Hoca hemen ön söz kısmında bu kitabı yazış sebebini iki sebep üzerinden izah etmektedir. Bunlardan birincisi “(Belki de isyan sayılabilecek bir reddiyedir, içimizden birilerinin ve bunları pompalayan dış destekçilerinin:” Müslümanların, Türklerin bilimle ilgisi yoktur, dinin olduğu yerde bilim olmaz, İslamiyet bilime karşıdır.) biçiminde zehirli düşünceler pompalamalarına karşı bir duruş” göstermek için yazdığını ikinci sebep olarak da “(Türk İslam tarihinin değerler hazinesi olmasından haberi olmayarak: “Bilim Batı’dadır, bilimden Batılılar anlar.) düşüncesiyle aşağılık duygusuna kendini kaptıranların yıkıcılığına karşı” bir savunma olarak yazdığını ifade etmektedir. Ve kitabı yazış sebebini oluşturan sorulara da “Bilimden Müslüman da Müslüman Türk de anlar, İslam ülkelerinde Orta Çağ yoktur, Orta Çağ Batı’ya özgüdür; Batı dünyası Orta Çağı yaşarken Ortadoğu ve Asya ve Maveraünnehir Müslümanları kendi Rönesanslarını yaşıyordu. Batı dünyası, Doğu’daki bu Rönesans’tan faydalanmayı bildi ve kendi Rönesans’ını başlattı,” şeklinde en kısa cevabı peşinen veriyor. Bundan sonraki anlatacakları hem bu kısa cevabın bir şerhi hem de örneklendirilerek ispatlanmış bir cevabı teşkil edecektir.
Ramiz Hoca okumamız için bize kitabın taslağını göndermiş olduğundan biz okumalarımızı bu taslak üzerinde yaptık. Taslak olması dolayısıyla da kitabın künyesi ve sayfa sayısı olmadığı gibi taslak birçok başlıkla ayrılmış olduğu halde bir “İçindekiler” kısmı bulunmamaktadır. Kitabın “İçindekiler” kısmı olsa idi kitabın muhtevasındaki anlatılanların önemi ilk bakışta daha iyi anlaşılacağından Ramiz Aydın Hocanın bu kitabı da muhtevanın önemine binaen daha fazla ilgi görebileceğini düşünüyorum.
Ancak daha bu yazı yayınlanmadan kitabın Haziran 2026 tarihinde Yason Yayınları tarafından 233 sayfa olarak yayınlanmış 1. Baskısının bir nüshasını “Sevgili Halim Kaya’ya en içten sevgilerimle… 03.07.2026” adıma imzalı olarak hediye etti. İlk okumayı müsvedde üzerinden yapmış ve yazıyı hazırlamıştık. Müsvedde A4 kâğıda ayarlanmış olması dolayısıyla bilgisayarda 157 sayfalık bir kitap olarak görünüyordu. Kitap basılırken A5 boyutunda sayfalara basım gerçekleştirilmiş olmasından dolayı kitap sayfa sayısı otomatikman 233 sayfaya çıkmıştır.
Kitapta “Devlet aklımız, dil, kültür ve cesaret örneklerimiz BİLGE KAĞAN, KÜLTİGİN, VEZİR TONYUKUK başlığı ile bir sınıfta farklı hocaların Birinci ve İkinci Göktürk devleti tarihinden kesitler sunduğu ve hocaların isimlerini Türk tarihinden ve İslam medeniyetinde seçilmiş isimlerden olması ve konuların anlatımından kurgu olduğu anlaşılan anlatımda “biz Türklerde tarih sadece savaşlardan ibaret değildir, tarihimiz aynı zamanda insanlık hallerinden olan sevgi, sorumluluk, merhamet ve kültürel değerlerinin yer aldığı bizi anlatan, ne olduğumuzu gösteren muhteşem bir aynadır.” (s.12) sözü ile Gökhan İslam Hoca Türk tarihini bir savaşlar tarihi olmadığını kültür ve medeniyet, bilim ve sanat tarihi olduğunu vurguluyor. Ne yazık ki bugün tarih denilince hemen herkesin aklına yapılmış savaşlar, asker ve silah sayılarıyla, kimin kazandığı kimin kaybettiği hakkında verilen kuru bilgiler tarih olarak gelmektedir. Daha az olarak da bu milletin ilimde fende kültür ve medeniyette ortaya koyduğu çalışmalardan pek söz edilmemektedir. İşte bu ifade ile Ramiz aydın Hocamız bizim tarihi kuru bir cihangirlik olarak algılamamamız gerektiğini anlatmaktadır.
Türklerin kuru bir cihangir olmadığının ilk örneğini de Türklerin ilk yazılı tarihi belgesi olan ve belki insanlığın da ilk yazılı metinlerinde birisi olan “Türkçenin ilk yazılı örneği olan Göktürk Yazıtları Bilge Kağan’ın oğlu tarafından 732 yılında YoluğTigin’e yazdırıldı, yazıtlar üç farklı taştan meydana geldi: Bilge Kağan Yazıtı, Kültigin Yazıtı ve Vezir Tonyukuk Yazıtı.” (s.13) yazıtlarına işaret ederek Türklerin savaşmaktan başka bir tarih de ürettiklerini ortay koyuyor.
“Tengri (Yaradan) tektir. Her kim ki Tengri’den kut almak dilerse başkasına yakarmasın.” (s.14) Orhun Abidelerinin Bilge Kağan Abidesinde yazılı bu metin Türklerin Allah inancını ortaya koymaktadır. Bu metnin İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in getirmiş olduğu dini buyruklardan farkı nedir ki. Bu sözler aynı zamanda İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in getirmiş olduğu ve Allah’ın bir buyruğu olan “Her kavme bir peygamber gönderdik” gerçeklerinin de tasdik etmektedir. Yine Hz. Muhammed’i tasdik eden bir ifade; “Bir çoban sürüsünden, bir er ailesinden, bir kağan budunundan (ülkesinden) sorumludur.” (s.14) Bu sözün aynısını Hz. Muhammed “KüllükümRâin ve küllükümmes’ûlün an raiyyetihî…” (Hepiniz çobansız, hepiniz güttüklerinizden, ‘sorumlu olduklarınızdan’ mes’ulsünüz…) Hadisi şerifinin tekrarı gibidir. “Mal çalan, mülk çalan misliyle ödeyecek; hesabı ya malıyla ya canıyla sorulacak.” (s.14) İslam’ın kısas ilkesini anlatmıyor mu sizce, ne dersiniz… “Kim ki bir ırza musallat olursa canından olacak.” (s.15) evli insanların zina etmesi halinde cezasının recm olduğunu söyleyen İslam mezheplerinde ne farkı var.
Sadece dini hükümlerde mi bakın çevrecilik hususunda da günümüz insanından 1300 yıl önce çevreci bir hüküm ile doğayı da korumuştur. “Gereksiz yere ağaç kesmeyeceksin, suyu kirletmeyeceksin.” (s.15) Bütün Bilge Kağan yasaları 21. Yüzyılın Vahiy ve İlim ışığında insanoğlunun ancak ulaştığı evrensel insan hakları kanunları gibi yüzyıllarca önceden düşünülüp vazedilmiş….
Ramiz Aydın Hocanın kurguladığı bu tarihi panel şeklindeki anlatım da geçen hoca isimleri Türk İslam Ülküsünün bir tezahürdür. Gökhan İslam ve Ali Zülfikar isimleri ne kadar Türk ve ne kadar da İslam kokuyor… Aynı zamanda Sünni Türk ve Alevi Türkberaberliği…. Yine bu tarihi panelde konuşmacı olan “Alihan Aydın” bence Ramiz Aydın’ın ta kendisi…
“Kimya biliminin kurucusu CABİR BİN HAYYAN” (s.19) başlığı altında Cabir Bin Hayyan’dan bilgi verilirken aslında gençlere bilginin edinme yolları “Yeterli bilgiyi sabırla toplayacağız” (s.21) ve bilgiyi kayıt altına alarak faydalı kılmanın metodu “bir kitap bile çıkarabiliriz.” (s.21) de öğretilmektedir. Şunu da ilave etmem gerek ki Ramiz Aydın Hoca burada gençlere ekip halinde çalışmayı, dayanışmayı, birbirlerinin eksiklerini tamamlayarak bir bütün olmayı alışkanlık edinmelerini sağlarken bilimin farklı akıl ve insanların ortak üretimi olduğunu öğreterek davranışa dönüşümümü de kazandırmaktadır.
Cabir Bin Hayyan “Atomun parçalanabileceğini ilk o söyledi, laboratuvarı ilk o kurdu. Merceği ilk o kullandı, optik kanunlarını ilk o buldu. Arsenik tozu denilen zehirli maddeyi ilk o buldu.” (s.25) Türkler ve Müslümanlar bilim yaptılar ancak bilimi kapitalist emellerle teknolojiye dönüştürüp günlük hayata Batılılar kadar sokmadılar… Sokamamalarının sebebi de İslamiyet’ten önceki Türklerin de Müslümanlarında maddeci bir anlayışa sahip olmamalarıdır. Bilimi sadece insanın refah ve huzuru için düşünmüş olmalarından kaynaklı olarak kapitalistler gibi emellerine alet etmemişlerdir.
Cabir Bin Hayyan’dan aktarılan şu sözün “Allah bize fizik kanunları verdi; bu kanunlarla bitki, insan hatta insanın benzerini yapabiliriz. Allah insana öyle yetenekler vermiş ki insan kâinattaki bütün sır perdelerini bu yeteneklerle çözme gücüne sahiptir.” (s.26) Türkler ve Müslümanların bilim alanında yakalamış olduğu seviyeyi göstermesi bakımından eşsiz bir örnektir. “insan, hatta insanın benzerini yapabiliriz” ifadesi bugün gerçek olmuş ve tıp alanında yapay kalp, yapay kan, elektronik kol ve bacaklar yapılmakta ve insanlara ameliyatla takılmaktadır. Hatta yapay zekâ da üretildiğine göre gelecekte insanın yarı biyonik bir versiyonu yapay olarak elde edilebilir.
“camın renklendirilmesi, bitkilerden yağ elde edilmesi, kumaşların boyanması, elbiselerin su geçirmemesi, metal ve çelik üretim yöntemlerinin bulunması; eritme, süzme, damıtma, kristalleşme gibi yöntemlerin bulunması… Bütün bunlar bilim adamımızın insanlığa hediyesidir.” (s.29) Aslında insanoğlu bu kadar bilimsel bulguyu isim olarak sayarken onların önemini dile getirmekten aciz kalmaktadır. Sadece insanoğlumu tabi ki dil de aciz kalmaktadır. Bunun önemini ancak bu bilimsel buluşlar yapılmadan önce yaşamış olan bilim adamları analar. Bilim adamları anlar onu da sadece icat edildikten, buluşlar gerçekleştirildikten sonraki hal ile karşılaştırarak anlayabilir. Sıradan bir insan zaten bunların yoksunluğunu anlamış olsaydı bu bilimsel bulgular Cabir Bin Hayyan’dan önce mutlaka bulunmuş olurdu. Bir şeyin gerçek manada kıymetini onun yoksunluğunu yaşamış insanlar takdir edebilir.
“Sıfır (0) rakamını, iks(x) işaretini bulan matematikçi HAREZMİ”nin(s.31) ele alındığıbubaşlık altında “Harezmi yapmış olduğu bilimsel çalışmalarında en çok matematik bilimiyle tanındı¸ matematik alanındaki en meşhur çalışması da “0” rakamına açıklama getirip sıfırın varlığını kabul ettirmesi, ondalık sayı sistemini geliştirmesi ve x bilinmeyenini bulmasıdır.” (s.32) ve “Yine bir ilke daha imza atarak logaritma kavramını oluşturdu, kesirler ve işlemler gibi birçok aritmetik yöntem geliştirdi. Trigonometriye dair tabloları detaylandırdı ve Beyt’ülHikme adlı eserde dünyanın hacmi ve çevresini hesaplamayla ilgili çalışmalar yaptığı”(s.32) bilgileri işlenmesine çalışılmış ve aslında zımnen Harezmî’nin cebir ilmini, (x) iks ve (0) sıfırı bulmasıyla bugün modern teknik ve matematiğinin temelini attığını ifade etmektedir. Bugün mühendislik dallarının hepsinde kullanılan bu yöntemler ve kurulu düzen o olmasaydı olmayacaktılar. Bu konuyu doğrudan bir bilgi olarak vermekte olan Ramiz Aydın Hoca keşke bu bilgiyi de bir önceki Cabir Bin Hayyan’ı sunduğu gibi “Biz Türkiye’yiz Kültür Grubu”nun bir çalışması olarak, ya da başka bir kurgu ile karşılıklı diyaloglar şeklinde verseydi. Bu bilgilerin akılda kalmasına ve okuyucunun daha fazla dikkatini çekmesini sağlayabilirdi. Ha bu demek değil ki bilgiler dikkat çekmiyor. Bilgilerin kendisi ve işgal ettiği bilim değeri zaten dikkat çekecek önemdedir. Ancak anlatım tarzı ile sıkmadan ve vurgulayıcı bir anlatımla hafızlara kazınması sağlanabilirdi.
Ramiz Aydın Hoca’nın “Tıbbın bir kolu olan çocuk hastalıkları anlamına gelen Pediatri alanının kurucusu kabul edildi.” (s.35) ifade ettiği Ebubekir El Razi bugün İran’da kalan ancak onun yaşadığı yüzyılda Türk bölgesi olan Rey’de doğmuş bir bilgindir. Ebubekir El Razi felsefe, matematik, doğa bilimleri ve gök bilimi, simya, eczacılık, felsefe ve müzik, tıbbın göz hastalıklarıyla ilgilenen bilim dalı gibi ilmi alanlarda da otorite olacak kadar ilmi çalışmaları olan komple bir bilim insanıdır.
“Döneminin en büyük matematikçisi Abdülhamit İbni Türk” (s.37)un ele alındığı bölüm de gerçek adının EbulFadl Abdülhamit İbni Vâsi bin Türk olduğu ortay konulmaktadır. Künyesinde geçen “Türk” ifadesi onun tartışmasız bir Türk bilim adamı olduğunu göstermektedir.
İbn-i Sina “Önce Kur’an-ı Kerim’i ezberledi; sonra dil, edebiyat sanatlarında, akait, fıkıh gibi İslami alanlarda eğitim aldı, henüzon altı yaşın[da]ünlü bir doktor oldu ve gayet geniş bir çevrede tanındı.” Bunun yanında “matematik, felsefe, gök bilimi” ve “hukuk, mantık, fen” dallarında söz sahibi olacak derecede ilim öğrendi. Ayrıca “İbn-i Sina başta tıp ve felsefe olmak üzere kendini birçok alanda yetiştiren büyük bir Türk İslam bilginidir.” (s.39) İbni Sina bu ilim adamlığı yanında iki farklı devlette vezirlik görevi yaparak devlet adamlığını da bihakkın deruhte etmiş ve bu vezirlik statüsünü de ilim yolunda kullanmıştır. “Bir kişide şeker hastalığı olup olmadığı idrardan alınacak örnek ile belirleyebileceğini ilk kez İbn-i Sina iddia etti.” ayrıca, “kızıl, şarbon, karaciğere bağlı olan hastalıklar ve hepatiti keşfetti.” (s.41) Mikrobu, hacamatı, narkozu ilk bulan ve ilk kez uygulayan da İbn-i Sina’dır.
Ramiz Aydın Hoca, İbniHeysem hakkında “Görme, optik ve ışık alanında bilime büyük katkılar sağlayan İbn-i Heysem, bilim tarihininen önemli insanlarından biriydi. İbn-i Heysem, en önemli eseri kabul edilen Optikler Kitabı’nın yanı sıra gök bilimi, felsefe, sayı teorisi ve geometri üzerine eserler yazdı.Fizikçi, matematikçi ve filozof” (s.43)olduğu bilgilerini hakkında yeterli bilgi bulunmadığını söyleyerek vermektedir. Hakkında bilgi olmayan birinin bu kadar ilmi çalışması olduğunu söylemek aslında günümüz insanlarının haklarındaki yığınla bilgiye rağmen uğraştıklarının bir hiç olduğunu göstermektedir. İbniHeysem gözün ışık göndererek cisimleri gördüğü bilgini çürüterek “gözün, nesnenin yolladığı ışınları algılayarak o cismi gördüğünü ortaya attı.” (s.45)
Ramiz Aydın Hoca bir kurgu içerisinde Türk İslam âlimlerini anlatma usulüne ara vermiş ve doğrudan âlimin hayatı, eserleri, çalıştığı bilim dallarlı hakkında bilgi verdiği bir anlatım tarzını kullanmaya başlamıştı. Ta ki “Dünya dönüyor diyen ve dünyanın çapını ölçen Bilge Biruni” (s.49)başlığı altında Birûnî anlatmaya başladığı yere kadar. Birûnî’yi anlatmayı da bir kurgu hikâye üzerinden yaparak genç okuyucuları doğrudan maruz kalacakları ilmi metnin zorluğundan ve sıkıcılığından kurtarmıştır.
Ramiz Aydın Hoca Türkiye ve Özbekistanlı gençleri kaynaştırarak tek millet olmanın şuurunu genç okuyucularına aktarmak istemektedir. “Biraz sonra yolcular çıkmaya başladı. İkisi erkek biri kız olan üç genç göründü. Bu gençler sağa sola bakmaya başlayınca Polat ile Özben gelenlerin Türk misafirleri olduğunu anladı,” (s.50) ve bu gençlerin ne kadar birbirleriyle samimi olduklarını da “Türk ve Özbek Türk’ü gençler sevinçle birbirine sarıldı. Yüz yıllarca ayrı kalan bedenler buluşmuş; Özbek gençler uzaktaki kardeşlerine, Türk gençleri ata yurtlarındaki canlarına kavuşmuştu.” (s.50-51) ifadeleriyle ortaya koymaktadır.
“Biruni, bilimin birçok alanıyla ilgilenmiştir. Bunlar gökbilim, matematik, coğrafya, tarih, doğa bilimi, farmakoloji denilen eczacılık, bitki bilimi, felsefe, tıp ve kimyadır.” (s.56) İnsan Birûnî’nin uzmanlık alanı olan bilimler dâhil yukarıdan beri anlatılan bilim adamlarımızın çok farklı bilim alanlarında uzmanlaşmış olmasını herhangi bir bilimsel alanda zor uzmanlaşan günümüz insanından farkını merak ettirmektedir. Bu farkın birsini her ne kadar iyi niyetli olarak bilimlerin çok detaylanmasından dolayı insanların ancak bir alanda uzmanlaşabilmesiyle açıklamaya çalışanlar var ise de başka bir görüşü savunalar da çağımız insanlarının zihinlerini meşgul edecek çok farklı ve fazla etkene maruz kalmasından dolayı beyinlerinin istenmeyen lüzumsuz bilgilerle doldurulmuş olduğun söylemektedirler. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri Marifetname adlı kitabından mezar taşlarını okumanın unutkanlık yaptığı hata aklını kaybetmeye sebep olabileceğini söylerken o çağın lüzumsuz bilgisiyle beyninizi doldurmayın diyordu. Günümüz insan gelişim uzmanları da lüzumsuz ve aşırı reklam, internet görüntüsü, tabela ve cep telefonundan tıklanan görüntülerin beyni doldurduğundan ve insanların hafızasının zayıfladığından bahsetmektedirler.
Ramiz Aydın Hoca “Birûni soyundan olmayıp Biruni soyundan geldiğine inanan Doktor Aybek Biruni konuya başka açıdan bakarak verecek.” (s.56) dedikten sonra “Doktor Aybek Biruni Hoca anlatacak. Aybek Biruni bir tıp doktorudur. Biruni soyundandır.” (s.57) demesi Dr. Aybek Birûnî’nin soyu hakkında bir çelişki oluşturmaktadır. Dr. Aybek Birûnî kendisini ne açıdan Birûnî soyundan saymaktadır? Ya da Birûnî soydan mıdır? Bunların açıklanması gerekmektedir.
İlmi silsile bakımından Birûnî’nin torunu olduğu anlaşılan Doktor Aybek Birûnî “Dedem jeodezi, yani yer biliminin kurucusudur. Dünyanın çapını bugünkü değerlere yakın hesapladı.” (s.59) bilgisini ve “denizlerin ötesinde bir karanın (Amerika Kıtası) olduğunu söyledi.” (s.59), “trigonometrinin gökbilimden ayrı bir bilim olduğunu, trigonometrik fonksiyonlarda yarıçapın birim olarak kullanılması gerektiğini” (Bilgisayar Sayfa sırası-s.41), “sekant, kosekant ve kotanjant fonksiyonlarını ilk defa dedem tanımladı”ğı (s.59) bilgilerini verdi.
“Farabi herkesten farklı olarak bilimleri matematik, fizik ve fizik ötesi diye üçe ayırdı, bu yöntem 13. yüzyılda Avrupalı bilginler tarafından gecikmeli olarak ancak kabul gördü.” (s.64) Ayrıca “Farabi mantık, felsefe, siyaset, müzik, matematik ve gök bilimi gibi birçok alanda eserler veren ve İslam düşüncesinin gelişiminde önemli bir rol oynayan bir Türk İslam bilgini”dir. (s.65) Farabi felsefeyi “var olanı varlık bakımından inceleyen bilim” (s.65) olarak inceleyerek aslında Yaratıcının varlığını ve ilk yaratılış gibi İslam’ın buyruklarının dışına taşan felsefi düşünceyi İslam inancı sınırları içinde yorumlamıştır.
“GiyasettinEbulFeth Ömer İbni İbrahim el Hayyam” (s.67) Horasanlı “matematikçi, gök bilimci, tarihçi, filozof ve şair” (s.67) Türk bir âlimdir. “Tarihçi Residüttin’in “Cami-üt-Tevarih” adlı eserinde anlattığına göre Nizamülmülk, Hasan Sabbah ve Ömer Hayyam üçlü okul arkadaşı ve yakın dosttur.” (s.68)Ömer Hayyam’ın “fıkıh, din bilimi, edebiyat, tarih, fizik ve gök bilimi okuttuğu” devrinin kaynaklarında yazmaktadır. “Binom açılımını ve bu açılımdaki katsayıları da bulan ilk kişi” (s.68) Ömer Hayyam’dır. “Sayısının iki yüz kadar olduğu tahmin edilen rubaileri” (s.69) ve aynı zamanda “rübai türünün kurucusu” (s.69) ona edebiyat alanındaki ününü sağlamıştır.
“Mahmut bin Hüseyin bin Muhammed El Kaşgari” (s.72) Türkçenin ilk dil bilginidir. Kaşgarlı Mahmut “Bütün çalışmalarını dil bilimi ve sözlük bilimleri üzerine yaptı, Türkoloji biliminin de öncülerinden biri oldu.” (s.72) Ayrıca Kaşgarlı Mahmut “Divan-ı Lügati’t Türk adlı eseriyle ünlüdür.” (s.72) bu eser onu ünlü kılsa da eseri kendinden daha ünlüdür.
Yusuf Has Hacip’in yazmış olduğu Kutadgu Bilig adlı bu eser Kaşgarlı Mahmut’un “Divan-u Lügatit-Türk adlı eseri ile Türkçenin en kıymetli eserleridirler. Kutadgu Bilig “Mesnevî tarzında yazılmış 6645 beyitlik bir siyasetname olup Allah’a hamt ederek Peygambere ve dört halifeye övgü ile başlar.” (s.78)
Devlet ve millete hizmet eden bazı insanlar sadece zamanının insanlarına hizmet etmez, bazılarının hizmetleri gelecek nesillere ve gelecek asırlarda yasayacak insanlara da ulaşır. İşte böyle insanlar milleti birbirine bağlayan ortak değerdir, bunlar o milletin kahramanlarıdır. Ramiz Aydın Hoca işte böyle bir kahraman olan “Divan-ı Hikmet” (s.84) kitabının mutasavvıf şairi “Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevi”yi(s.84) kurgu bir hikâye ile anlatırken seçtiği hikâye kahramanları için “Almila Aydın, Duru Özkan, Asaf Çolak, Sümeyye Hun, Atilla Kafkas ve Akif Atahan Çaça” (s.84) daha önceden de ifade ettiğimiz gibi Türk ve İslam kültüründen ad ve soyadları seçerek yeni nesle nasıl isimleri seçmeleri gerektiğini göstermekte, tercih edilecek isimlerden de örnekler vermektedir. Adeta Türk ve Müslüman gençler bu isimleri tercih etmeli demektedir. Ahmet Yesevi bugün Türkistan denilen geçmişte Yesi diye anılan şehrin Sayram kasabasında doğup, orada ölmüştür.
Ramiz aydın Hoca Ahmet Yesevi’nin Türkçe şuurun ilk sahibi olduğun söyler ve bu düşüncesini Ahmet Yesevi’den aktardığı bir dörtlükle göstermeye çalışır. Biz bu dörtlükten sadece Türkçe ile ilgili mısrasını alıyoruz. “Fars dilini bilir de güzel söyler Türkçeyi.” (s.88) Görüyoruz ki Ahmet Yesevi gerçekten şuurlu bir tercih yaparak “Hikmet”lerini sadece Türkçe söylemiştir. Aynı zamanda Fıkhi kavramların karşılığı Türkçe kavramlar kullanarak din dilini de Türkçeleştirmiştir. Böylece Türklerin İslam dinini anlamasını kolaylaştırmıştır.
Ramiz aydın Hoca hikâyenin kahramanlarından Öğretmen Alperen Artuklu vasıtasıyla bugün çarpıtılarak yaygınlaştırılmış bir bilgiyi düzeltiyor. Öğretmen Alperen Artuklu “Benim kökenim Diyarbakır’dır, ben bir memur çocuğuyum, Trabzon’da doğdum, soyadımın da Diyarbakır ile tarihi bir alakası vardır. Diyarbakır Türkmen olan Artuklu Devleti’nin kadim başkentidir. Artuklular Diyarbakır, Mardin şehirlerini ilim ve kültür şehirleri yapıp bilim ve sanat adamlarına değer vererek onları korudu.” (s.93) ifadeleriyle Diyarbakır’ın bir Türk şehri olduğunu ve burada Artuklu Türk devletinin hüküm sürdüğünü söyleyerek Diyarbakır’ın Kürt şehri olduğuna dair yaygın yanlışı düzeltiyor.
Yıllardır hep Cezeri’yi okuduk ancak onun Türkiye’de medfun olduğu hakkında hiç düşünmemiştim. Ramiz Aydın Hoca verdiği “Şırnak’ın Cizre ilçesinde mezarı olan İsmail Cezeri’dir.” (s.93) bilgi ile eksimizi tamamladı.
“Cezeri önemli bir bilim adamımızdır. Mühendistir; fizik, matematik ve mekaniğe ilgi duydu. Yirmi beş yıl boyunca Artuklu Devleti’nin destek ve imkânlarıyla ilgi duyduğu alanlarda çizimler, tasarımlar yaptı. Artuklu Devleti için mekanik araçlar geliştirdi. Onun kitapları Batı ülkelerinin üniversitelerinde 1900 yılına kadar Cezeri’nin adı verilmeden okutuldu.” (s.98) Diğer bilim adamlarımızın icat ve bilimsel buluşlarını da kullanarak kendi dünyasını inşa eden Batı, Cezeri’ye gelince doğrudan doğruya hırsızlık yapmış, ismini dahi zikretmemiştir. “Haçlı Seferleri esnasında Avrupa’ya kaçırılan Cezeri’nin kitapları Leonarda Da Vinci’ye ilham kaynağı oldu, Vinci onun kitabını elinde düşürmedi.” (s.100) Batı için sahibinden izinsiz ve adını anmadan bilgi kullandığı için hırsız demiştim, ancak bu ifade ne kadar isabet ettiğimi gösterdi. Çünkü bu sefer maddi olanı da çalan bir Batı var karşımızda, Cezeri’nin kitaplarını cebren çalmışlardır. Cezeri’nin icat ve buluşlarından birkaçını “Elektrik olmadan hava- boşluk- denge anlayışıyla kendi kendine çalışan araçlar üretti. Bu araçlardan bazıları: Güneş saati, su saati, fıskiye, şifreli kilitler, su yükseltme ve su boşaltma araçları, otomatik abdest suyu, mum saatleri…” (s.101) şeklinde sıralayan Ramiz aydın Hoca kendi bilginlerimizi bilmememizde, her şeyde Batıyı taklit etmememizden yakınıyor. Ancak bizim kusurumuz bilmemek değil aynı zamanda elinde olan bilgiyi kullanmamak, kullanarak yeni icat ve buluşalar yapamamak. Bir an önce bilim üreten bilim merkezleri kurmamız gerekir. Herkes devletle birlikte bilim adamlarını maddi ve manevi yönden desteklemek için yarışmalıdır. Özel sektör ya vakıflar yoluyla laboratuvarlar kurup finanse etmeli, ya da kendi adlarını verileceği şekilde devlete kaynak aktararak TÜBİTAK gibi merkezlerde daha fazla araştırmanın yapılmasını temin etmelidirler. Cezeri’nin yazdığı eserdeki icat ve buluşların sayısını “Türkçe anlamı” Makina Yapımındaki Faydalı Bilgiler ve Uygulamalar” adlı eseri ünlüdür. Bu eserde 50 tane tasarım vardır. 50 tasarımın 6’sı su saati, 4’ü mumlu saat, 7’si eğlenme amaçlı, 6’sı ibrik, 6’sı fıskiye, 4’ü kan alma ünitesi, 3’ü abdest aleti, 5’i su çıkaran sistem, 2’si kilit, 1’i şehrin kapısı, 1’i açıölçer, 1’i kayık su saati, 4’ü ses çıkaran alet.” (s.101) şeklinde sıralamak mümkün.
“Edip Ahmet Yükneki doğuştan kördür.” ve “Doğum yeri Türkistan’da Taşkent şehrinin Yüknek kasabasıdır.”, “Edib Ahmet Arapça ve Farsça bilen, tefsir ve hadis gibi İslâmî ilimleri tahsil etmiş, takvâ sahibi, âlim, erdemli bir şairdir.”ve “Atabetü’lHakayık”(s.103) Kutadgu Bilig’ten esinlenerek yazdığı İslam tesirindeki ilk Türk edebiyat eserlerindendir.
“Nasrettin Hoca, 1208’de Eskişehir’in Sivrihisar ilçesinin Hortu köyü veya bugünkü adıyla Nasrettin Hoca Mahallesi’nde doğdu.” ve “1284 yılında ve 76 yaşındayken vefat etti ve Akşehir’e gömüldü.” (s.107) “Nasrettin Hoca fıkraları, sadece Anadolu’da değil, Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde de Balkanlarda da yaygın olarak anlatılmaktadır” (s.108) Ramiz Aydın Hoca, Nasrettin Hoca fıkralarının tesir alanının Türk dünyası dışına çıkarak daha geniş bir alan yayıldığını, Nasrettin Hoca tıpkı Köroğlu gibi“Türk dünyasının ortak değeridir.”(s.108)Türkçenin asırlar ve nesiller boyu taşınmasında kültürel bir bağ olmuştur. “Nasrettin Hoca’nın fıkralarında işlediği konularla Tayland, Pencap ve Türkistan ile Almanya, Fransa, İngiltere, İber yarımadası, Baltık ülkeleri ve İskandinavya, Kuzey Afrika, Mısır ve Sudan dâhil engin bir coğrafyayı kapsadığı görülür.” (s.109) ifadeleriyle dile getirmektedir.
Çoğu kişi Nasirüddin Tûsî’yi Nasrettin Hoca olarak kabul etmektedir. Ramiz Aydın her ikisi hakkında da bilgiler vererek sanki bunların aynı kişi olduğunu reddetmektedir. “Bu günkü İran’da, o günkü Türkistan’da doğup büyüyen; İranlıların, Türklerin ve diğer İslam ülkelerinin değer verdiği; Batılıların takdir ettiği bir bilim insanı… Adı Nasirüddin Tusî…” (s.112) “1201 yılında doğan Nasirüddin Tusî, İran’da doğmasına rağmen Irak’ın başkenti Bağdat’ta öldü.” (s.113) Ramiz Hoca’nın Nasrettin Hoca için verdiği doğduğu şehir ve defnedildiği şehir bilgileriyle Nasirüddin Tûsî’nin doğdu ve öldüğü şehirlerin farklı olması onların da farklı birer kişilik olduğunu göstermektedir.
Nasirüddin Tûsî, Harun Reşit ve Hasan Sabah’tan sonra sarayında görev aldığı “Hülagü Han’ın yanında bulunduktan sonra iki önemli eser ortaya çıkardı. Birincisi ünlü Meraga Rasathanesi, ikincisi rasathanenin yanında 4.000.000 kitabı bir araya getirdiği kütüphanedir” (s.116) İnsan bu 4 milyon kitabın sayısını duyunca İslam dünyası bu kitapları ne yaptı diye düşünmeden edemiyor. Hem de el yazması olması bunların ne kadar emek ve zaman harcayarak meydan getirildiğini düşündürüyor. Ayrıca İslam dünyasının Rönesans’ı ve Sanayi devrimini gerçekleştirememesinin sebebi kitapsız ve ilimsiz olmasının olmadığı da anlaşılıyor. Kitap da vardı ilim de ancak İslam kapitalist bir sanayileşmeye karşıydı. Bu da İslam medeniyetinin Batı medeniyetinden farklını oluşturmaktadır.
Nasirüddin Tûsî, İmam Gazali’nin ahlak anlayışı ve Aristo felsefesini birleştiren “akla, ahlaka önem veren akılcı bir felsefe anlayışını benimsedi.” (s.119) İslam’ın din anlayışının temeli zaten din ve akıl müşterek olursa insan dinin iman ve ameli hükümlerinden sorumlu olur. Bu yüzden aklın insan ve dini hayattan dışlanması dinen mümkün değildir.
Ramiz aydın Hoca’nın Edebiyat Kolu Hocası olarak lisede iken görev vermesi ve yol göstermesiyle 1982-1983 öğretim yılında 43 yıl önce okulun bütün öğretmen ve öğrencilerinin önünde bir Yunus Emre anma günü yapmış ve birkaç arkadaş ile Yunus Emre’yi tanıtmıştık. Yani Ramiz Aydın Hoca’nın Yunus Emre aşkı çok eskidir. “Yunus Emre Orta Anadolu ikliminde yaşayan yoksul bir Türkmen’dir, 1241’de Eskişehir ilinin Sivrihisar ilçesinde doğdu, 1320 yılı civarında öldüğü tahmin edilmektedir.” (s.122)
Ramiz Aydın Hoca Yunus Emre için “Anadolu’nun insan ruhudur” ve “bizden biridir”(s.124) der. Taptuk Emre de eşiğinde yatan Yunus hissedince “Bizim Yunus” dememiş miydi?
Bahaeddin Velet‘in oğlu olan ve “Gerçek adı Mevlânâ Celâleddin Mehmet Rumi’dir, yaşadığı dönemde Anadolu coğrafyasına Diyarı-ı Rum denildiği için Rumi soyadını; zaman içinde de kendisine duyulan büyük saygının ifadesi olarak “efendimiz” anlamına gelen Mevlâna adını almıştı.” (s.130) “Eserlerinin çoğunu Farsça ile yazdı, çok nadirde olsa eserlerinin bir kısmında Türkçe, Rumca ve Arapça kullanmayı tercih etti,” (s.130) Mevlâna, 1225 yılında Karaman’da Cevher Hatun ile evlendi bu evlilikten Sultan Velet ve Alaeddin Çelebi oldu, eşinin ölümüyle ikinci kez evlendiği bu evlilikten de Amir Âlim Çelebi ve Melike Hatun adındaki çocukları doğdu.15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizi ile tanışıp ondan ilminin çoğunu aldı.(s.131)
“Hacı Bayram Veli 1352 yılında Ankara’nın Çubuk ilçesinde bulunan Çubuk Çayı üzerindeki Zülfazıl köyünde, halkın Solfasol dediği köyde doğan değerli bir Türk şairdir,asıl adı Numan Bin Ahmet’tir, Hacı Bayram adı onun takma adıdır.” (s.136) Hacı bayram Veli İstanbul’u Fatih Sultan Mehmet ile kendi talebesi Akşemsettin’in fethedeceğini daha önceden söyleyerek basiret ehli olduğun da göstermiştir.
Hacı Bayram Veli “İnsanlara rehberlik ederek onları tarım ve hayvancılığa ve yeteneklerine göre sanata yönlendirerek geçimlerini sağlamalarına vesile oldu. Göçer durumda olan Türkmenleri tarım, hayvancılık ve zanaatla yerleşik hayata geçirerek Anadolu’nun ebedi yurt olmasında güçlü etkiler sağladı.” (s.137) Hacı Bayram Veli’nin de bizzat yaşayarak gösterdiği gibi gerçek tasavvuf hayattan kendini izole ederek bir kenarda miskin miskin birilerinden gelecek üç beş lokma yemek ile idare etmek demek değildir. Günlük hayatın içinde rızkını kazanırken Allah ile beraber olabilmek ve kazandıklarından muhtaçlara dağıtıp eşi dostu ile yiyip içebilmektir.
Fatih Sultan Mehmet’in hocası ve İstanbul’un Fethinde bulunmuş, Hacı Bayram-ı Veli’nin de talebesi olan Akşemseddin’in “gerçek adı Şemseddin Muhammet Bin Hamza’dır” (s.142) “Akşemsettin, 1390’da Şam’da doğdu” ve “1459 yılında Göynük’te vefat etti, burada bir türbesi vardır” (s.142) “İslâm ordularının daha önceki kuşatmalarından birinde şehit düşmüş olan sahabeden Eyüp el-Ensari, bir diğer adıyla Eyüp Sultan’ın kabrini Fâtih Sultan Mehmet’in isteği üzerine fetihten önce Akşemsettin buldu” (s.144)
Gerçek adı “Ebu Zeyt Abdurrahman bin Muhammet bin Haldun el Hadramî” (s.147) olan ve “İbni Haldun” olarak şöhret bulan büyük sosyolog İbn Haldun “27 Mayıs 1332’te Tunus’ta doğdu,19 Mart 1406’da Kahire’de öldü.” (s.147) Tarih, Toplum bilimi, Ekonomi âlimi olan İbn Haldun aynı zamanda bir devlet adamıdır. En meşhur eseri “Mukaddime” (s.149) dir
“Uluğ Bey,1393 yılında Azerbaycan’da Sultaniye adlı şehirde doğdu, Uluğ Bey’in gerçek adı “Muhammet Taragay”dır.” (s.152) “Uluğ Bey matematikçi, gök bilimci, yazar ve şair olmanın yanında din, bilim, sanat ve edebiyat bilginlerini davet ederek bol bol ihsanda bulundu, kendisi de onlardan çok istifade etti, istifade ettiklerinin başında Kadızâde-i Rûmî, Cemşit el Kâşi ve Ali Kuşçu gelir.” (s.154) Uluğ Bey bir gökbilim eseri olan “Zîc-i UluġBey”i(s.155) yazdı.
“Ali Kuşçu 1441 yılında Tarihi Türk şehri Semerkant’ta doğdu, 1474 yılına İstanbul’da öldü.” (s.157) Ali Kuşcu “Uluğ Bey’e yardımcı ve daha sonra da gözlemevinin yönetim sorumlusu oldu.” (s.157) “Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet ‘in daveti üzerine İstanbul’a gitti.” (s.157) İstanbul’da Sahn-ı Seman Medresesinde dersler veren “Ali Kuşçu, 16 Aralık 1474 tarihinde, 71 yaşındayken İstanbul’da öldü.” (s.157) “İstanbul’a gelen Ali Kuşçu’ya 200 altın maaş bağlandı ve Ayasofya’da yürütülen bilim etkinliklerine eğitimci olarak atandı; Ali Kuşçu, burada Fatih Külliyesinin programlarını hazırladı, gök bilimi ve matematik dersleri verdi, ayrıca İstanbul’un enlem ve boylamını ölçtü ve çeşitli Güneş saatleri de yaptı.” (s.158)
Ramiz Aydın Hoca yine kurguladığı bir sanal röportaj ile şair ve bilim insanı Türk dil uzmanı Ali ŞirNevai’yi ele almaktadır. Sanal röportajda kendisine sorulan soruya Ali ŞirNevai “Ben Ali ŞirNevai,soy olarak bir Uygur ailesindenim, Şubat 1441’de Özbekistan’ın Herat şehrinde doğdum; altmış yıllık bir ömrüm oldu, bu demektir ki 1501 yılında dünya hayatımı tamamladım.” (s.161) diyerek cevap vermektedir. “Edebiyata gönül verdim, edebiyatçı oldum, eserlerimi Çağatay Türkçesiyle yazdım; elli bin şiir koleksiyonum vardır, bol bol kitap okudum, bilim çevrelerine girdim, araştırmalar yaptım, dil çalışmalarım vardır; Arapça, Farsça ve Hintçe öğrendim, bu dillerle de eserler verdim ama en çok Türkçe ve Farsça ile eserler verdim; Türkçe eserlerimde “Nevai”, Farsça eserlerimde “Fani” takma isimlerini kullandım.” (s.162)
Ali ŞirNevai ye göre dil önemlidir. Ona göre “bir dil milletin kendisidir, onun benliğidir: dilini inkâr eden bir millet kendini inkâr eder, kendini değersiz görür, kendini yok sayar, tehlikeye atar kendini.” (s.163)
Ramiz Aydın Hoca kurgu röportaj ile Ali ŞirNevai’ye kendi ağzında bugünün insanına mesaj verdiriyor ve tehlike gördüğü dil yozlaşması ve yabancılaşması problemine dikkat çekmeye çalışıyor. Bu metot okuyucu üzerinde sanki Ali ŞirNevai’yle karşılıklı konuşurmuş gibi bir etki etmekte ve okuyucu yapılan uyarıları daha dikkate almaktadır.
Ramiz Aydın Hoca Türklerin geçmişte olduğu gibi günümüzde de Türkçeye önem vermediğini ifade etmek için artık deyimleşerek Türklerin tarihi bir kusuru olarak belgelenmiş ihmalini “Türk iti şehre inince Farsça havlamaya başlar.” (s.164) cümlesiyle ifade etmekte ve Türkçeyi ihmal kusurunun artık Türklerden onlarla birlikte yaşayan hayvanlarına bile sirayet ettiğini abartılı bir şekilde söyleyerek tehlikeye dikkat çekmektedir. Ali ŞirNevai “Akrabalık adları, ev, mutfak, giyecek ve savaş kültürüyle ilgili kelimeler, hayvan ve kuş adlarını, organ adlarını, cinsine ve yaşına göre atların eğer ve diğer at koşum takımının parçalarına kadar adlarını sayarak Türkçenin ne kadar zengin bir dil olduğunu bu kelimelerin hemen hiçbirinin Farsçada olmadığını, bu yüzden de Türkçenin daha zengin bir dil olduğunu gördüm.” (s.164)ifadesiyle aslında dilin bir şekilde ait olduğu milletin ilim ve kültürde söz sahibi olduğu dönemlerde ve icatlar yaparak insanlığa sunduğu icatların adlandırılmasıyla zenginleştiğini de ifade etmektedir. At isimlerinin çokluğu ve at koşum takımlarının her parçasının ayrı adlarının olması Türklerin atı ehlileştirip kullandığı zamanlarda ona ait her şeyi de kendi kültürüne mal edecek şekilde isimlendirdiğinin örnekleridir. Ali ŞirNevai“Muhakemet-ülLügateyn” (s.164) de Farsça ve Türkçeyi karşılaştırmış ve Türkçenin üstünlüklerini göstermiştir.
Babür Şah’ı doğru şekilde ifade edilebilecek asıl adı “Zahirüddin Muhammet Babür’dür” (s.168), “Devlet adamı, şair ve hattat olan Babür Şah 16 Şubat 1483’te Özbekistan Fergana’da doğdu, 26 Aralık 1530’da Hindistan Agra’da öldü.” (s.168) Babür Şah bugün mimari alanda dünya harikası olan Taç mahal’i biricik sevgili eşi Mümtaz Mahal için yapmış ve devlet büyüklerinden Şah Cihan’ı da bu türbe içindeki kabre koymuşlardır.
Bizim, Mimar Sinan olarak bildiğimiz “Koca Mimar Sinan Ağa veya doğumdaki adıyla Sinanettin Yusuf ya da Abdülmennan oğlu Sinanadlarıyla bilinir.” (s.173) Mimar Sinan “Kayseri’nin Melikgazi ilçesinin Ağırnas köyünde doğdu” (s.173) şu ifadeler göstermektedir ki Mimar Sina aynı zamanda eli kılıç tutan bir gazi ve cengâverdir. “Mimarlık göreviyle Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferine katıldı, daha sonra bu kez 1521 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın Belgrad Seferine yeniçeri olarak katıldı, 1522’de Rodos Seferine Atlı Sekban grubu içerisinde yer alarak katıldı, daha sonra 1526 Mohaç Meydan Muharebesi’nde gösterdiği başarılarından dolayı Acemi Oğlanlar bölük komutanlığına yükseldi” (s.173) Mimar Sinan daha sonra “baş mimar oldu, mimar başı olmadan evvel yaptığı üç eser dikkat çekicidir: Halep’te Husreviye Külliyesi, Gebze’de Çoban Mustafa Külliyesi ve İstanbul’da Hürrem Sultan için yapılan Haseki Külliyesidir.” (s.173) “Mimar Sinan 84 cami, 52 mescit, 56 medrese, 7 darül-kurra (Kur’an-ı Kerim öğretilen yer), 20 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa (hastane), 5 suyolu, 8 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 de hamam olmak üzere 364 eser verdi.” (s.175)
“Piri Reis’in gerçek adı Muhittin Piri Bey’dir” (Bilgisayar Sayfa sırası-s.177) ve “Piri Reis eşsiz bir kartograf (harita çizimcisi)”dir(s.177). “Piri Reis’in en bilinen katkılarından biri 1513 ve 1528 yıllarında çizdiği dünya haritalarıdır. Bu haritalar, özellikle Amerika kıtasının ve Antik Dünya’nın bölümlerini gösteren ilk haritalar arasında yer alır. Haritaların özellikle ilgi çekici yanı, dünyanın o zamana kadar bilinmeyen bazı alanlarını oldukça doğru bir şekilde göstermesidir.” (s.178-179) Ramiz Aydın Hoca biraz yukarıda bu haritanın bugünün bilgilerini içerdiği bilgisini de vermektedir.
“Seydi Ali Reis 1498 yılında İstanbul Galata semtinde doğdu,1562 yılında doğduğu İstanbul’da öldü.”,“Seydi Ali Reis henüz küçük yaşlarından itibaren denizcilikle uğraşarak denizciliğe ait bütün bilgileri öğrendi; matematik, gök bilimi ve fizikle de meşgul olduğu gibi Arapça ve Farsça da öğrendi, ayrıca kuvvetli bir edebiyat kültürü edindi.” (s.180) “16. yüzyılda yaşamış olan Köroğlu’nun gerçek adı Ruşen Ali’dir”, Köroğlu’nun “Bolu ilimizin Gerede ilçesinde doğduğu düşünülür” (s.185) “Destan nazım ve nesir karışık olarak anlatıldı.” (s.185) “bu destan Balkanlardan Anadolu’ya, Azerbaycan’a, İran’a, İran’dan Orta Asya’da Türkmen, Özbek, Kazak ve daha doğuda olan Doğu Türkistan’a kadar bilinen bir destandır.” (s.187)
“Hezarfen Ahmet Çelebi, 1609 yılında İstanbul’da doğdu” (s.189)Hezarfen Ahmet Çelebi’ye farklı ve çok sayıda bilim alanında söz sahibi olmasından ve “çok yetenekleri olan kişi anlamında kendi isminin önüne “hezar” kelimesi getirildi; “hezar fen” sözü tam anlamıyla “bin fen” anlamına gelir.” (s.189) batılılar böyle kişilere “polimat” simini vermektedir. Hezar,Farsça “bin” anlamına “fenn” de Arapça bilim, hüner, beceri anlamlarına gelmektedir. Uçmaya meraklı olan Hezarfen Ahmet Çelebi “ilk denemesinde kanatlarına tüyler ve kumaşlar bağladığı bir düzenekle tepenin üzerinden uçarak yere inmeyi başardı.” (s.189)1632 yılında “Galata Kulesi’nden yaptığı uçuş, havacılık tarihimizde en önemli olaylardan biri oldu, kendisini kanatlı bir kılıçla donatmış olan Hezarfen Ahmet Çelebi, 300 metre yükseklikten kalkarak yaklaşık 3 kilometrelik bir mesafe kat etti ve Üsküdar sahiline indi.” (s.189)
“Uçan Türkler olan Hezarfen Ahmet Çelebi ile Lagari Hasan Paşa kardeştir” (s.192) “Lagari Hasan Çelebi, Hezarfen Ahmet Çelebi gibi kanat takarak değil, bir ilkel rokete bağlanarak uçmayı denedi.” (s.192) “Lagari Hasan Çelebi barut ve fişekler kullanarak uçmayı dünyada ilk başaran insandır” (s.192)
Gerçek adı “Derviş Mehmet Zılli” (s.194) olan Evliya Çelebi “1611 yılında İstanbul’da doğdu” (s.194) Evliya Çelebi’nin seyyah olmasının kendi dilinden hikâyesini “seyahatnamesinde 10 Muharrem’de, yani 19 Ağustos 1630 gününün aşure gecesinde uykuyla uyanıklık arasındayken gördüğü rüyasında Ahî Çelebi Camii’nde kalabalık bir cemaatle birlikte Peygamberimiz Hz. Muhammet’in elini öperken heyecana kapılıp: “Şefaat ya Resulullah.” diyecek yerde: “Seyahat ya Resulullah.” dediğini, Hz. Peygamber’in de kendisine tebessüm ederek şefaati, seyahati ve ziyareti müjdelediğini söylemiş.” (s.195) ifadesiyle aktaran Ramiz Aydın Hoca’nın yukarıda kendisine “Evliya” denmesinin sebebi olarak açıkladığı gerekçeden ziyade bu rüyanın kendisine “Evliya” denmesinin sebebi olabileceği daha güçlü ihtimaldir. Çünkü peygamber efendimiz rüyada görmek sırdan bir insanın işi değildir. “Evliya Çelebi’nin gezi süresi 50 yılı kapsar.” (s.195)
Karacaoğlan lakabıyla meşhur asıl adı bilinmeyen halk ozanı “Çukurova çevresi ve Toroslarda doğduğu yörenin konargöçer Türkmen aşiretleri arasında yaşadığı anlaşılmaktadır.” (s.201) Karacaoğlan sadece Anadolu’da değil balkanlar, Kafkaslar, Azerbaycan gibi bazı Türk yurtlarında bilinir. Karacaoğlan “Hece ölçüsünün 11’li (6+5) ve 8’li (4+4) kalıplarıyla yazdı, şiirlerinde ölçü uygunluğunu sağlamak için hece düşmelerine başvurdu.” (s.203), “Sadece hece ölçüsünü kullandı, divan şiirinden etkilenmedi. Din dışı âşık edebiyatının temsilcisidir; şiirleri dini düşüncelerden, divan ve medrese kültüründen uzaktır.” (s.204)
Ramiz Aydın Hoca bu kitapta iki ayrı anlatım tarzı ya da üslubu kullanmıştır. Birincisi anlatmak istediği bilim adamını kurgu bir hikâye ile anlatmak. İkincisi de anlatmak istediği bilim adamı hakkındaki bilgileri doğrudan anlatmak. Ramiz Aydın Hocam bu kitabını anlatım tarzına göre iki farklı kitap yapması daha uygun olur diye düşünüyorum ya da bütün bilim adamlarını kurgu bir hikâye ile daha geniş ele alıp daha sonra bu anlatılanların resimlendiği Türk-İslam Dünyası Bilim Adamları Serisi gibi bir ad altında her bir bilim adamı için bir Resimli Çocuk Kitabı haline dönüştürerek edebiyatımıza çocuk kitapları kazandırabilirdi.
Kurgulanmış bir hikâye içinde anlatılmak istenen konuları herkesin anlayacağı, anlamaya çalışırken de sıkılmadan merakla takip edebileceği bir üslupta yazılmış bu kitap gençlik çağına gün sayan orta öğretim öğrencileri ile gençlere yani lise öğrencilerine geçmişini öğretirken aynı zamanda geleceğini planlamayı da öğreten bir kitap olmuştur. İlkokul son sınıflardan itibaren okullarda okuma kitabı olarak okuması temin edilip de üzerinde bir mütalaa yapılırsa ömür boyunca devletine milletine hizmet edecek gençler kazanmış oluruz.
Bu kadar ilim erbabının Türk ve Müslüman olması bize şunu göstermiştir. Bizim ilim insanı ve ilim yoksunluğuz yoktur. Bizim sadece ilim ile amel ve ilme dayalı üretim problemiz vardır. Bir an önce ilim araştırma merkezleri kurulduğu gibi ilim tatbik veya deney merkezleri de kurulmalı ve bir fikri olanların buralarda çalışmasına fırsat tanınmalıdır. Faydalı fikirler birçok faydasız fikrin denenip elenmesiyle bulunur. Bunun için sonuç menfi olur korkusuyla düşüncenin önünü kesmeyelim. Müslüman’ın emeklisi olmaz, beşikten mezara kadar faal olacak çalışacak çabalayacak. Netice çalışmaktan geçer, çalışmak, çalışmak ve yine çalışmak….
Karacaoğlan’dan sonra Atatürk’ü ele alan Ramiz Aydın Hoca onu da devlet adamlığı ve bilime yatkınlığı ve yazdığı eserler yönünden tanıtmaya çalışır.
Biz Atatürk’ü okuyucuya bırakarak son olarak şunu söyleyelim ki Ramiz Aydın Hoca’nın Türk ve İslam âlimleri hakkında verdikleri bilgiler netleşmiş ve herkes tarafından böyle bilinmesi gereken bilgiler olması dolayısıyla ancak bu kadar yorumlayabildik. Bazıları hakkında ise sadece özetler aktarmak durumunda kaldık. Okuyucu okurken kendisinin edindiği bilgiler onun düşünce ufkunda açacağı yol onun için bir yorum olacaktır.
